<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574</id><updated>2011-12-04T07:24:09.421+01:00</updated><category term='dinamiksel gelisim - faiz cebiroglu'/><category term='abartma ve uydurma - faiz cebiroglu'/><category term='zürafa dili - faiz cebiroglu'/><category term='literatür bir dildir - faiz cebiroglu'/><category term='duyusal bütünlesme - faiz cebiroglu'/><category term='ihtilafin dili - faiz cebiroglu'/><category term='komünikasyon - faiz cebiroglu'/><category term='dil ve aile - faiz cebiroglu'/><category term='dil toplumsal bir fenomendir - faiz cebiroglu'/><category term='tehlikeli oyuncaklar - faiz cebiroglu'/><category term='cocuk gelisiminde oyunun anlam ve önemi 1 - faiz cebiroglu'/><category term='ezilenlerin pedagojisi - faiz cebiroglu'/><category term='yasamin degerleri - faiz cebiroglu'/><category term='dil sevgisi - faiz cebiroglu'/><category term='türkiye de cocuk olmak - faiz cebiroglu'/><category term='emperyalizm ve dil - faiz cebiroglu'/><category term='hikaye ve anlati - faiz cebiroglu'/><category term='kalemimde saklaniyor resimlerim - faiz cebiroglu'/><category term='kültür eylemde gelisiyor - faiz cebiroglu'/><category term='cocuklara sordum - faiz cebiroglu'/><category term='pedagoji'/><category term='tekrar dil üzerine - faiz cebiroglu'/><category term='kelimelerle vurmak - faiz cebiroglu'/><category term='interaksiyon - faiz cebiroglu'/><category term='yazmak mi'/><category term='estetik gelisim - faiz cebiroglu'/><category term='türkiye&apos;de okumak - faiz cebiroglu'/><category term='birlesmis milletler ve cocuklar - faiz cebiroglu'/><category term='cocuk kulturu - faiz cebiroglu'/><category term='anadili üzerine - faiz cebiroglu'/><category term='aforizmadir - faiz cebiroglu'/><category term='dillerin ölümü - faiz cebiroglu'/><category term='hikaye tahlil modeli - faiz cebiroglu'/><category term='okumak - faiz cebiroglu'/><category term='dilsel gelisim - faiz cebiroglu'/><category term='roman ve hikaye üzerine - faiz cebiroglu'/><category term='bireysel gelisim üzerine dersler - faiz cebiroglu'/><category term='cocuk dili - faiz cebiroglu'/><category term='oyunun anlam ve önemi2 - faiz cebiroglu'/><category term='yapmak ve yaratmak - faiz cebiroglu'/><category term='yazi yazma sanati - faiz cebiroglu'/><category term='habitus - faiz cebiroglu'/><category term='kitap ve kitap okuma üzerine - faiz cebiroglu'/><category term='cocukluk isgal altinda - faiz cebiroglu'/><category term='duygulara sahip cikmak - faiz cebiroglu'/><category term='orta cag bakanligi - faiz cebiroglu'/><category term='bir profesörün evhamlari - faiz cebiroglu'/><category term='cocuklara ölümü anlatmak - faiz cebiroglu'/><category term='dilsel komünikasyon - faiz cebiroglu'/><category term='tekelci asamada aski tanimlamak - faiz cebiroglu'/><title type='text'>EYLEMSEL YETKE  II</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>49</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-6270670319612378311</id><published>2011-11-06T20:05:00.002+01:00</published><updated>2011-11-06T20:09:41.841+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='cocuklara sordum - faiz cebiroglu'/><title type='text'>ÇOCUKLARA SORDUM: ARKADAŞLIK NEDİR?</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-r9jDqkt9tm0/TrbbU62lssI/AAAAAAAAANc/cPHCzeptoiY/s1600/face3.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 180px; FLOAT: left; HEIGHT: 240px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5671961933161804482" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-r9jDqkt9tm0/TrbbU62lssI/AAAAAAAAANc/cPHCzeptoiY/s320/face3.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;"Ben; geleceğin büyükleri olacak çocuklardan, umutluyum. Bundan dolayı da mutluyum; çünkü çocuklarımızdan umutluyum!" &lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Faiz Cebiroğlu&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Çocukları ve onların dünyalarını anlamak için, çocuklarla birlikte olmak, çocuklarla “buluşmak”, onları “görmek” gerekiyor. &lt;strong&gt;Jean Jacques Rousseau&lt;/strong&gt;’nun, &lt;strong&gt;“Emile”&lt;/strong&gt; kitabında, anne ve babalara: &lt;strong&gt;“Önce; tanımadığınızdan emin olduğum çocuklarınızı inceleyin!”&lt;/strong&gt; diye seslenmesi, son derece yerinde bir uyarı, yerinde bir tespittir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rousseau’nun yıllar öncesinde, anne ve babalara yönelik uyarılarını, bizler, pratikte yaşıyor ve görüyoruz. Aileleri tarafından, “görülmeyen” ve “keşfedilmeyen” çocukların, gerçekten, araştırma, öğrenme, sosyal, kültürel ve yaratıcı yetenekleriyle, “harikalar yarattıklarını”, bizler, hergün, yaşıyor ve görüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günlük olarak, çocuklar konuşma ve söyleşilerde; onlara yönelttiğimiz sorulara ve onların bizlere verdikleri, birbirinden ilginç yanıtlarıyla, bizleri “hayret”e düşürmektedirler. Gerçekten, çocuklarla yaptığımız her buluşma ve söyleşi, bizler için de bir öğreti oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet; çocuklarla “arkadaşlık” konusunda söyleşi yapacağım odaya girdiğimde, 6,5 yaşında Frida adında bir kızın, çiziyor olduğu resme gözüm takılmıştı. Kızın yanına yaklaşarak, “Ne kadar güzel resim çiziyorsun!” dediyimde, bana; “Yalnız güzel resim çizmiyorum; ben, aynı zamanda perfeksiyonistim (mükemmeliyetçiyim)” diye yanıt veriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylesi ve daha değişik yaş grubundaki çocukların sahip oldukları yetenek, dil, kelime hazineleri ve kullandıkları birbirinden ilginç kavramlar, gerçekten, bizleri hayrete düşürüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte; arkadaşlık konusunda, çocuklara yönelttiğim sorulara aldığım yanıtlarla, ben, birkez daha aydınlanmış oldum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen, geleceğin sorumlu büyüklerine, çocuklara soruyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;- Arkadaşlık nedir?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;- Sevdiğin bir ya da birden fazla kişiyle birlikte olmak ve onlarla oyun oynama isteğine sahip olmak demektir.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;- Peki, arkadaş nedir?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;- Birlikte oyun oynadığımız kişi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;- Arkadaşın var mı?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;- Evet, bir tane var. Bu okuldan değil… İki arkadaşım var. Birisi bu okula gidiyor diğeri başka okula.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;- Arkadaşlarınla ne yapıyorsun?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;- Birlikte oynuyoruz. Saklambaç oynuyoruz. “Çiftliğe giren tilki” oynuyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;- Arkadaşlarınla aran hiç bozuldu mu?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;- Evet, bazen oyun türü ve rollerde anlaşamıyoruz. Birbirimize küsüyoruz… Oyunda kim, ne olacak? Bazen anlaşamıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;- Nasıl tekrar arkadaş oluyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;- Ben ya da benimle oyun oynayan arkadaş, ”tekrar arkadaş olalım mı?” diye soruyor. Ben ya da O, evet diyor; tekrar arkadaş oluyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;- Arkadaş nedir?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;- İyi arkadaşlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;- Arkadaş sahibi olmak niye iyi?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;- Birbirimize destek veriyoruz. Birbirimize “sırlarımızı” da açıklıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;- Arkadaşların var mı?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;- Evet, benim komşum. Bahçeden direkt ona gidiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;- Arkadaşlarınla ne yapıyorsun?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;- Oyun oynuyoruz. Bisiklete biniyoruz. Arkadaşım, bisiklete binmeyi çok seviyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;- Arkadaşlığın bozulması ne demek?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;- Birbirimize kızdığımız zaman, arkadaşlığımız bozuluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;- Peki, arkadaşlığınız nasıl bozuluyor?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;- Bazen evden getirdiğim özel oyuncaklarımı alıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;- Nasıl tekrar arkadaş oluyorsun?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;- Diyorum ki, bu benim oyuncaklarım. Evden getirmişim. Benden alma. Ama ben bunlarla oynadıktan sonra, sana, oynaman için, verebilirim, diyorum. O da “evet” diyor. Tekrar arkadaş oluyoruz…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet; işte çocuklar, bizim çocuklarımız; budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın her tarafında aynı hülya ve duygularla dolu olan çocuklarımız; böyledir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben; geleceğin büyükleri olacak çocuklardan, umutluyum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan dolayı da mutluyum; çünkü çocuklarımızdan umutluyum!&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-6270670319612378311?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/6270670319612378311/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=6270670319612378311' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/6270670319612378311'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/6270670319612378311'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2011/11/cocuklara-sordum-arkadaslik-nedir.html' title='ÇOCUKLARA SORDUM: ARKADAŞLIK NEDİR?'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-r9jDqkt9tm0/TrbbU62lssI/AAAAAAAAANc/cPHCzeptoiY/s72-c/face3.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-5789620894390249076</id><published>2011-04-23T13:10:00.001+02:00</published><updated>2011-04-23T13:12:15.821+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='türkiye de cocuk olmak - faiz cebiroglu'/><title type='text'>Türkiye’de Çocuk Olmak!(*)</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-_IQ7ayQkIPE/TbKz8CZ1HtI/AAAAAAAAANQ/RILjFELrjsw/s1600/face.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 104px; FLOAT: left; HEIGHT: 118px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5598735130793680594" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-_IQ7ayQkIPE/TbKz8CZ1HtI/AAAAAAAAANQ/RILjFELrjsw/s320/face.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Faiz Cebiroğlu&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a href="mailto:faizce@hotmail.com"&gt;faizce@hotmail.com&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Çocuk, dünyanın her tarafında, çocuktur. Yaş olarak, 18 yaşın altında olan herkes, çocuktur. Kızı, erkeği, beyazı, esmeri, Afrikalısı, sarışını…Hangi renk, cins ve görünüşten olursa olsun, çocuk, çocuktur. Herkes güzel ve kaliteli bir ”çocukluk devresi” yaşama hakkına sahiptir. Bu bir insanlık hakkıdır. Çocukları korumak, en başta devletlerin görevi oluyor. Devlet, ”çocukluk devresini” koruyan kurallar, çıkarmakla yükümlüdür. Zorunludur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama ne yazık ki, bu, pratikte, böyle olmuyor. Türkiye’de çocuklara karşı uygulanan, fiziki ve manevi şiddet, gerçekten utanç verici boyutlardadır. Türkiye’de yapılan bir araştırma, annelerin %87.4’ü çocuklarına fiziksel şiddet; %93 ise manevi şiddet, uyguladıklarını gösteriyor. Çocuklara yapılan ’kötü muamele’ ve ’ihmal’ , sosyal bir miras olarak, dünden bugüne, bugünlerden yarınlara uzanmaktadır. Bunun kökeninde, şiddetin, bir nevi ’terbiye’ biçimi olarak, kabül edilmesi, yatıyor. Terbiye adı altında, çocuklara açıkça, hem fiziki, hem de manevi işkence yapılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Malatya Çocuk Yuvası’nda kalan 0 – 6 yaş grubu çocukların, ”bakıcı anneler(!)” tarafından, tokat, tekme, terlik ve sopayla dövülmeleri, bunun, küçük, bir örneğidir. Yine İzmir’de, Barbaros Çocuk Köyü’nde ortaya çıkan ’tecavüz ve cinsel taciz’ bunun bir başka örneğidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelenektir; ilkokullarda başlayan öğretmen dayağı, askerde sopa, ailede koca dayağı, polis falakası, cinsel şiddet, yargısız infaz, linç. Hatta bunun doğruluğunu meşrulaştıran, özdeyişler, atasözleri yaratılmıştır: ’Ağaç Yaşken Eğilir’, ’Çocuğunu dövmeyen, Dizini Döver!’ ’Dayak, Cennetten Çıkmadır!’ gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durum, yalnız aile, eğitim kurumları ve çocuk yuvalarında sınırlı olsaydı, ne âlâ! Çocuklara uygulanan şiddet, işkence, kötü muamele, öldürme ve yok etme, bizzat üst makamlarca, devlet birimlerince de yapılmaktadır. Hatta bunu pratikte uygulamak için, özel kanunlar dahi çıkarılıyor. Düşünün, 12 Eylül sonrasında, 17 yaşında çocuk Erdal Eren, yaşı büyütülerek, idam edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 yaşındaki çocuk Uğur Kaymaz’ın 13 kurşunla hayatına son verilmiştir. Diyarbakır ve Batman’da 3, 6 ve 9 yaşlarında üç çocuk, acımasızca katledilmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunlar, hiç şüphesiz, verilen eğitimin bir sonucudur: Bugünün büyükleri, generaller, polis, öğretmen ve diğer ”sorumlular” ”şiddetle terbiye etme” okulundan mezun olmuşlardır. Başbakan Tayyib Bey’in, ”…çocuk da olsa, gereği yapılacak” demesi, yine böylesi bir eğitimin sonucudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüldüğü gibi, Türkiye’de çocuk olmak, içler acısıdır. Çocuklara uygulanan fiziksel şiddet yanında, birde, manevi, psikolojik şiddette vardır: Azarlama, çocukları aç bırakma, karanlık bir odaya hapsetme, iple bağlama, ağızlarına biber sürme gibi ruhsal ve duygusal istismar da, had safhadadır. İşin ilginç tarafı, çocuklara uygulanan fiziksel ve ruhsal şiddet, hem eğitimli, hem de eğitimsiz kişiler tarafından eşit düzryde yapılıyor olmasıdır. Zira yazdığım gibi, şiddet (fiziksel ve ruhsal), Türkiye’de bir nevi ’terbiye’ biçimi olarak kabul edilmektedir. ’Şiddetle terbiye etme!’, Türk eğitim kültürünün, ne yazik ki, ayrılmaz bir parçası olmuştur ve bu, bir gelenek olarak devam etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Var olan bu eğitim sistemine göre çocuk, hiç bir şeydir. Çocuk, boş bir teneke misali, dışardan, yani ’büyükler’ tarafından doldurulacaktır. Bu bağlamda çocuk, ailenin ve diğer ’büyüklerin’, sözleri dışına çıkmayan ve her dediklerine ”evet” demek zorunda kalan bir yaratıktır. Çocuk, ”neden böyle olsun?” sorduğu zaman, cevap(!) hazır: ”Çünkü, &lt;strong&gt;ben&lt;/strong&gt; böyle istiyorum!” Zira bu eğitim anlayışına göre çocuk, pasif, yeteneksiz ve asosyal olarak kabül edilir. Bu doğrultuda çocuk:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir: ailenin direktifi, kontrolü ve disiplini altındadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki: çocuk, öğretmenin direktifi, kontrolü ve disiplini altındadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üç: çocuk, polisin direktifi, kontrolü ve disiplini altındadır ve bu, geniş bir şekilde yayılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hiyararşiye karşı çıkanlar, bu norm sınırlarını aşanlar, görüldüğü gibi, en acımasızca cezalandırılıyor. Yok ediliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet; böylesi bir ”terbiye” sistemin, artık bir işe yaramadığı aşkârdır. Çocuklar arasında ve ilkokullara kadar sıçrayan şiddet, hiç kuşkusuz, bu yanlış eğitimin de bir sonucudur. Hepimizin aklını başına alması gerekmektedir. Geleceğin sorumlu büyükleri olacak çocukları korumak ve yetiştirmek, artık, yeni ve katılımcı bir eğitimden ve buna bağlı olarak, yeni bir çocuk bakışından geçiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylesi bir eğitimi uygulamaya koymak, artık zorunluluktur. Günceldir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeter artık! Çocuklara kıymayın, efendiler!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeter artık! Çocuklara sahip çıkmanın zamanı geldi, efendiler!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;------------&lt;br /&gt;(*)23 Nisan 2006 &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-5789620894390249076?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/5789620894390249076/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=5789620894390249076' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/5789620894390249076'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/5789620894390249076'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2011/04/turkiyede-cocuk-olmak.html' title='Türkiye’de Çocuk Olmak!(*)'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-_IQ7ayQkIPE/TbKz8CZ1HtI/AAAAAAAAANQ/RILjFELrjsw/s72-c/face.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-8451918061463182817</id><published>2010-12-24T14:24:00.002+01:00</published><updated>2010-12-24T14:27:51.701+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='birlesmis milletler ve cocuklar - faiz cebiroglu'/><title type='text'>Birleşmiş Milletler ve Çocuklar</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/TRSfwpGk6lI/AAAAAAAAANA/-q-co8WbQrg/s1600/faiz1.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; FLOAT: left; HEIGHT: 262px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5554239898470640210" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/TRSfwpGk6lI/AAAAAAAAANA/-q-co8WbQrg/s320/faiz1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Faiz Cebiroğlu&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a href="mailto:faizce@hotmail.com"&gt;faizce@hotmail.com&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklar, bizim çocuklar, Ortadoğu’da, tüm dünyada tehdit altındadır!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortadoğu’da, Afrika, Latin Amerika ve dünyanın bir çok yerinde çocuklar, bizim çocuklar, yaşam / kalım savaşı vermekte; dünyanın bir çok yerinde milyonlarca çocuk savaş, işgal, açlık ve yoksulluk sınırlarının altında yaşamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklar, bizim çocuklar tehdit altındadır!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, yanlış okumadınız, milyonlarca çocuk yaşadığımız bu emperyalist dünyada her türden tehdit altında yaşıyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklar, bizim çocuklar tehdit altındadır: Savaş tehdidi. İşgal. Yeterince beslenememe. Hastalık…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklar, bizim çocuklar tehdit altındadır ama Birleşmiş Milletlere bakılırsa, dünya, çocuklar için, her taraf güllük / gülistanlık!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birleşmiş Milletlere bakılırsa, çocukları korumak için gece / gündüz uğraşılıyor, uğraş veriliyor(!)&lt;br /&gt;Verilen uğraş nerde, nerede?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eyyy Birleşeşmiş Milletler, yıllardır ”çocukların haklarını koruyacağız!” nakaratını tekrarlamaktan bıkmadınız mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizlere soruyorum: Çocukların haklarını hangi tarihte, nasıl ve nerede korudunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eyyy Birleşmiş Milletler Cemaatı, çok gerilere gitmek istemiyorum, 1989’lardan başlayarak sizlere hatırlatarak soruyorum: ”Çocuklarımızı her türden tehlikeye karşı koruyacağız” vaazınız üzerinden 21 yıl geçmiş! Peki, nerede, nasıl, hangi bölgede çocuklarımızı korudunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklara dair ve şu anki görünen tablo ”kurumunuz” adına içler acısıdır. Afrika’da durum, içler acısıdır. Filistin, Haiti, Filipinlerde.. çocukların yaşam durumları, içler acısıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakın, Kürt çocukları, yıllardır hem fiziki, hem de psikolojik tehdit altında yaşamakta; Menekşe’lerimiz, Uğur Kaymaz’larımız… domdom kurşunlarıyla oldürülmektedir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eyyy Birleşşmiş Milletler Cemaatı; tüm bunlar açıkken, yıllardır ”çocukların haklarını koruyacağız!” nakaratını tekrarlamaktan bıkmadınız mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne korkunç bir tablo: 1990’dan bu yana 3,6 milyon insan emperyalist savaş koşullarında öldü, öldürüldü; ama bunların yarısından fazlasını çocuklar oluşturuyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnız bu kadar mı, hayır. Dahası da var; son verilen istatistiklere göre dünyada 1 milyon çocuk, tehlike sınırları içinde yaşadığını gösteriyor. Bu şu demek oluyor; dünyada 6 çocuktan biri tehlike sınırlarının altında yaşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, çocukları, çocuk haklarını korumak bu mu oluyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukardaki tablonun anafikri var. Şudur: Çocuklarımız, aslında, dünya cezaevi’nde acı, işkence, işgal v.b. duygularla yaşıyor, büyüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda, dünya cezaevi’nin adı: Emperyalizm ve buna bağlı ülkeler, oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda, dünya cezaevi’nin markası: Ölüm, oluyor! Bu oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elimize ulaşan sonuçlar var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elimize, emperyalist dünya cezaevi’nden gelen sonuçlar var, sarsıtıcıdır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir: Dünyada 1 milyar çocuk, fiziki işkenceler dışında, onlara ”yetişkin” muamalesi yapılmakta ve onların çocuk olduğu / çocukluk devreleri aşamasında oldukları görmezden gelinmektedir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki: Dünyada 20 milyondan fazla çocuk, savaş, işgal ve başka siyasi / toplumsal nedenlerle ülkelerinden, yurtlarından, coğrafyalarından göç etmek, bırakmak zorunda barakılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üç: Dünyada 640 milyon çocuk evsiz, barksız yaşamakta, kalacak ilkel bir menzili dahi bulunmamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dört: Dünyada 500 milyon çocuk, en asgari yaşam koşullarının çok ama çok altında yaşamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beş: Dünyada 400 milyon çocuk temiz sudan yoksun olarak yaşamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Altı: Dünyada her 6 çocuktan biri aç ve dünyada 90 milyon çocuk ölümle karşı karşıya olduğu gerçeği durmaktadır…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte, emperyalist dünya cezeevi’nin çocuklarla ilgili tablosu budur. Gerçekten insanlık adına utanç vericidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, insanlık adına utanç verici, dünya çocuk cezaevi’ne karşı çıkmak, Aşık İhsani’nin dediği gibi: ”Türkiye’de (Dünyada) zindanlar var / Zindanları yıkmak gerek!..” söylemiyle taraf tutmaktan geçiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf tutuyor ve birlikte söylüyoruz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;”Şu dünyada zindanlar var / zindanları yıkmak lazım!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşık İhsani’nin bu türküsel çağrısını rehber ediyor ve diyorum ki;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklarımızı korumadan, devrim yapamayız.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Çocuklarımızı korumadan, dünyamızı ”çocuk bahçesine” çeviremeyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklarımızı savunuyoruz. Umutluyuz. Mutluyuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklarımıza inanıyoruz: Umutluyuz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklarımıza inanıyoruz: Mutluyuz! &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-8451918061463182817?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/8451918061463182817/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=8451918061463182817' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/8451918061463182817'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/8451918061463182817'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2010/12/birlesmis-milletler-ve-cocuklar.html' title='Birleşmiş Milletler ve Çocuklar'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/TRSfwpGk6lI/AAAAAAAAANA/-q-co8WbQrg/s72-c/faiz1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-231160928934514084</id><published>2010-07-13T19:54:00.003+02:00</published><updated>2010-07-14T06:24:42.997+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='türkiye&apos;de okumak - faiz cebiroglu'/><title type='text'>Türkiye’de Okumak…</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/TDyp2HtuqRI/AAAAAAAAAMw/-AsoDlJTm-o/s1600/okumak.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 228px; DISPLAY: block; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5493452392734042386" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/TDyp2HtuqRI/AAAAAAAAAMw/-AsoDlJTm-o/s320/okumak.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Faiz Cebiroğlu&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a href="mailto:faizce@hotmail.com"&gt;faizce@hotmail.com&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne acıdır; Türkiye’de okumak, kitap okumak, en asgari duruma düşmüş durumda. Ne hüzündür; İnternet, bizleri ”topyekûn” işgal etmiş durumda. Ne umutsuzluktur; buna ses çıkaran yok!. Ne düşündürücüdür; uğruna ölümlere kadar gidilen ”eğitim kavgamız”ihmal edilmiş durumda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konu üzerine durmak ve sürekli durmak gerekiyor, duruyorum ve tekrar güncele alıyorum; ihtimamdır. Geleceğin büyükleri olacak çocuklarımızı düşünüyorum; sorumluluktur. İhtimam ve sorumluluk, niteliksel bir değişimin sözcükleri oluyor. Ailesel / çocuksal devrimin teorik kavramları oluyor: Görünüştür!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görünüş mü, teoridir. Teori mi, görmektir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görmek, geleceğin topyekûn ya da eylemsel yetkeli insanı yaratmak oluyor. Dönüşümdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dönüşüm veya aynı anlama gelmek üzere devrim, eğitimden ve okumaktan geçiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzerinde duruyoruz; çocuklarımızın okuması gerekir, diyoruz. Bizlerin desteği ile, çocuklarımız, çantalarını, evlerini, hatta ceplerini kitaplarla doldurması gerekir, diyoruz. Önemlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşadığımız bu cehaliye devresinde ya da tekeller düzeninde, çocuklarımızı yetiştirmek, onları okutmak, öğretmek ve okumaya özendirmek en önemli mücadele oluyor. Zorunluluktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zorunluluk, bizlere düşüyor: Çocuklarımızı, bu zor tekeller Türkiye’sinde okumaya ”teşvik” etmeliyiz. Bu yeter mi, hayır! Burada zorunluluk başka bir determinizmi ya da olmazsa olmazı doğuruyor; Türkiye’de her okulun bir kütüphanesi, ”Okul Kütüphanesi” olması için öğretmenlerle el-ele tutuşarak, bunun kavgasını vermek gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeter mi, hayır! Türkiye’de verilen eğitime ek olarak, ”Okuma Kursları” açılması gerekiyor. Kaçınılmazdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşadığımız bu cehaliye veya aynı anlama gelmek üzere tekeller Türkiye’sinde bunlar önemlidir. &lt;strong&gt;Birinci noktadır.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İkincisi,&lt;/strong&gt; okumak bir süreçtir. Bu sürecin ana fikri; öğrencilerimiz, okumanın ne kadar anlamlı ve önemli olduğunu kavramaları, demek, oluyor. Bu sürecin evrimi, okumaya hazırlık devresi yani; çocuğun kendini okumaya hazır olduğunu hissetme ile okuma sırasındaki durum. Birbirini tamamlayan bu süreçin sonucu: Eylemsel yetkeli çocuk yaratmak oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Üçüncü nokta,&lt;/strong&gt; Kürdistan’da sürekli ihmal edilen Kürt çocuklarının eğitim durumu. Kürt çocukları, dünyada emsali bulunmayan bir durumla karşıyalar. Hâlâ anadillerinde okuma, yazma ve eğitim almaktan mahrumdurlar. Türkiye’nin yaratmış olduğu bu insanlık dışı duruma karşı çıkmak genelde tüm ilerici öğretmenlerin, özelde Kürt öğretmenlerinin işi ve görevi oluyor. Bu görevin çıkış noktası, Kürt çocukların anadilleri ile okuma, yazma ve eğitim almalarını sağlamaktır. Kolay mı, değil. Zorluk, şudur: Kürt çocukları topyekûn bir işgal altındadır. Böylesi çok yönlü işgal altında bulunan Kürt çocuklarını anadilleri ile, Kürt kimlikleri ile eğitmek ve desteklemek; onları eylemsel yetkeli bir Kürt çocuğu haline getirmek, devrimci olmanın olmazsa olmaz koşulu oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, okumak, bir süreçtir, eylemsel bir süreçtir. Bu süreç, aile ve ilerici öğretmen dayanışması ile şekillenecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okumak, anlamak oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlamak, düşünmek, değiştirmek ve hepileri gitmek oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, Anadolu’da ve her dilde “eğitim kavgamızı” her hâl ve şartta, tekrar, sürdürmek ve canlandırmak demek oluyor!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-231160928934514084?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/231160928934514084/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=231160928934514084' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/231160928934514084'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/231160928934514084'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2010/07/turkiyede-okumak.html' title='Türkiye’de Okumak…'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/TDyp2HtuqRI/AAAAAAAAAMw/-AsoDlJTm-o/s72-c/okumak.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-4138449202641832141</id><published>2010-04-18T17:57:00.001+02:00</published><updated>2010-04-18T17:59:06.573+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='duyusal bütünlesme - faiz cebiroglu'/><title type='text'>Duyusal Bütünleşme…</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/S8ssJVOkOSI/AAAAAAAAAMo/nHjYdag338k/s1600/duyusalbut%C3%BCnlesme.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 290px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5461507511945541922" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/S8ssJVOkOSI/AAAAAAAAAMo/nHjYdag338k/s320/duyusalbut%C3%BCnlesme.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Faiz Cebiroğlu&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a href="mailto:faizce@hotmail.com"&gt;faizce@hotmail.com&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önceki yazılarımda vurgulamıştım: Türkiye’de çocuk ve çocukluk, her yönüyle ihmal edilmiştir. Türkiye’de ve Kürdistan’da çocuk, her yönüyle ihmal edilmiş ve işgal altına alınmıştır. Bu nedenle, Türkiye’de ve Kürdistan’da, ihmal edilen ve işgal edilen çocuk ve çocukluk devresi üzerine durmak, her zaman güncel ve vazgeçilmez bir görev oluyor. Bu yazı, bu perspektifle, ihmal edilen çocuğun duyusal bütünleşmesi ve önemi üzerinde bir yazıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazıma şöyle başlıyorum: Çocuğu anlamak için, önce çocuğun nasıl bir toplumda geliştiğini bilmek gerekiyor. Burada iki soru var:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir: Çocuğun geliştiği toplum nasıl bir toplum?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki: Çocuğun geliştiği toplumun insani bakış açısı nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk ve çocuk gelişiminin anlaşılmasında anahtar sorular bunlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önceleri yazdım, tekrarlıyorum: Tekelci ve işgalci bir Türkiye’de çocuk, resmi otoriter eğitimin baskısı ve işgali altındadır.Böylesi bir toplum ve bu topluma hizmet eden bakış, tekelci ve işgalci sisteme hizmet eden bir bakış oluyor. Bu bakış açısından, zindancı, işkenceci ve çocuk katilleri doğuyor. Bu bakış açısının resmi ideolojisi, Kürt, Arap, Ermeni, Laz ve diğer Anadolu halkları için zulüm oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekelci ve işgalci toplumun bu otoriter eğitimi ve çocuğu ”tabula rasa’dır”. Tabula rasa, üzerinde yazı yazılmamış ”kara tahtadır”. Kara tahtaya çevrilen çocuk, dışarıdan, yani tekelci ve işgalci sisteme hizmet veren öğretmenler tarafından doldurulacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte, pedagojik kavgamız böylesi bir topluma karşı, bu toplumun yarattığı otoriter eğitime karşı bir kavgadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kavgamız duyuları çalınan çocuğun, duyularını kurtarma ve onları tekrar kendisine iade etme kavgasıdır. Tekelci ve işgalci bir Türkiye’de, pedagojik kavgamızın bir yönü bu oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kavgamız, çocuklarımızı bu tekelci ve işgalci toplumdan, bu toplumun insani bakışından kurtarma kavgasıdır. Bu, çok yönlü ve zor bir kavgadır. Bu, özünde bir dönüşüm kavgasıdır. Bu son tahlilde bir devrim kavgasıdır. Pedagojik kavgamız, bunun içindir. Uğraşlarımız, yerelden, aileden başlamak üzere, ”aile devrimi” ile çocuklarımızı değiştirme, geliştirme ve dönüştürme kavgasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylesi bir yola hizmet eden katılımcı pedagojik eğitim süreci, gelecek aile devrimi için birlikte bilinçlenme süreci oluyor. Birlikte bilinçlenme, yarının katılımcı toplumunu kurmak ve bu toplumun yeni insanını yaratmak oluyor. Bu devrimci toplumun insanı, duyularını topyekün olarak geliştiren ve bütünleştiren insandır. Bu bağlamda, duyusal bütünleşme, birincil derecede önem kazanıyor. Bu anlamda duyusal bütünleşme, ”eylemsel yetkeli” insan oluyor. Eylemsel yetkeli insan, içinde bulunduğu koşulları ile dünya arasındaki bağıntıyı gören, anlayan ve değiştiren insan oluyor. Devrimci insan oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duyusal gelişim, bu süreçte, çocuk gelişiminde, ilerici niteliksel sıçramalarda, önemli bir süreç oluyor. Dönüşüm oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eylemsel yetkeli insanın duyusal gelişimi ve duyusal bütünleşmesi, içinde yaşadığı tekelci ve işgalci toplumdan kurtulmak mücadelesidir. Bu; Kürt, Türk, Arap, Ermeni, Laz ve tüm Anadolu halklarının tekelci ve işgalci sisteme karşı topyekûn mücadelesi demektir. Birliktelik demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çerçevede, duyusal bütünleşme, toplumu içten hissetme ve tanıma süreci oluyor; yaşadığı tekelci ve işgalci toplumun verdiği ve yarattığı, korku, acı, red, inkâr, asimilasyon sürecini tanıma ve buna karşı mücadele etme durumu oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duyusal bütünleşme bu evrede, beyinsel bütünleşmedir. Beyinsel bütünleşme, insanın özdeğeri oluyor. Özdeğer, duyusal entegrasyonun, beyinsel olarak ta butünleşmesidir. Bu entegrasyon bütünlük, devrimci insanı yaratıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de ve Kürdistan’da, her yönüyle ihmal edilen ve işgal edilen çocuğu kurtarmanın yolu bu süreçten geçiyor. Bu süreç tekelci ve işgalci bir Türkiye’den kurtuluş sürecidir. Bu süreç, aile devriminde, çocuğun kurtuluş süreci ve devrimi oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pedagojik kavgamız bunun içindir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pedagojik kavgamız, ”ezilenlerin pedagojisini” ”umudun pedagojisi” haline çevirmek içindir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-4138449202641832141?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/4138449202641832141/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=4138449202641832141' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/4138449202641832141'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/4138449202641832141'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2010/04/duyusal-butunlesme.html' title='Duyusal Bütünleşme…'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/S8ssJVOkOSI/AAAAAAAAAMo/nHjYdag338k/s72-c/duyusalbut%C3%BCnlesme.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-7207254979662541219</id><published>2010-03-06T15:01:00.002+01:00</published><updated>2010-03-06T15:04:31.293+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='duygulara sahip cikmak - faiz cebiroglu'/><title type='text'>DUYGULARA SAHİP ÇIKMAK!</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/S5JgzGzZleI/AAAAAAAAAMg/-ysT1UV5eq0/s1600-h/tasatancocuklar.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 204px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5445521330560144866" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/S5JgzGzZleI/AAAAAAAAAMg/-ysT1UV5eq0/s320/tasatancocuklar.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;"...İşgalin yarattığı korku, acı ve öfke, geleceğin umudu ve coşkusuyla birleşiyor. Böylesi içsel bir öz-güven ile duygularını ifade ediyorlar. Bu öz-güvenle biz “buyuz” diyorlar. Bu öz-güvenle, geleceğin “kaliteli çocukluk ve&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;kimlikliklerini”&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;kuruyorlar..."&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Faiz Cebiroğlu&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;Duygular, önemlidir. Duygulara sahip çıkmak ve bunları korumak çok önemlidir. Zira duygu / duygular “çekirdeğimizdir”; ve var oluşumuzun kalitesi oluyor. En zor koşullarda, işgal altında, duygularını ifade eden Kürt çocukları böylesi bir önemin bilincine varmışlar. Bastırılmış çocukluk, kimlik ve duyguları kurtarmak için bu bilinçle mücadele ediyorlar. Bu bilinçle, Türkiye’de “sömürge” kafalı aydın, eğitimci ve psikologlara insanlık dersi veriyorlar! Duygularına sahip çıkıyorlar. Önemlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duygular, önemlidir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duygulardan yoksun insan ya da duygularını hissetmeyen insan “taş insan” oluyor. Taş insan, taş insandır. İlkeldir. İnsanlar için zulümdür! Örnek olsun, Orta Asya’dan gelip, Kürdistan’ı, Anadolu’yu işgal eden Cengiz, Timur ve Moğol sürüleri, “taş insanlar” oluyor: Vahşiliktir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünün vahşiliği, bugünde devam ediyor. Kemalist Cumhuriyet’in, Kemalist Cengiz, Kemalist Timur, Kemalist Moğol sürüleri, Kürt halkını hiç bir statüye tabi tutmayarak, onları tarihten silmek için uğraştı, uğraşıyor. Yıllardır insanlar, Kürdistan’da, fiziki ve ruhsal olarak “tutsak” altında tutuluyor. Burada küçük / büyük... hiç bir ayrım yapılmayarak, 7 – 10 yaşlarındaki işgalin çocuklarına, Kürt çocuklarına dahi bombalar atılıyor; üzerlerine panzerler sürülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Panzerler sürüluyor ama Kürt çocukları; “Panzerler üstümüze kalkar / Armut çiçeğindeyiz” diyor. Duygularına sahip çıkıyorlar. Kuşatılmış çocukluk ve kimlik ortamında, Armut çiçekleri, “çekirdeklerine” sahip çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşgalin çocukları, Kürt çocukları,“kim olduklarını”, duygularda anlıyor; duygularda hem kendilerini, hem de başkalarını anlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duygular, önemlidir. Böylesi zor koşullarda duygulara sahip çıkmak ve bunları korumak önemlidir. Duyguların işgal altında tutulduğu bir ortamda ve yaşanan bunca zulüme karşı, Kürt çocukların kendi duygularını tanıması ve bunları işgal meydanında Kemalist işgalcilerine karşı “sergilemesi” çok önemlidir! Yaratılan korku ortamında “öfkelerini” dile getiriyorlar. Yaratılan korku ortamında, “coşku” ve “umutlarını” sergiliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kemalist Cengiz, Kemalist Timur, Kemalist Moğol sürülerinin işgalin çocuklarına, Kürt çocuklarına saldırmaları bundandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki nereye kadar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baskı, zulüm ve işgal bir halkı susturmaya yeter mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlaşılan, son Kürdistan sahasında yaşanan ve Kürt çocuklarının başlatmış olduğu “intifada”, Kemalist işgalcilere korkular yaşatmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama korkunun ecele faydası yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşgalin çocukları, Kürt çocukları duygularına sahip çıkıyor. İşgalin yarattığı korku, acı ve öfke, geleceğin umudu ve coşkusuyla birleşiyor. Böylesi içsel bir öz-güven ile duygularını ifade ediyorlar. Bu öz-güvenle biz “buyuz” diyorlar. Bu öz-güvenle, geleceğin “kaliteli çocukluk ve kimlikliklerini” kuruyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürdistan’da duygulara sahip çıkmak bu oluyor. Budur. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-7207254979662541219?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/7207254979662541219/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=7207254979662541219' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/7207254979662541219'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/7207254979662541219'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2010/03/duygulara-sahip-cikmak.html' title='DUYGULARA SAHİP ÇIKMAK!'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/S5JgzGzZleI/AAAAAAAAAMg/-ysT1UV5eq0/s72-c/tasatancocuklar.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-7029002994435820250</id><published>2010-02-13T10:10:00.002+01:00</published><updated>2010-02-13T10:13:21.623+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='cocukluk isgal altinda - faiz cebiroglu'/><title type='text'>ÇOCUKLUK İŞGAL ALTINDA</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/S3Zsz1vUD8I/AAAAAAAAAMY/a_M4gbZ78L8/s1600-h/cocuk.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 300px; DISPLAY: block; HEIGHT: 231px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5437653237951107010" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/S3Zsz1vUD8I/AAAAAAAAAMY/a_M4gbZ78L8/s320/cocuk.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;"Resim: Serpil Odabaşı"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Bu zulümdür; bir yandan otoriter eğitimin verdiği zulüm, diğer yandan Kürt olmanın yarattığı zulüm: Anadil yasak. Kimlik yasak. Kürt olmak yasak. Diline, kimliğine sahip çıkan Kürt çocuğu olmak yasak...Burada herşey yasak. Burada herşey işgal altındadır. Burada çocuklar, hem fiziki, hem de psikolojik olarak işgal altındadır.”&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Faiz Cebiroğlu&lt;/span&gt; &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de çocuk olmak, zordur. Türkiye’de Kürt çocuğu olmak, daha da zordur. Zorluk, ikidir: Birincisi, var olan otoriter eğitimden kaynaklanan zorluk. İkincisi, hem otoriter eğitimin, hem de ”Kürt” olmanın verdiği zorluk. Bu, çifte zorluk oluyor. Çifte zorluk, birleşiyor, tekleşiyor. Tekleşen bu zorluk, çocuklar için zulüm oluyor. Tekleşen bu zorluk, çocuklar için işkence, hapis ve ölüm oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu zulümdür; bir yandan otoriter eğitimin verdiği zulüm, diğer yandan Kürt olmanın yarattığı zulüm: Anadil yasak. Kimlik yasak. Kürt olmak yasak. Diline, kimliğine sahip çıkan Kürt çocuğu olmak yasak...Burada herşey yasak. Burada herşey işgal altındadır. Burada çocuklar, hem fiziki, hem de psikolojik olarak işgal altındadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada çocukluk, işgal altındadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada duygular, işgal altındadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada kimlik, işgal altındadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte böylesi bir sistem ve ortamda, daha 7 – 10 yaşlarındaki “işgalin çocukları”, polis panzerleri altında eziliyor. Diline, kimliğine, duygu ve öz-değerlerine sahip çıkmaya çalışan “işgalinin çocuklarına” gaz bombaları atılıyor, kafalarına, öldürülesiye, dipçiklerle vuruluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu zulümdür. Türkiye’de çocuk olmak, hele hele Kürt çocuğu olmak, büyük bir zulümdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de çocuklara yapılan budur. Türkiye’deki “tek resmi dil, tek resmi ideolojinin” eğitimi ve bu eğitimin yarattığı ”terbiye”, budur. Zulümdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zira burada, otoriter eğitim altında, çocuk sevgisi olmaz. Yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada hem otoriter eğitimden, hem de varlığı inkâr edilen bir halkın, Kürt halkının çocuğu olmak, zordur. Zulümdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten genelde otoriter eğitim ve bunun yarattığı “terbiye", çocuğu daha baştan ”sosyal olmayan” bir varlık olarak kabûl eder. Bu şu demek oluyor: ”Sosyal” olmayan çocuk, sosyal olması için, ”otorite” sahibi olan kişilerin sözlerini dinlemesi gerekiyor. Bu norma karşı çıkmak, zulüm demektir: Ailede anne - baba dayağı, ilkokullarda başlayan öğretmen dayağı, karakollarda polis dayağı, jandarma dayağı, evde, sokakta, tarlada açık infaz, linç demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otoriter eğitimde çocuk olmak, hele hele Kürt çocuğu olmak, zordur. Zulümdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte böylesi bir sistemde Kürt, Türk, Arap, Laz, Ermeni ve diğer Anadolulu çocuklar, işkence görüyor. Böylesi bir eğitim sisteminde onlara hapis cezaları veriliyor. Böylesi bir sistemde çocuklar ölüyor / öldürülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hem otoriter eğitimin, hem de başka halkarı inkâr etmenin yarattığı bakış açısıdır. Yıllardır, “tek dil” ve “tek resmi ideoloji” ile beslenen bu yanlış bakış açısı, çocuklar için zulüm oluyor. Bu bakış açısıyla, çocuklarımız dövülüyor, işkence görüyor, öldürülüyor; onlara onlarca yıl hapis cezaları veriliyor... Bir düşünün, böylesi bir bakış açısını desteklemek için Türkiye’de, atasözleri dahi icat edildi, ediliyor: “Ağaç yaşken eğilir.”, ”Çocuğunu dövmeğen, dizini döver” gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açıktır; böylesi otoriter eğitim sisteminden, Türkiye’de, çoğu zaman, "işkenceciler" yetişiyor. Bu çocuk bakış açısından, zulüm ve acımasız ”insanlar” çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylesi bir eğitim sisteminden, Kenan Evren gibi faşistler çıkıyor: ”Bu çocukları asmayıp, besleyecek miyiz?” deyip, 17 yaşında çocuk Erdal Eren’i idam eden, Kenan Evren tipi faşist ve çocuk katilleri çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylesi eğitim sisteminden, “çocukta olsa, icabına bakarız” diyen ve şu an Başbakan olan Receb Tayyip gibi insanlar çıkıyor. Böylesi eğitim sisteminden, Cizre’de 10 yaşındaki Şükrü Bağan’ın kafasına gaz bombası atan; 16 yaşındaki Yahya Menekşe’yi panzerle ezen; 14 yaşındaki Seyfi Turan’ı acımasızca dibçikle vuracak kadar “vahşileşen insan” tipleri çıkıyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tesadüfi değildir. Bu, ne yazık ki, “tek resmi dil, tek ideolojiyle” beslenen Türk otoriter eğitim sisteminin bir sonucudur. Ve ne yazık ki, bu sistem ve gelenek devam ediyor. İşte, dünden bugünlere uzanan bu gelenekle, çocukluk devresi işgal altında tutuluyor. Bu gelenekle, duygular ve insan kimliği işgal altında tutuluyor. Buradan hareketle çocuklara fiziki ve psikolojik cezalar veriliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki böylesi bir otoriter eğitimle yetişenlerin, insanlara - hele hele çocuklara - ”hoşgörü” ile bakmaları beklenir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylesi bir otoriter eğitimle yetişenlerin, Kürt çocuklarına sevgiyle yaklaşmaları beklenir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette hayır!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açıktır, Türkiye’de çocuklara uygulanan zulüm, buradan kaynaklanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de, Kürt çocuklarına uygulanan bu çifte zulüm, buradan kaynaklanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunlar Türkiye’de var olan yanlış eğitimin ve sistemin sonucudur…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık, yaşadığımız bu çağda, çocukluk için, insanlık için son derece utanc verici olan bu işgalci eğitime son verilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamanı gelmiştir; artık, Kürt, Arap, Ermeni, Laz ve tüm Anadolu halkları, anadillerinde duygularını ifade etmeli; eğitim / öğretimini yapabilmeli ve özgürce kimliğini yükseltmelidir, diyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazının “ilk sonuçları” oluyor. İlk sonuç, gelecek için ilk adım demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık, gecikmeden ve korkmadan böylesi ilk adımları atmak, hem insana saygı duymanın, hem de insan olamanın ilk tanımı oluyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yetti artık! Türkiye’de çocuk olmak, zor olmamalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yetti artık! Türkiye’de, Kürdistan’da Kürt çocuğu olmak, zulüm ve ölüm olmamalıdır. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-7029002994435820250?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/7029002994435820250/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=7029002994435820250' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/7029002994435820250'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/7029002994435820250'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2010/02/cocukluk-isgal-altinda.html' title='ÇOCUKLUK İŞGAL ALTINDA'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/S3Zsz1vUD8I/AAAAAAAAAMY/a_M4gbZ78L8/s72-c/cocuk.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-4433872300929713781</id><published>2010-01-21T19:47:00.001+01:00</published><updated>2010-01-21T19:49:21.146+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='orta cag bakanligi - faiz cebiroglu'/><title type='text'>Orta Çağ Bakanlığı</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/S1ihhXHe1zI/AAAAAAAAAMQ/lmupYSVp1gc/s1600-h/il-manifesto.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 300px; DISPLAY: block; HEIGHT: 200px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5429266945308284722" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/S1ihhXHe1zI/AAAAAAAAAMQ/lmupYSVp1gc/s320/il-manifesto.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Faiz Cebiroğlu&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Konuya direkt giriyorum. Türkiye’de hukuk, hukuktan yoksundur. Ayrımcıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de hukuk, ”Kürt Sorunu” olduğu zaman, hukuktan tam yoksun, ayrımcı ve ırkçıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;87 yıllık ”T.C” süreci bunun en açık bir örneğidir: Kürdistan’ın ilhakı ve ortadan kaldırılma çabaları, Dersim katliamı, Hatay’ın ilhakı, Kıbrıs’ın işgali... hukuk olmayan hukukun bir parçasıdır. Elbette ırkçılık, yalnızca hukukta değil, toplumun her alanında, altyapı ve üstyapı kurumlarında en ilkelce sürdürülmüştür. Kemalizmle beslenen bu ”insani olmayan, insani bakış” açısı, ne utanç verici, hâlâ devam ediyor. Ne yazık, bu resmi ideoloji Türkiye’yi ”Orta Çağ” dönemine sürüklüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adalet Bakanlığı’nın; ”Öcalan, yazarlık yapamaz!” demeci bunun bir küçük örneğidir. Adaletsiz Adelet Bakanlığı, Abdullah Öcalan’ın fikirlerine ve söylediklerine bakmadan, onun şahsında, Türkiye’de, Orta Doğu’da kilit sorun olan ”Kürt Sorunu” ve çözümüne ilişkin her düşünceyi kemalist önyargı ile yasaklamak istiyor, bu yasaklamayı, Türkiye sınırları dışına taşıyacak kadar küstahlaşıyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yöntem ve davranış, Orta Çağ zihniyetidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yöntem ve davranışa hizmet eden ”Adalet Bakanlığı”, Orta Çağ bakanlığıdır. İlkelliktir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten Türkiye’deki Adalet Bakanlığı ”adaleti olmayan” Orta Çağ bakanlığı gibidir. Bu bakanlık, düşünen, yazan, çizen… tüm yaratıcı insanlara karşı oluşturulmuş bir bakanlık gibidir. Bu bakanlık, Anadolu halklarını ve düşünen insanını uzun Orta Çağ dönemine sürüklemek isyen bir bakanlıktır. Bu bakanlık, ”Öcalan, yazarlık yapamaz!” diyecek kadar ”Adaletsiz” bir bakanlıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ”adeletsiz bakanlık”; Abdullah Öcalan’ın, İtalya’nın ”Il Manifesto” gazetesinde bir yazısının çıkması ve bu gazetenin yazarı olacağı haberi üzerine, tıpkı Orta Çağ zihniyeti ile; ”Abdullah Öcalan, terör suçlarından hükümlü olduğu için gazete yazarlığı yapmasının imkânı bulunmuyor.” şeklinde bir açıklama yapacak kadar ilkel bir bakanlıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soruyorum: Yaşadığımız bu çağda, dünyanın hangi yerinde böylesi bir adaletsiz bakanlık vardır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bildiğim şudur: İster ”terör”, isterse ”idam” hükümlüsü olsun, hiçbir insanın yazı yazmasına, görüşlerini bildirmesine yasak konulamaz. Yaşadığımız bu çağda insanın görüşlerini yasaklayacak bir yasa maddesi yok. Olamaz. Olsa, olsa bu, Orta Çağ’a özgü bir madde olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama ne utanc verici bir durum, Adaletsiz Adalet Bakanlığı’ “suç” olmayan Abdullah Öcalan’ın görüşlerine ve yazarlık hakkına “yasak” koyacak kadar “adeletsiz” bir bakanlık olduğunu gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adaletsiz Adalet Bakanlığı, Türkiye’deki tüm üstyapı kurum ve temsilcileri, bunu bildikleri için, iki de bir düşünceye ve düşünce sahiplerine yasaklar getiriyor. İflas eden ve ülkeyi ”Orta Çağ” dönemine sürükleyen kemalizmi kurtarmaya çalışıyorlar. Ama tüm bu çabalar boşunadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye, eşiktedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye, dönüşüm eşiğindedir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="mailto:faizce@hotmail.com"&gt;faizce@hotmail.com&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-4433872300929713781?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/4433872300929713781/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=4433872300929713781' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/4433872300929713781'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/4433872300929713781'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2010/01/orta-cag-bakanlg.html' title='Orta Çağ Bakanlığı'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/S1ihhXHe1zI/AAAAAAAAAMQ/lmupYSVp1gc/s72-c/il-manifesto.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-6538739765256480233</id><published>2010-01-12T00:23:00.001+01:00</published><updated>2010-01-12T00:26:32.541+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kültür eylemde gelisiyor - faiz cebiroglu'/><title type='text'>Kültür,  Eylemde Gelişiyor</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/S0uzcYdhCcI/AAAAAAAAAMI/gHHEzSAFqOY/s1600-h/patnos_dtp_karsilamasi.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 214px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5425627476281854402" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/S0uzcYdhCcI/AAAAAAAAAMI/gHHEzSAFqOY/s320/patnos_dtp_karsilamasi.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Faiz Cebiroğlu&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Kültür, eylemde gelişiyor. Doğayı işleyip, kültürleştiriyoruz. İnsanın doğasını işleyip, kültürleştiriyoruz. Doğayı ve insanın doğasını işleyip kültürleştiriyor ve böylece, eylemsel yetkeli kültürel insanı yaratıyoruz. Kavgamızın önemli yanı budur. Kültürel zekâlı insan yaratmak içindir. Bu bir süreçtir. Evrimsel bir süreçtir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültür, kültürel zekâ, kültürel zekâlı insan bir süreçtir. Bu, dünün bugüne, bugünün yarınlara bağlanma ve ulaştırma sürecidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sürec, aynı zamanda komplekslidir. Bu kompleksli süreçte insanlar sürekli yaratır, yaratıyor; üretiyor, gelişiyor ve geliştiriyor. Bu bağlamda kültür, canlı, dinamiksel bir süreç oluyor. Bu sürecin insanı, eylemsel yetkeli insandır. Bu sürecin kültürü, eylem kültürüdür. Eylem geniş anlamda insanların tüm yarattıkları ve yaratacakları devrimci değerler oluyor. Bu toplumsal yaşamın her alanında yaratılan değerler ve devrimci kültür oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültür, eylemde yaratılıyor. Eylemde kültürü yaratan insan, eylemsel yetkeli insan oluyor. Eylemsel yetkeli insan, hem açıklayıcı hem de kompleksli kültürel değerlere tarihsel imza atıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu şu demek oluyor: Bugün Ortadoğu’da eylemsel yetkeli insan, Kürt insanıdır. Tüm asimilasyoncu tutumlara karşı, kültürlerini geliştiren ve yayan yine Kürtler oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, bir tesadüf değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tesadüf değildir, zira kültür eylemde kültür oluyor, işleniyor ve kültür oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplumsal yaşamın her alanında bu böyle oluyor. Böyle işliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eylemseli yetkeli Kürt, tüm baryerlere karşı kendi kültürünü yaşatıyor, yaratıyor ve bunu gelecek kuşaklara aktarıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, tesedüf değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültür, eylemde yaratılıyor ve kültür oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eylemsel yetkeli insan bu süreçten çıkıyor; kültürel zekâlı insan oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün Ortadoğu’da eylemsel yetkeli ve kültürel zekâlı insan Kürt insanıdır. Tüm sömürgeci baskılara, haksızlıklara, ihanetlere rağmen, kültürünü ve kendini geliştiren Kürt halkı ve insanı oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, tesadüf değildir; kültür, eylemde kültür oluyor. Eylemsel kültür, eylemsel yetkeli insanı yaratıyor. Örnek olsun:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Politikada erkek – kadın eşitliğinde Kürt siyasetçi kadınlar çok öndeler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edebiyatta, en önde olan ve sürekli yaratan Kürt yazar ve çizerler oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müzikte, yine Kürtler öndeler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültür, eylemde kültür oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan, kendi doğasını işleyip, insan oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eylemde kültürlerini geliştiren Kürtler, kültürün iki yönünü tarif ediyorlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir: Kültür; hem açıklayıcı, hem de kompleksli yanını tarif ediyorlar: Kültür, tarihsel olarak tüm yaratılan fikirler, değerler ve normlar oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki: Kompleksli kültür olarak; yerel ve genişsel çerçevede süren, paylaşılan tüm kazanım, bilim, haberdarlık ve karşılıklıkı olarak yaratılan değerler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu şu oluyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültür, insanda bulunur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültür, başka insanlarla birlikte vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu şu oluyor: Kültür, karşılıklı bir süreç olarak, eylemsel yetkelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eylemsel yetkeli olmayan insan, kültürel yozlaşlamaya uğruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültürel yozlaşmaya uğrayan insan, insan değil, insancık oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amacımız, kültürel insanı yaratmak içindir. Amacımız, kendi doğasını işleyip verimli hale getiren insanı yaratmak içindir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürtler örnektir; eytlemsel yetkede hem kütürlerini, hem de kültürel insanını yaratıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu şu oluyor: Kültür, eylemde kültür oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu şu oluyor: İnsan, eylemde insan oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu şu oluyor: Ortadoğu’da en eylemsel yetkeli insan, Kürt insanı oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültürü, eylemde kültür yapıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu anki çerçevede, eylemsel yetkede kültürleşen, kültürel zekâlı insan, Kürt insanı, en devrimci insan oluyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-6538739765256480233?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/6538739765256480233/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=6538739765256480233' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/6538739765256480233'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/6538739765256480233'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2010/01/kultur-eylemde-gelisiyor.html' title='Kültür,  Eylemde Gelişiyor'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/S0uzcYdhCcI/AAAAAAAAAMI/gHHEzSAFqOY/s72-c/patnos_dtp_karsilamasi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-5900418273894817193</id><published>2010-01-04T22:13:00.005+01:00</published><updated>2010-01-04T22:22:10.511+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='habitus - faiz cebiroglu'/><title type='text'>HABİTUS</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/S0JbJntNt3I/AAAAAAAAAMA/xXv7J6i6Snw/s1600-h/p-bourdieu.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 133px; DISPLAY: block; HEIGHT: 192px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5422997122143074162" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/S0JbJntNt3I/AAAAAAAAAMA/xXv7J6i6Snw/s320/p-bourdieu.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Faiz Cebiroğlu&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;Fransız sosyolog &lt;strong&gt;Pierre Bourdieu&lt;/strong&gt; ( 1930 – 2002) insanların eylemlerini, davranış ve hareketlerini açıklamak için &lt;strong&gt;”habitus”&lt;/strong&gt; kavramını kullanır. Latince kökenli habitus, değerlerimiz, alışkanlıklarımız, gelenek, tutum, davranış ve duruşlarımız oluyor. Habitus, Kürt halkının mücadelesini anlamak ve kavramak için önemli bir kavram olduğunu düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu alanda, ilerde, çalışma yapacak Kürt, Türk yazar ve araştırmacılara, hızlı bir şekilde, bazı ipuçlarını veriyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bourdieu&lt;/strong&gt;’nun, sosyolojik alanda kullandığı kavramlar adeta iç – içe geçmiş durumdadır: Habitus, Alan, Kapital ve Sempolik şiddet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Alan,&lt;/strong&gt; farklı pozisyonlar arasındaki nesnel ilişkiler ve bu ilişkiler arasındaki güç mücadelesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kapital,&lt;/strong&gt; değerler ve var olan imkânlar oluyor. Bourdieu, kapitali üç temel forma ayırıyor: Kültürel kapital, ekonomik kapital ve sosyal kapitaldir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sembolik şiddet,&lt;/strong&gt; Bourdieu’ da kilit kavramdır. Kötü iletişim, ortak dilin olmaması, gurupların kendini ifade edememe ya ifade etmelerine yer vermeme…çoğu zaman ”sembolik şiddeti” yaratıyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu kavramlar, habitus doğrultusunda, Kürt tarihi mücedelesinde yer alan olumlu ve olumsuzun tahlil edilmesi; tarihsel olarak geçerli olanla, geçersiz olanın açığa çıkarılması; doğrularla yanlışların ayırt edilmesi için önemlidir, diyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir düşünün; Kürtler, 1920’lerde bölünmüş ve paylaşılmıştır: 1.Dünya savaşında bölgenin emperyal güçlerinin (İngiltere ve Fransa) yarattığı bölünme, paylaşım; daha sonraları dört ülke tarafından ( İran, Irak, Suriye ve Türkiye) yapılan ikinci bir bölünme ve paylaşım vardır. Açık ki, bölünme, parçalanma, Kürt insanını topyekûn olarak etkilemiş; Kürt insanı üzerinde fiziksel, ruhsal ve her alanda ağır etkileri olmuştur. Bu duruma nasıl gelindi? Kürtler bu yazgıyı neden bir türlü değiştiremiyorlar? Nufusu 35 – 40 milyona varan Kürtler, neden ve nasıl, hâlâ, bölündükleri ülkelerde kurban oluyor? Neden kendi devletlerini kuramıyorlar? Bu durumu yaratan sorunlar – koşullar ( ekonomik, politik, sosyal ilişkiler…) nedir? Tüm bu soruların yanıtlarını aramak ve bulmak, Fransız sosyolog &lt;strong&gt;Pierre Bourdieu’&lt;/strong&gt;nun geliştirdiği &lt;strong&gt;”habitus”&lt;/strong&gt; ve diğer kavramlardan yararlanmak gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kavramlar önemlidir. Kavramların taşıdığı fikirler vardır. Önemlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Habitus kavramı ve diğer kavramların bağrında taşıdığı bir siyaset, bir psikoloji, bir felsefe vardır. Bu bağlamda habitus, objektif koşulların yarattığı, eğittiği ve geliştirdiği bilinçli sübjektif insanı bulmak için önemlidir. Habitus bu anlamda, ezilen insanın ezenlere karşı bir tepki, bir duruş ve görünüş olduğu için, önemlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kavramlar önemlidir, tarihseldir. Bu tarihsel kavramların, kazançları ve zenginlikleri vardır. Habitus kavramı ışığında bunları şöyle sıralamak mümkün:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir: Kültürel farkındalık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki: Bölgesel ve Enternasyonel alanda olmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üç: Dünyasal kültürsel iletişimi kurmak ve geliştirmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu üçsel boyut, habitus kavramı çerçevesinde, fiziksel ve ruhsal olarak bütünleşmenin önemini gösteriyor. Bu bütünleşme &lt;strong&gt;”kültürel zekâlı”&lt;/strong&gt; insanı ve yaşam tarzını yaratıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç kuşkusuz, kültürel zekâ bir süreçtir, kültürel zekâlı insan da bu sürecin ürünüdür. Sürecin zincir halkaları var: &lt;strong&gt;Geçmiş durum&lt;/strong&gt; – &lt;strong&gt;şimdiki durum&lt;/strong&gt; ve &lt;strong&gt;gelecek durum&lt;/strong&gt;. Bu durumun ve sürecin olumlu ve olumsuz yönleri vardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Geçmiş durum;&lt;/strong&gt; daha önceleri elde edilen deneyimler, başarılar, hayal kırıklıkları ve yarı yolda bırakma, ihanetler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Şimdiki durum;&lt;/strong&gt; gelinen aşama, kendine güven, özdeğer, kendini anlama, doğrusal / eylemsel stratejiler bulma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Gelecek duruma dair;&lt;/strong&gt; geleceği kurma hülyası ve beklentisi, umut, direniş…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte kültürel zekâ bu süreçte şekilleniyor ve kimlik oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Habitus ve kültürel zekâ, nesnel koşulların yarattığı, kendini geliştirdiği ve bilinçlendirdiği insandır. Burada nesnel, öznelle birleşiyor, birliktelik, ”sübjektif” insanı yaratıyor. Bu sürecin öznel insanı, ”bilinçli insan” oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Habitus, ben kimim? Neyim? Sorularına verilen yanıttır; kimliktir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Habitus, Kürtler ve tüm ezilenler için kimliklerini bulma ve geliştirme tarzı oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kimliksel mücadele süreci, beraberinde &lt;strong&gt;”kültürel kapitalı”&lt;/strong&gt; doğuruyor! &lt;strong&gt;”Kültürel kapital”&lt;/strong&gt; dünden bugünlere doğru uzanan, tüm deneyim ve imkânlarımızdır! Bu imkânlardan, bizleri dört parçaya bölenlere karşı, habitus kavramında kendimizi sorguluyor ve cevaplar bulmaya çalışıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Habitus, özgürlüğe giden yolda, tüm davranış ve hareketlerimiz oluyor. Tüm gelenek ve göreneklerimiz, alışkanlıklarımız, tutum ve duruşlarımız, oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Habitus, kendi kaderini kendisi çizmek isteyen ezilen insanın tepkisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Habitus, &lt;strong&gt;”eylemsel yetkeli”&lt;/strong&gt; insan olmak demektir.&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-5900418273894817193?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/5900418273894817193/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=5900418273894817193' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/5900418273894817193'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/5900418273894817193'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2010/01/habitus.html' title='HABİTUS'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/S0JbJntNt3I/AAAAAAAAAMA/xXv7J6i6Snw/s72-c/p-bourdieu.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-1455394781630301069</id><published>2009-12-12T07:14:00.002+01:00</published><updated>2009-12-14T18:09:03.256+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kelimelerle vurmak - faiz cebiroglu'/><title type='text'>Kelimelerle Vurmak!</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SyZxCFuHzNI/AAAAAAAAAL4/1XG6us4StQc/s1600-h/fcebiroglu.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 91px; FLOAT: left; HEIGHT: 98px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5415139882668903634" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SyZxCFuHzNI/AAAAAAAAAL4/1XG6us4StQc/s320/fcebiroglu.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;”… İnsan, en çok bu sistemde ”yabancılaşıyor”. Bu sistemde yozlaşan ve ”yabancılaşan insan”, diyalogu bir yana iterek, yaşadığı sistemin ”kurbanı” oluyor. Bu bağlamda, insanın yabancılaşmasını ”tekelciliğin kurbanı olmak”, şeklinde tanımlayabilirim. Bunu da Karl Marks’ın ”yabancılaşma” tanımına ”ek tanım” olarak veriyorum…”&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Faiz Cebiroğlu&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Dikkatinizi çekmiş mi, bilmiyorum. Son yıllarda, Türkiye’de, âdete bir hastalık haline geldi: Kelimelerle vurmak! Her türden insanlar, her meslek türünden insanlar, ”diyalogu” bir yana iterek, birbirlerinin başlarına ”boş ve anlamsız” kelimeler fırlatıyor, birbirlerini ”kelimelerle” vuruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne acıdır, birlikte iş yapma bir yana itilmiş; diyalog, bir yana itilmiş; ”tartışma” adı altında, birbirlerine kelimeler fırlatarak ”kim kaybetti” ”kim kazandı” hesabı yapıyor / yapılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekte, ortada ne diyalog, ne de gerçek anlamda tartışma vardır. Her birimiz bir taraftan konuşuyor. Her birimiz, ”ben kazandım”, ”o kaybetti” misali bir mantıkla, birbirimize ”kelimeler” fırlatarak ”sosyal” olan bizlerin, ”sosyalleşmemiş” örneklerini sergiliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durum, insan gelişimi adına, gerçekten utanç vericidir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu “duraklama”, insan gelişimi adına, gerçekten utanç vericidir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu süreç ve bu sürecin yarattığı ”duraklama”, hiç kuşkusuz tekelciliğin yarattığı bir durumdur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önceki yazdıklarımı tekrarlamak istemiyorum. Ama özetin özeti şudur: Tekelcilik, insanın sürekli yozlaşması ve insanın giderek ”insancık” haline gelmesi oluyor. İnsan, en çok tekelci sistemde yozlaşıyor. İnsan, en çok bu sistemde ”yabancılaşıyor”. Bu sistemde yozlaşan ve ”yabancılaşan insan”, diyalogu bir yana iterek, yaşadığı sistemin ”kurbanı” oluyor. Bu bağlamda, insanın yabancılaşmasını ”tekelciliğin kurbanı olmak”, şeklinde tanımlayabilirim. Bunu da Karl Marks’ın ”yabancılaşma” tanımına ”ek tanım” olarak veriyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekelciliğin kurbanı olan insan, ”kurbandır”; diyalogu ne yapsın?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amacımız bu tekelci sistemi kaldırmak ve insanı kurtarmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekelciliğin reddi, insanın kurtuluşu ve diyalogun açılması oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, toptan kurtuluşa giden yolun açılımı demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yolda diyalog vardır. Diyalog, bu anlamda, insanın gelişimi, değişimi ve dönüşümü oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyalog; ”ileri, hep ileri” oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyalog, bu bağlamda şudur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir: Tarihsel olarak devrimci olan biz, insanlar için, ”ileri, hep ileri” şiarıyla ortakça ve akılca çözümler bulmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki: Bu yolda yürüyen diğer yoldaşları ve fikirlerini dikkate almak ve anlamak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üç: Ortak dinleti, ortak anlayış ve ortakça çözümler bulmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktalar çoğaltılabilir. Bunu bir başka yazımızda yaparız. Burada şunu vurgulamak istiyorum: İnsan tarihsel olarak devrimcidir. Fakat, tekelcilik devrimci insanı, insan olmaktan çıkardı, ”insancık” haline getirdi. İnsancık insan, bu sistemin kurbanı oldu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekelciliğin kurbanı olan insan, ”kurbandır”; diyalogu ne yapsın?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyalogun reddi olan insan, agresif oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Agresif insan, elindeki son olanağı kullanıyor: kelimeler fırlatıyor; boş ve anlamsız kelimeler fırlatıyor. Fırlattığı kelimelerde belki şunu umuyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir: Boş ve anlamsız kelimelerle kendini savunmak, kurtarmak!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki: Boş ve anlamsız kelimelerle kendi ”düşüncesini(!)” savunmak ve kendince çözümler bulmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üç: Son çare olarak, ”ileri, hep ileri” olan devrimci insanın kişiliğine saldırmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dört: Bu agresifle, devrimci insanı yenebileceğini sanacak kadar saf olmak!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amacımız, tekelci insanda ”kurban” olan bu insanı kurtarmak içindir. Kurtuluş, birlikte olacaktır. Birliktelik, insanın kurtuluşuna giden yolda, diyalog yolunu bulmak ve açmaktan geçiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyalog yolu, ortakça fikirler ve ortakça çözümler bulma yoludur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplum olarak buna hazır mıyız, sanmıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedenleri vardır; şudur: Tekelcilik sistemi, bizleri , düşünce ve duygularımızı ”kelimelendirmede” yetersiz bırakmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekelcilik düzeni, hem devrimci fikirlerimizi, hem de duygularımızı ”kelimelendirmenin” önemli bir dil olduğunu unutturmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar olmayınca, diyalog olmuyor. Bunlar olmayınca, boş ve anlamsız kelimeler fırlatan agresif insan kalıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kavgamız, tekelci sistemde “kurban” olan bu insanı kurtarmak içindir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kavgamız bu yolun açılmasında anahtar rol oynayacak, “diyalog” metodunu bulmak ve bu yolda, ne devrimci fikirlerin, ne de duyguların “kelimelerin altında” saklanmadığı bir sistem kurmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amacımız, birlikte kazanacağımız “ortakça”, aynı anlama gelmek üzere sosyalist bir düzen kurmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortakça sistemin insanı, her yönden devrimcidir. Ortakça düzenin insanı ”boş ve anlamsız” kelimeler fırlatmaz. Ortakça insan, ”ileri, hep ileri” hülyasıyla diyalog insanıdır ve daima devrimcidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşimiz kolay mı, değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devrimcilik, yeni bir doğumdur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçbir doğum, kolay olmuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun da farkındayız.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-1455394781630301069?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/1455394781630301069/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=1455394781630301069' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/1455394781630301069'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/1455394781630301069'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2009/12/kelimelerle-vurmak.html' title='Kelimelerle Vurmak!'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SyZxCFuHzNI/AAAAAAAAAL4/1XG6us4StQc/s72-c/fcebiroglu.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-8665116953115928116</id><published>2009-11-01T08:23:00.006+01:00</published><updated>2009-11-14T09:18:35.713+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='dil sevgisi - faiz cebiroglu'/><title type='text'>Dil Sevgisi…</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/Sv5nrKGIrII/AAAAAAAAALo/XG2xCB_SQhU/s1600-h/tdk.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 313px; DISPLAY: block; HEIGHT: 254px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5403870594033298562" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/Sv5nrKGIrII/AAAAAAAAALo/XG2xCB_SQhU/s320/tdk.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;”Cep telefon”. Bu nereden çıktı? Cebin telefonu nasıl oluyor, bilmiyorum. Görmedim. Duymadım. Bilmiyorum. Tek bildiğim, mobil telefonun Türkçeye ”cep telefonu” olarak tercüme edildiğidir. Peki, dünyada bundan daha uyduruk bir ”isim” ve ”sıfat” olur mu?..Cep: Arapça, “ceyb”. Telefon: Fransızca, “téléphone”. Türk Dil Kurumu, Arapça ve Fransızca’dan sözcükler uydurarak ”mobil telefonu”,Türkçe’ye, ”cep telefonu” olarak çeviriyor, çevirebiliyor!&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Faiz Cebiroğlu&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a href="mailto:faizce@hotamail.com"&gt;faizce@hotamail.com&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkes dilini sevmelidir. Herkes dilini oluştuğu gibi sevmelidir. Bunlar doğrudur. Ama dil sevgisi başka, dil abartmacılığı başkadır. Dil uydurmacılığı başka, dil ırkçılığı başkadır. Ne yazık ki, Türkiye’de yıllardır yapılan, dil sevgisi değil, dil abartmacılığı, dil uydurmacılığı ve dil ırkçılığıdır. &lt;strong&gt;”Bir Profesörün Evhamları”&lt;/strong&gt; başlıklı yazımda ve diğer yazılarımda bunlar üzerinde durdum, duruyorum. Önemlidir. Dillerin ve de beyinlerin ezilmek istendiği bir Türkiye’de bu konular üzerinde durmak çok önemlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir düşünün; yüzde 90’nı yabancı sözcüklerden oluşan; Türkiye’deki tüm yer, yöre ve yerleşim adlarının Türkçe olmadığı bir Türkçe ve Türkiye’den bahsediyoruz. Ama tüm bunlara karşılık, YÖK Başkanı &lt;strong&gt;Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan&lt;/strong&gt;, hiç sıkılmadan, Kürtçe için ”ödünç alınmış bir dil” diyebiliyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de bu mentalite, bu ırkçı bakış açısı, hiç kuşkusuz, yıllardır sürdürülen, ”resmi dil – resmi ideoloji”nin bir sonucudur. Bu ideoloji, yanlızca sıradan insanlarımızı değil, aydınlarımızı, YÖK Başkanı gibi profesörlerimizi de hem cahil, hem de ırkçı bir duruma getirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk Dil Kurumu’na bakın. Türkçeye katkı yapmak bir yana, işi gücü anlamsız kelimeler uydurmak ve başka halkların dilini küçümsemek oluyor. Bu anlamda, Türk Dil Kurumu ve bu kurumda çalışan bu ”dil bilmezler kurulu” yalnız abartmacı ve uydurmacı değil, aynı zamanda Kürtçe ve diğer dillere karşı tam ırkçı bir kurum oluyor. Türk Dil Kurumu yıllardır, ”Güneş – dil” teorisi saçmalığı ile, ”Türkçe, dünyadaki tüm dilleri etkilemiş ve aydınlatmıştır(!)” diyecek kadar uydurmacı bir kurum oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örnek mi, çoktur. Bunları başka çalışmalarımızda yapmak mümkün. Yapacağız. Ama hızlıca, Türkçede, Türkçeye, ”uyduruk” ve çok ”anlamsız” sözcüklerden oluşan / yapılan iki örnek vermek istiyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir: &lt;strong&gt;”Tespit”&lt;/strong&gt; sözcüğü. Arapçadır. Tespit etmek. &lt;strong&gt;Öz Türkçesi: ”Saptamak”&lt;/strong&gt; olarak yapılmış. Hem Türk Dil Kurumu, hem de diğer Türkçe dil uzmanları &lt;strong&gt;”saptamak”&lt;/strong&gt; sözcüğünü öz Türkçe olarak kabûl ediyor ve bizlere sunuyorlar. Peki bundan daha büyük cehalet olur mu? Arapça &lt;strong&gt;”tespit”&lt;/strong&gt; yine arapça olan &lt;strong&gt;”sabt”&lt;/strong&gt; tan geliyor; bu anlamda &lt;strong&gt;”saptamak”&lt;/strong&gt; Arapça’nın arapçası oluyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki: &lt;strong&gt;”Cep telefon”.&lt;/strong&gt; Bu nereden çıktı? Cebin telefonu nasıl oluyor, bilmiyorum. Görmedim. Duymadım. Bilmiyorum. Tek bildiğim, mobil telefonun Türkçeye ”cep telefonu” olarak tercüme edildiğidir. Peki, dünyada bundan daha uyduruk bir ”isim” ve ”sıfat” olur mu?..Cep: Arapça, “ceyb”. Telefon: Fransızca, “téléphone”. Türk Dil Kurumu, Arapça ve Fransızca’dan sözcükler uydurarak ”mobil telefonu”,Türkçe’ye, ”cep telefonu” olarak çeviriyor, çevirebiliyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa ki, ”mobil”, mobildir; bu sıfat Fransızca’dır; ”hareketli” ve ”taşınabilir” demek oluyor. Mobil telefon; taşınabilen telefon demektir. Cepte taşınır. Çantaya konur. Arabada taşınır, başka yerlerde konur, taşınır…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, mobil olan, taşınabilen telefon nasıl oluyor da, Türkçe’de ”cep telefonu” oluyor?..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakın, ”mobil telefonlar” İran’da ve tüm Arap ülkelerinde de kullanılıyor. Ama ne zengin Farsça’da, ne de zengin Arapça’da, Türkiye’deki “Türk Dil Kurumu” gibi ”mobil telefonu” cep telefonu” olarak tercüme etmedi. Edemez. Onlar da biliyor; dil ”uydurma” ve ”abartmalardan” oluşan bir fenomen değildir. Olamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey ”Türk Dil Kurumu”, dil uzmanı olmak bu mudur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, buraya kadar &lt;strong&gt;bir nokta açıktır&lt;/strong&gt;, şudur:&lt;strong&gt; İlerde, Türkiye’de, yapılacak dönüşümlerde ilk işimiz, böylesi abartmacı, uydurmacı ve ırkçı ”Türk Dil Kurumu” nu ortadan kaldırmak olmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Devam ediyorum. Gerçekten ne utanmazlık, yıllardır hem Türk Dil Kurumu, hem de bu kuruma hizmet edenler, hiç sıkılmadan başka dilden gelen sözcükleri ince hilelerle bizlere ”Türkçe” diye sunmuşlar, sunuyorlar. Böylesi ”dil uzmanlığı” rezilliğini elbettte biz devrimci aydınlar olarak deşifre etmeliyiz. Ediyoruz. Bu yolda yalnız değiliz. Kürtçe dili ve edebiyatı üzerine kafa yoran Zana Farqînî vardır. Kürt kimliği üzerine yorulmak bilmez bir kavga veren İsmail Beşikçi vardır. Başkaları vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda, Türkiye’deki kavgamız, aynı zamanda, ”dil, kimlik ve kültür” kavgası oluyor. Bunu sürdüreceğiz. Sürdürüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devam ediyorum ama daha önceleri yazdıklarımı tekrarlıyorum. Tekrarlıyoruz: her tekrarımızda ve yazılarımızda mutlaka yenilik vardır. Olacaktır. Unutmamak gerekiyor; ırkçı asimilasyoncu bir Türkiye’de doğruları ”tekrarlamak” ve sürekli ”tekrarlamak” artık zorunlu olmuştur. Budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cehalete bir bakın; sözüm ona ,dil uzmanlarımız, farklı kelimelerden ama Türkçe olmayan kelimelerden yaptırdıkları ”uydurmalarla” bazı yerleşim yerlerimizi, illerimizi dahi ”Türkçeleştirmişler!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki dil kurumu ya da uzmanı olmak bu mudur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önceleri yazdım, tekrarlıyorum. Örnek olsun diye tekrarlıyorum. Ne yazık ki, Türkiye’de farklı kelimelerden yapılan uydurmalarla bazı illerin adları değiştirilerek bizlere Türkçe diye yutturulmaya çalışılmıştır; ancak Türkçe değildir. Örnek olsun, Denizli. Türkiye’de hemen hemen herkes Denizli şehrinin Türkçe olduğunu sanır, ancak Türkçe değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Denizli,&lt;/strong&gt; 14. yüzyılda &lt;strong&gt;”Domuslu”&lt;/strong&gt; olarak adlandırılan bir yerdir. Domuslu’nun anlamını bilmeyen dil uzmanlarımız, Domuslu’yu ”Denizli” olarak Türkçeleştirmiştir! Böylece, denizin olmadığı Denizli ve çevresinde, Domuslu, Denizli olarak isimlendirilmiştir. Oysaki, ”Domus”, Latince’de ”Ev” demektir. Denizle ilgisi yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keza, &lt;strong&gt;Kırıklareli, Kırkkale.&lt;/strong&gt; Bu şehirler de Türkçe sanılmaktadır; ancak Türkçe değildir. Kirk-lar-eli: ”Kirk”, ”kyriakòn” ”kyros”, Grekçe ve kilise demektir. Tanrıya dua edildiği yer, ev. Tanrı evi oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kırık-kale: Kirk yine Grekçe ve kilise demek. ”Kale” Arapça’dan getirilmiş bir sözcüktür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ve buna benzer onlarca örnek vermek mümkün. Bunları ilerde yapacağım. Ama ben burada şunu söylüyorum: Başka dillerden Türkçeye geçen sözcükler, ince hilelerle, bizlere, sanki Türkçe kökenden gelmişler gibi sunuluyor. İşte bunu kabûl edemeyiz. Etmiyoruz. Tepkim ve tepkimiz bunun içindir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunlar açıkken, ”resmi ideoloji – resmi dil savunucuları” hiç sıkılmadan ”Kürtçe ödünç alınmış bir dil” diyebiliyor. İşte tepkimiz, bunun içindir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnız bu kadar değil, dahası var; Türkiye’de ‘resmi dil – resmi ideoloji’nin” yarattığı tahribat yalnız bununla sınırlı değildir. Kemalist resmi ideoloji, politika, sanat, edebiyat alanında ve her alanda utanılası tahribat yaptığını görmek mümkün. Basit bir örnek vereyim: Karacaoğlan şiirleri. Halk Ozanı &lt;strong&gt;Karacaoğlan&lt;/strong&gt; 17. yüzyılda yaşamış, Tüm Anadolu’yu dolaşarak şiirlerinde, koşmalarında sevdasını ve kavgasını dile getirmiştir. Yazdığı koşmalarda, şiirlerde güzel Kürt kızlarından da bahsetmiş, tutulduğu güzel Kürt kızlarına olan aşkını ve sevdasını şiirlerinde işlemiştir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;”Birem birem devşirirler odunu&lt;br /&gt;Bilem dedim, bilemedim adını&lt;br /&gt;Elbistan yanaklı Kürtler kadını&lt;br /&gt;Bir kız bana emmi dedi, neyleyim.”&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Ama nedense, Türkiye’de yeni baskıları yapılan &lt;strong&gt;Karacaoğlan&lt;/strong&gt; kitaplarında ve bu şiirde yer alan &lt;strong&gt;“Kürt”&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;,“Kürtler”&lt;/strong&gt; kadını dizesi yok, kaldrılmıştır. &lt;strong&gt;”Kürtler”&lt;/strong&gt; kadını;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Erzurum yanaklı &lt;strong&gt;“Türkmen”&lt;/strong&gt; kadını...” olarak değiştirilmiştir!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki bundan daha utanç verici ve ırkçı bir durum olur mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki böylesi ilkel bir ırkçılık, dünyanın hangi ülkesinde / ülkelerinde bulunur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biliniyor, dünyanın bir çok ülkesinde birden fazla dil, anadili ve resmi dili mevcuttur. Tüm bu diller o ülkeler için bir zenginlik olarak kabûl edilmektedir. O ülkelerde hiç kimse Türkiye’de yapılan böylesi dil rkçılığına girmez, tenezül etmez. Zira, çok dillik, onlar için ve herkes için bir zenginlik olarak kabûl edilmektedir. Budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakın, 5 milyonluk &lt;strong&gt;Danimarka&lt;/strong&gt;’da, &lt;strong&gt;Danca&lt;/strong&gt; diline bir çok &lt;strong&gt;Kürtçe &lt;/strong&gt;sözcük geçmiştir. Örnek olsun, &lt;strong&gt;“Newroz”&lt;/strong&gt;. Newroz, Danca sözlüğünde şöyle tanımlanıyor: &lt;strong&gt;New: &lt;/strong&gt;Ny(yeni). &lt;strong&gt;roz:&lt;/strong&gt; dag (gün) . Yani &lt;strong&gt;“yeni gün”.&lt;/strong&gt; Newroz: Kürtlerin 21 Mart’ta kutladıkları Yeni Yıl Bayramı. 21 Mart, ilkbahar bayramı olarak ta kutlanmaktadır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acaba &lt;strong&gt;“newroz”&lt;/strong&gt; neden Türk Dil Kurumu’nun hazırlamış olduğu sözlükte yok?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Danimarka’da ve Danca diline geçen ”newroz” Danca dili için bir zenginlik olarak kabûl edilmektedir. Burada hiç kimse “vah dilimiz “ecnebileşiyor, yok oluyor” gibi bir düşünceye sahip değil. Olamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama Türkiye’de durum tam tersidir. Türkiye’de “resmi dil, resmi ideolojinin” yaratmış olduğu insani bakış açısı, ne yazık ki, insanlarımızı ırkçı yapmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bunları yazıyoruz. Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan şahsında Türkiye’de yapılan “ilkel ırkçılığı” göstermeye çalışıyoruz. Bunları yazmak, söylemek aydın olmanın asgari ölçütleri oluyor, diyoruz…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet; herkes dilini sevmelidir. Ama herkes dilini oluştuğu gibi sevmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkes dilini sevmelidir, ama dil sevgisi başka, dil abartmacılığı, dil uydurmacılığı ve dil ırkçılığı başkadır!&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-8665116953115928116?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/8665116953115928116/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=8665116953115928116' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/8665116953115928116'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/8665116953115928116'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2009/11/dil-sevgisi.html' title='Dil Sevgisi…'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/Sv5nrKGIrII/AAAAAAAAALo/XG2xCB_SQhU/s72-c/tdk.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-203783276369635221</id><published>2009-10-16T00:10:00.002+02:00</published><updated>2011-07-05T22:15:16.765+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bir profesörün evhamlari - faiz cebiroglu'/><title type='text'>Bir Profesörün Evhamları</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SteePVJ8tDI/AAAAAAAAALQ/4Yp3rb9CRvs/s1600-h/face1.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 225px; FLOAT: left; HEIGHT: 300px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5392953065013556274" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SteePVJ8tDI/AAAAAAAAALQ/4Yp3rb9CRvs/s320/face1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Faiz Cebiroğlu&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a href="mailto:faizce@hotmail.com"&gt;faizce@hotmail.com&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan’ın, Kürt dili üzerine yapmış olduğu açıklamayı okuyunca, Türkiye’de verilen “profesörlük” unvanı adına utandığımı yazmak zorundayım.İnsan sormadan edemiyor: Bir profesör, daha önceleri, ODTÖ’de sosyoloji dersleri veren bir profesör, bu kadar “evhamı” nasıl yapabiliyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl oluyor da, Ankara Üniversitesi’nden mezun olan, yüksek lisansını ve doktorasını “Chicago Üniversitesi”inde tamamlayan bir profesör; “Kürtçe ödünç bir dildir. Yüzde 60 – 70’şi Farsça, Arapça ve Türkçe’den oluşmuş” deyip, Kürtçe’yi, sözüm ona, küçümseyebiliyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, bir profesör bu “evhamları nereden buluyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sömürgeci Türkiye tekeller ülkesinde sorulması ve yanıtlanması gerek sorular bunlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tesadüf değildir; dil üzerinde hiç bilgisi olmayan bu cahil pröfesör, Türkçe hakkında da bilgisi yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tesadüf değildir; Kürtçe dilini ”küçümseyen” bu cahil profesör, Türkçe’nin ”ecnebi” kelimelerden oluştuğunu da hiç bilmiyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada, kısaca, insanları Kürtçe dili konusunda yanıltmaya yönelik ”evhamlarda” bulunan bu cahil profesöre, notlar halinde, bir kaç ders vermem gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eyy, Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, öğren:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir: Türkçe’nin yüzde 90’nı “ecnebi” denilen kelimelerden oluşuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki: Türkçe’de, C, F, H, I, J, L, M, N, P, R, Ş, V, Z harfleriyle başlayan hiç bir Türkçe kelime yoktur!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üç: Türkiye’de hiç bir yöre veya yerleşme yerinin adı Türkçe değildir. Buna bağlı olarak;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkçe’deki hafta günleri, Farsça ve Arapça’dan oluşuyor. Ay adları; Şubat, Mart, Mayıs, Haziran, Temmuz, Ağustos, Eylül...Türkçe değildir (Burada sayfalar dolusu örnek vermek mümkün, ama sizin gibilere faydası olmaz, biliyorum).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dört: Türkçe dili; yüzde 10 kadar Türkçe kelimelerden oluşuyor ve sana göre bir dil oluyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eyy, Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkes dilini sevmelidir, ama dil sevgisi başka, dil abartmacılığı ve uydurmacılığı başkadır. Bu evhamlar senin gibi profesör ünvanını alan birisi tarafından yapılıyorsa, korkunçtur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Korkunçtur; zira yüzde 90’nı “ecnebi” kelimelerden oluşan bir Türkçe’yi “yükseklerde” tutup, Kürtçe gibi, dört ülke tarafından sömürgeleştirilen, Kürt insanı ve dilini tarihten silmek isteyen zalim iktidarlara karşı hala varlığını koruması ve buna rağmen, Türkçe’den çok daha zengin olmasını görmemek ve küçümsemek, korkunçtur!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten, insan sormadan edemiyor: Sömürgeci tekeller Türkiye’sinde profesörler ne yapar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cevabı açıktır: İnsanları yanıltmak içindir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne yazık ki, tekeller Türkiye’sinde Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan gibiler, ”evham” yapmak ve insanları yanıltmak için varlar. Artık bu düzende, sıkılma ve utanma kalmamış. Olmaz. Bu tekeller düzeninde, ne yazık ki, ”cehalet” ile ”cüret”, çoğu zaman, birbirinin yerini alıyor ve ne yazık ki, Yusuf Ziya Özcan gibi cahil profesörler de çıkıyor. Tiksinti veriyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tiksinti veriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Engels’te yıllar öncesinde, sanki,Yusuf Ziya Özcan gibi profesörlere söylemiş: ”Cehalet, tiksintiricidir!” diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not derslerim bitiyor ama sonuçlar var ve açıktır: Bundan böyle, sömürgeden de beter Türkiye tekeller ülkesinde, Yusuf Ziya Özcan gibi profesörlerin ”evhamlarına” cevap vermek ve bunlara karşı mücadele etmek, biz, aydınlara düşen en önemli görev oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sömürgeden de beter Türkiye tekeller ülkesinde, bundan böyle, ”cehaletle” ”cüreti” birbirine karıştıran, Yusuf Ziya Özcan gibi, profesörlere ”sevecenlikle” bakamayacağımızı artık bilmeleri gerekiyor. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-203783276369635221?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/203783276369635221/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=203783276369635221' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/203783276369635221'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/203783276369635221'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2009/10/bir-profesorun-evhamlar.html' title='Bir Profesörün Evhamları'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SteePVJ8tDI/AAAAAAAAALQ/4Yp3rb9CRvs/s72-c/face1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-4403480225726752159</id><published>2009-09-16T18:59:00.003+02:00</published><updated>2009-09-16T19:05:42.016+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='dinamiksel gelisim - faiz cebiroglu'/><title type='text'>DİNAMİKSEL GELİŞİM(*)</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SrEavwh5Z5I/AAAAAAAAALI/cCWBKns7Ax0/s1600-h/dinamikselgelisim1.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 296px; DISPLAY: block; HEIGHT: 189px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5382112437467703186" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SrEavwh5Z5I/AAAAAAAAALI/cCWBKns7Ax0/s320/dinamikselgelisim1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Faiz Cebiroğlu&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Toplumsal gelişime paralel olarak, çocuğun ileriye yönelik gelişimi üzerine sürekli "yeni fikirler" geliştiriliyor. Butünlüklü gelişimi, ”dinamiksel olarak” algılayan biz eğitimciler, psikolog ve diğer uzmanlar, içinde bulunduğumuz toplum ve çağa uygun, ”insani ve toplumsal bakış” ilişkisi dahilinde, yeni görüşler geliştirmekle yükümlüyüz. Bu zorunludur. Zira gelişimi ileriye yönelik ve niteliksel bir değişim olarak algılayan bizler, bu niteliksel sıçramaya yanıt veren ve yarınlara işaret eden yeni teoriler yaratmakla sorumluyuz. Bu, bir görevdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Yeni dönüşümsel bakış, insanlara, aniden ve gökten zembille inen bir bakış değildir. Bu toplumsal bir süreçtir. Bu, dünün bugüne, bugünün de yarına ve yarınlara bağlanmasının birikimi ve sonucu oluyor. Diyalektiktir. Zaten dinamiksel olmasının nedeni de budur. Canlıdır. Yaşamla iç-içedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinamiksel gelişim, belirli bir yaş gurubu için değil, herkes içindir. Bu canlı gelişimin fokus noktaları, sıfır yaştan başlamak üzere tüm yaş guruplarına verilen öğretilerdir. Bu öğretileri şöyle sıralamak mümkün: deneyimi artırma, kimlik gelişimi, aktif olarak toplumsal yaşamda yer almadır. Böylesi öğretilerde amaç; dilsel, sosyal, bireysel ve duygusal gibi alanlarda çocuğu desteklemek ve ”ileri daha daha ileri” bir aşamaya götürmek içindir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öğretilerin fokus noktalarını şöyle izah etmek mümkün:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Birincisi, dil:&lt;/strong&gt; Çocuğun dilsel gelişimi üzerinde çok yazdım. Bu nedenle daha önceki yazdıklarımı tekrarlamak istemiyorum. Ama özetin özetini yapabilirim: Dil, çocuğun kendisini ve kim olduğunu anlamasının temelidir. Dil, çocuğun kimliğini yaratan ve çocuğun kültürünü taşıyan olmazsa olmaz bir değerdir. Dil, kimliktir, çocuğun kimliğidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İkincisi, sosyal gelişim:&lt;/strong&gt; Çocuğun, yaşadığı toplumda aktif olarak yer alabilme istek ve yeteneği ve yaşadığı toplumu anlama durumu. Bu şu demektir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Başkalarını dinleme yeteneği&lt;br /&gt;- İçinde yer aldığı gurubun bir üyesi olduğunu öğrenme&lt;br /&gt;- Başkalarını gözönünde bulundurma ve dikkate alma&lt;br /&gt;- Sorumluluk kabûl etme&lt;br /&gt;- Çıkabilecek ihtilafları çözebilme yeteneği.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Üçüncüsü, bireysel gelişim:&lt;/strong&gt; bireysel gelişim; özgüven, özdeğer, şekillenme ve merak gibi değerleri ihtiva eden bir gelişimdir. Bu noktaları bir başka yazımda ele alıp, açmak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dördüncüsü, duygusal gelişim:&lt;/strong&gt; Bunun üzerinde de daha önceleri yazmıştım. Yine özetin özeti şu oluyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kendi duygularını tanıma ve anlama&lt;br /&gt;- Var olan ”sorunları” çözmek için, kendini harekete geçirme. Motivasyon.&lt;br /&gt;- Başka insanların duygularını kabûl etme, anlama, saygı gösterme ve onlarla ortak olma. Yani, empati.&lt;br /&gt;- Başka insanlarla yapıcı ve geliştirici bir ilişki kurabilme bir yapıya sahip olma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinamiksel gelişimin fokus noktaları kısaca bunlardır. Biz eğitimciler, böylesi noktaları çocuklara vermek için, sürekli uğraş veriyoruz. Bu bir görevdir. Dinamiksel gelişimi, canlı bir süreç olduğunu kabûl eden herkes için, bu, bir görevdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gerçeği görmeyenler, ne yazıkki, toplumun bireyleri olarak hep geride kalıyorlar. Geride kalmak, açık ki, duraklamak ve ilerlememek demektir. Bu, dinamiksel gelişime de ters düşmek oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplumsal gelişim, adı üzerinde gelişimdir, dinamiktir. Canlıdır. Yaşam canlıdır. Toplum canlıdır. Yeni teori, bu perspektifle ortaya çıkıyor; bu perspektifle kitlelere ulaşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinamiksel gelişim, ”ileri, daima ileri” olan yaşamın kendisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşam canlıdır. Teori, canlı yaşamı görmek ve pratiğe yol göstermek içindir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teorilerimiz, böylesi gelişime hizmet etmek içindir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 192px; DISPLAY: block; HEIGHT: 151px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5382111844234684946" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SrEaNOkH6hI/AAAAAAAAALA/9gO59xBTJ8s/s320/dinamikselgelisim2.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(*) Faiz Cebiroğlu: Pedagoji Yazıları(1), Eylemsel Yetke, Alter Yayıncılık /Ankara, Eylül 2007, Sayfa, 23- 25.&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-4403480225726752159?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/4403480225726752159/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=4403480225726752159' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/4403480225726752159'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/4403480225726752159'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2009/09/dinamiksel-gelisim.html' title='DİNAMİKSEL GELİŞİM(*)'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SrEavwh5Z5I/AAAAAAAAALI/cCWBKns7Ax0/s72-c/dinamikselgelisim1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-8133928954135189970</id><published>2009-08-07T00:03:00.001+02:00</published><updated>2009-08-07T00:06:06.565+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='roman ve hikaye üzerine - faiz cebiroglu'/><title type='text'>ROMAN VE HİKÂYE ÜZERİNE BİR KAÇ NOT</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SntTnLDAyPI/AAAAAAAAAK4/qMrCvWhmkyc/s1600-h/faiz.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 185px; FLOAT: left; HEIGHT: 240px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5366975313387505906" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SntTnLDAyPI/AAAAAAAAAK4/qMrCvWhmkyc/s320/faiz.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Faiz Cebiroğlu&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a href="mailto:faizce@hotmail.com"&gt;faizce@hotmail.com&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski Toplumsal Kurtuluş dergisinden arkadaşım Alper Yalman’ın yeni çıkan romanı “Maktul ve Maktule” beraberinde, “roman nedir? nasıl yazılır?” tartışmasını getirmiş bulunmaktadır. Yapılan tartışmalara “katkı” sağlamak ümidiyle, roman ve hikayeyi birbiriyle kıyaslayarak notlarımı yazmak istiyorum. Daha önceleri yazmış olduğum bu notlara, yeni notlar ekliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, gerçekten roman nedir? Hikâye nedir? Roman ile hikâye arasındaki fark ne? Bu sorulara yanıt vermek, artık bir zorunluluk olmuştur. Edebiyat dünyasında, biliniyor gibi görünen birçok kavram, aslında bilinmiyor oldukları gerçeğidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen alfabeden başlamak, güzel. Başlıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikâye; ya da “novella” (İtalyanca) ; Türkçe olarak da, “yeni”, “yenilik”, “yeni çıkmış haber” anlamına geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikâyenin tanımı; az insanlardan oluşan, sınırlı bir zamanda geçen, sınırlı bir çevrede cereyan eden, kısa bir kurgusal edebiyat anlatımıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikâyelerin, genellikle, “sürpriz”, ama “mantıksız” bir sonuçları yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikâyelerin konusu, tipik olarak, tekyönlüdür. Kronolojik zaman dilimi, hızlı bir şekilde ilerler ve çok kısadır. Hem kişi sayısı, hem de “çevre”, sınırlıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roman; “lingua romana”dan ( eski Fransızca) gelme ve “halk dili” anlamına geliyor. Genelde, “destan” türlerine girer. Roman sözcüğünü açıklamaya çalıştığımız zaman aklımıza - hikayeye kıyasla - hep büyük bir literatür eseri gelir. Hikayeye kıyasla roman, cereyan ettiği çevreyi derinlemesine, derin kişi tahlilleri, kişilerin yaşamış oldukları çelişkiler ve bu sürecin yarattığı gelişim ve zaman akla gelir. Bu bağlamda roman, okuyucuyla bir nevi “empatik” durumun yaratılmasına vesile olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değişik romanlar vardır, bazıları; tarihsel romanlar, gelişim romanları, gezi romanları, aşk romanları, gençlik romanları, “anahtar romanlar” vardır. Burada bir parentez açıyor, “anahtar roman” olarak adını verdiğim bu roman çeşidi üzerine bir not düşmek istiyorum: Bu roman türünde yer alan “kişiler”, ”gerçek” kişilerden oluşuyor. Ama isimler romanda genellikle başka bir isim altında kendilerini gösterirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu temel açıklamalardan sonra roman şu oluyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roman, geniş hacimli, en azından bir, ama genellikle birden fazla kişiyi ihtiva eden, uzun zaman dilimini içeren, bir uzun kurgusal edebiyat metinidir. Birey gelişimi üzerinedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romandaki kişiler, genellikle aynı ve dar bir çevreden değil, değişik çevredendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roman, temel bir merkez, ama birçok eylem varyantını kapsıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tanımlar ışığında:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir: Hikâye, nicelik olarak, nispeten, kısadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki: Roman, nicelik olarak, nispeten, uzundur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üç: Hikâyede zaman hareketi, genellikle ileriye doğru yol alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dört: Romanda zaman hareketi, ileri, geri ve zaman fırlaması vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beş: Hikâyede kişi sayısı, nispeten, az.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Altı: Romanda kişi sayısı çok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yedi: Hikâyede, yer, çevre, nispeten, az.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sekiz: Romanda yer ve çevre, nispeten, çoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet; roman ve hikâye üzerindeki notlarım, şimdilik bu kadardır. Bu notlarım, roman yazımı ve tahlili konusunda, tüm yazar ve okuyuculara yardımcı olacağını umuyorum.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-8133928954135189970?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/8133928954135189970/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=8133928954135189970' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/8133928954135189970'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/8133928954135189970'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2009/08/roman-ve-hikaye-uzerine-bir-kac-not.html' title='ROMAN VE HİKÂYE ÜZERİNE BİR KAÇ NOT'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SntTnLDAyPI/AAAAAAAAAK4/qMrCvWhmkyc/s72-c/faiz.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-7496632106548013345</id><published>2009-07-28T22:47:00.001+02:00</published><updated>2009-07-28T22:51:24.370+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='dil toplumsal bir fenomendir - faiz cebiroglu'/><title type='text'>DİL TOPLUMSAL BİR FENOMENDİR(*)</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/Sm9kfsoDsSI/AAAAAAAAAKw/n65iFhjOf8Q/s1600-h/anadil_afish_1.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 127px; FLOAT: left; HEIGHT: 178px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5363616176939446562" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/Sm9kfsoDsSI/AAAAAAAAAKw/n65iFhjOf8Q/s320/anadil_afish_1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Faiz Cebiroğlu&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;”Kürtçe konuşmak veya Kürtlerin Kürtçe olarak, kendilerini ifade etmelerini istemek, nasıl suç olabiliyor? Dünya’da bunun benzeri örneği var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakın; Sultan Abdülhamit döneminde bile, bunları talep etmek, istemek, suç değildi. Acaba, şu an Türkiye, Sultan Abdülhamit devrinden daha mı geri bir durumda?..”&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Birinci Bölüm:&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Dil üzerine yazmak, dil kavramı üzerinde yoğunlaşmak, sanıldığı gibi, basit bir olay değildir. Zira dil, toplumsal bir fenomen olarak, bağrında bir çok‚ görünüş taşır, içerir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dil üzerinde araştırma yapan, ‘lingvistik’ dilciler, dil uzmanları; dilin “kullanılabilir/anlaşılabilir” olması için, sürekli araştırma yapıyor; dilin, toplum için, “hangi anlam ve önemi” taşıdığı sorusuna, yanıt bulmaya çalışıyorlar. Dil bilimcileri; resmi ve resmi olmayan diller için, “nasıl bir model” sorusuna, sürekli, kafa yormaktadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne yazık ki, Türkiye’de böylesi çalışmalar, pek iç açıcı değildir. Bunun çeşitli nedenleri vardır. Olmuştur. “Resmi dil, resmi ideoloji” bakış açısıyla, alınan “siyasi tedbirler”, çok dilli/renkli Anadolu halklarını kaynaştırmaya değil, ayrıştırmaya kadar itmiştir. Bir ülkede ayrı ayrı dillerin varlığı ve bu dillerde, kendini ifade etme serbestliği, Türkiye’nin bölünmesi demek olmadığı, bir türlü anlaşılmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu alanda, yanlışlık devam ediyor. Toplumun bazı kesimlerini, “tek kanala, tek resmi kanal”a göre, şartlandırılma kampanyaları, sürüyor. Bir de, bu çıkmaz sokak siyasetine hizmet veren, bir kaç “yazar-çizer”, ön plana da çıkartılmış durumda. Onlar da bundan, rant topluyor.&lt;br /&gt;İnsan hakkı olan, “anadilde eğitim” istendiği zaman, cevap hazır: Sevr’i, Sevr Antlaşmasını, bize dayatıyorlar! Böylece toplumda, “sahte bir Sevr fobi” yaratılmış oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevr’in dille, dillerle bir ilgisi olmadığını, azıcık tarih bilgisine sahip olanlar bilir. Sevr; Türkçe dışında, başka dilde eğitim istendiği için değil; emperyalist ülkelerin, yenilmiş Osmanlı İmparatorluğu’na, benimsettikleri bir antlaşmadır! Sevr, budur. Bu, birinci noktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkincisi şu: “Anadillere göre pasaport verme” önyargısı. Yine Sevr misali, toplum, böylesi bir korkuyla, şartlandırılmak isteniyor; “dillere göre, pasaport, kimlik istenip”, ülke bölünecek! Bugün, Türkiye’de – sağcısından, solcusuna kadar– dilime göre pasaport istiyorum, diyen var mı?&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Amaç, gene insanları korkutmak ve bu sahte korkuyla, “insan hakkı olan anadilde eğitim” talep eden kitlelerin, yolunu tıkamaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün dünyada tek devlet altında, “tek pasaportlu” ayrı dil konuşan ayrı milletler olduğunu herkes biliyor. Bunun bilinmesine karşın, dillere göre pasaport-kimlik korkusunu, bilinçli olarak, sürekli gündeme getirenlerin amaçları bellidir: Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu, paradigma değişimini, engellemek içindir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;DÜNYA DİLLERLE DOLU&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bugün dünya’da, yaklaşık olarak, 170 ülkede 7000’den fazla dilin konuşulduğu tahmin edilmektedir. Düşünün, Nigeria’da (Nijerya), günlük yaşamda, 400’den fazla dil kullanılıyor!&lt;br /&gt;Fransızca, Fransa dışında 49 ülkede, bazen resmi dil, bazen anadili, bazen de ikinci dil olarak kabul edilmiştir. Kanada’nın ikinci resmi dili, Fransızca’dır. Fransızca, Tunus, Cezayir ve Fas’ta basım, yayın ve uluslararası alanda, bir iletişim dili olarak, kullanılmaktadır.&lt;br /&gt;Dilin resmi olup olmaması, o dili kullanan halkların miktarına göre belirlenmiyor. Bugün sayıları 50 bini geçmeyen, ama dilleri resmi olan, ülkeler mevcuttur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Arikapú” vahşi Amazon ormanlarında, Rondóndia’da, konuşulan bir Kızılderili dilidir. Dil, ne yazık ki, bitmek, tükenmek üzere. Şu an, bu dili kullanan, sadece 2 kişi, kalmıştır. Ama dünya diller sıralamasında, Arikapú dili 6800 üncü sırada yerini almaktadır. Zira dil, yazdığım gibi, temel bir insan hakkıdır. Sayı ile nüfus ile ilgisi yoktur. Bulunmuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ÇOK DİLLİK, DEVLETİN PARÇALANMASI DEMEK DEĞİLDİR!&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Çok dillik, devletin parçalanması demek değildir. Bugün hem Avrupa’da, hem de Avrupa dışında birçok ülkede, tek devlet yönetimi altında, “tek pasaportlu“, ama ayrı diller konuşan halklar, milletler vardır. Yine bu ülkelerde, çocuklar, daha küçük yaştan, Belediyelere bağlı okullarda kendi dillerinde eğitim almaktadırlar. Parentez içerisinde şunu yazayım: Avrupa’da ve birçok ülkede, eğitim, Türkiye’de olduğu gibi, devletin kontrolü altında değil, Belediyelere bağlıdır. Türkiye bu alanda da, değişime muhtaçtır! Bu da ayrı bir yazının konusu olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, tek devlet yönetimi altında, ayrı diller konuşan ülkeler çoktur, birkaçını vermek istiyorum:&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1-&lt;/strong&gt; Belçika’nın üç resmi dili bulunmaktadır: Nederland (Flamanca), Fransızca ve Almancadır. Çocuklara, Belediyelere bağlı okullarda, her üç dilde, eğitim verilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2-&lt;/strong&gt; İsviçre’nin üç resmi dili vardır. Almanca, Fransızca ve İtalyancadır. Her kanton da (eyalet), örneğin Wallis kanton’unda, çocuklar, Belediyelere bağlı okullarda, Almanca ve Fransızca eğitim almaktadırlar. Bu kanton da, Neuchätel (Neunburg) üniversitesinin bir araştırması şu sonuçları vermiştir: Erken yaşta, iki dil eğitimi alan çocuklar, yalnız iki dil öğrenmekle kalmıyorlar, aynı zamanda, hızlı dil öğrenme yetenekleri de gelişiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3-&lt;/strong&gt; Finlandiya’nın iki resmi dili vardır: Fince ve İsveççe. İsveçliler, Finlandiya toplumun ancak %6sını oluşturmalarına karşın, dilleri resmi dil olarak kabul edilmiştir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;4-&lt;/strong&gt; Büyük Britanya ya da Birleşik Krallık ( İngiltere, İskoçya, Galler ve İrlanda). Burada resmi dil diye bir şey yok. Her 4 dilde, İngilizce, Skots, Welsh ve İrlandaca dilleri kullanılıyor. Düşünün, dört millet bir devlet içinde ve tek yönetim altındadır!&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;5-&lt;/strong&gt; Danimarka. Sayıları az olan (yaklaşık olarak 50 bin) ve Danimarka’nın Güneyinde yaşayan, Alman azınlığı, Almanca eğitim almaktadırlar. Ayrıca, radyo, tv, gazete… Her şeyleri vardır. Yine Almanya’da yaşayan Danimarka azınlığı, hem Danca, hem de Almanca eğitim almaktadırlar. Yine Danimarka’ya bağlı Faroe adaları: Bu ada da yaklaşık olarak, 46 bin kişi yaşamasına karşın, Faroe dili resmi dildir. Orada hem Faroe dile ile hem de Danca dili ile eğitim verilmektedir. Ayrıca, “Lagtinget” ismiyle parlamentoları var. Dört yılda bir seçim yapılmakta ve onları, Danimarka’da, temsil eden, iki üyeleri bulunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, bu örnekler, Türkiye için, neden geçerli olmasın? Neden bu ülkelerde, bütünlük bozulmuyor da, Türkiye söz konusu olunca, “aman ha, devlet parçalanır” nidaları atılıyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;HİÇ BİR ŞEY, YOKTAN VAR OLMAZ!&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Hiç bir şey, yoktan var olmaz, vardan da yok olmaz! Türkiye’de yıllardır, Kürtçe diye bir dilin olmadığı, Kürtlerin yüzüne baka baka, söylenmiştir. Buna göre, Kürt dilini inkâr etmek için, “kart –kurt” efsaneleri dahi oluşturulmuş; bir düşünün!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, bu inkârcılık, Anadolu halklarına, zarardan başka ne vermiştir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne yazık ki, bu “çıkmaz sokak”, bu inkârcı politika, devem ediyor. Daha yeni, DEHAP İl Yöneticisi, Raşit Yardımcı, iki cümle Kürtçe konuştuğu için, 6 ay hapis cezasına çarptırılmıştır.&lt;br /&gt;Daha dün, Kürtçe eğitim için dilekçe veren öğrencilere, Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesi (dikkatinizi çekeğim, AĞIR CEZA), 2 öğrenciye 6’ar yıl 3 ay; 2 öğrenciye ise, 3’er yıl 9 ay hapis cezası vermiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürtçe konuşmak veya Kürtlerin Kürtçe olarak, kendilerini ifade etmelerini istemek, nasıl suç olabiliyor? Dünya’da bunun benzeri örneği var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakın; Sultan Abdülhamit döneminde bile, bunları talep etmek, istemek, suç değildi. Acaba, şu an, Türkiye, Sultan Abdülhamit devrinden daha mı geri bir durumda?..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, dil, diller bir zenginliktir. Ama soyut olarak, zenginlik demek, hiç bir şey ifade etmiyor. Etmez. Zira dil, “dağbaşında”, insanların “kendi aralarında konuştukları” bir araç değil; toplumsal bir olgu olarak, topyekün bir iletişim aracıdır. Dil, bir sistemdir. Dil, insanın kimliğidir; kim olduğunu anlatır. Dil, insanlarla birlikte var olan ve sürekli gelişen bir iletişim aracıdır. Dil, yalnızca, kenar mahallelerde, varoşlarda, kullanılan bir araç değil; dil, konuşma ve yazma dili yanında, resim, işaret, vücut, müzik, dans gibi dilleri içerir. Dil, toplumsal yaşamın karmaşık ve çok yönlü bir aracıdır. Siyaseti, iktisadi, ideoloji, kültürü ve sanatı içerir. Peki, bunlar yoksa dilin herhangi bir anlamı kalır mı? Bunlar yoksa dil, “DİL” olur mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;DİL TOPLUMSAL BİR FENOMENDİR&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İkinci Bölüm:&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Dil ile beynin iç-içe girdiği açıktır. Bu nedenle, pratikte kullanılmayan dil, ne yazık ki, dil olmuyor. Olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dil, insanlar içindir. Dilini kullanmayan insan, insan olur mu? Taş’ın dili yok. Taş’tır. İnsan, taş değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan, düşünen bir varlıktır. İnsan, düşünerek gelişti. İnsan oldu. Sosyalleşti. Dil, sosyal bir olgu olarak, beyin ile iç-içe kenetlendi; insanoğlu, yazılı, sözlü ve diğer vücut dillerini kullanarak, insan oldu. Bu yolla gelişti. Gelişerek, değişti. Değiştirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan oldu, ama insan, “insan“ olmaya başladığı zaman, yasaklar da başladı. “Düşünce suçu” ortaya çıktı. Bu yetmemiş olacak ki, insanı insan yapan, dil, diller yasaklandı. Yasaklanmaya çalışıldı. Dil katliamı başladı. Bazılarının dilleri kesildi. Şili’li özgürlük şarkıcısı Viktor Jara’nın dili kesildi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tesadüfi değil bunlar. Zira dil, bazı Ebu-cahillerin sandığı gibi, yalnızca, “insanların kendi aralarında konuşmalarının” bir aracı değildir. Bir önceki yazımda, dil, sosyal bir olgu olarak, siyaseti, iktisadi, ideoloji, kültürü ve sanatı içerir, demiştim. Dil, budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadilleriyle, konuşma, yazma ve bir bütün olarak dillerini kullanma serbestliğinden mahrum olan insanları sürekli düşünmüşümdür. Bu insanların, nasıl bir ruh haleti içinde olduklarını, tahmin edebiliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Danimarka’da pedagog olarak, kendi anadilim dışında, danca diliyle görevimi yapıyorum. Çalıştığım yerde, Türk, Kürt, Arap, Somali, Tamil… çocuklar da var. Onlarla, ikinci dilleriyle, dancayla, konuşuyorum. İçlerinden bazılarının kendi anadillerini bilmediklerini duyduğum zaman, içim yanmıştır. Bir insanın, örneğin, bir Türkün veya Kürdün, kendi anadillerini öğrenmemeleri acıdır. Bu, beni hep düşündürmüştür. Bu duygumu, çocukların velileriyle görüşürken, bıkmadan, usanmadan dile getiriyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asimilasyonu önlemeye çalışıyorum. Tekliği değil, dil çoğulculuğunu savunuyorum. Çocuklar, ikinci dil öğrensin, ama önce kendi anadilini, duygu dilini öğrensin, diyorum. Benim kavgam budur. Haksız ve yanlışa her alanda karşı çıkıyorum. Düzeltmek için uğraş veriyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki bu bağlamda; Kürtçe, Arapça, Boşnakça, Çerkezce, Lazca, Zazaca… hem sözlü, hem de yazılı olarak, kullanılmadıkları sürece, toplum adına, kültür adına ne işe yarayacaklar? Hiç! Zira dil, daha önceleri yazdığım gibi, insanın kimliğidir. Kimlik, kim olduğunu, kime ait olduğunu anlatır. Dil, kültürün bir aracıdır. Bunlardan yoksun insan beyninin “beyin” olamayacağı açıktır. Anadillerini kaybetmiş insanların, hem kimliklerini, hem de kültürlerini yitirecekleri, tartışma götürmezdir. Bu açıdan da sorun, hem pedagojik, hem de psikolojiktir. Zaten, bu yüzden dil katliamlarına karşı çıkıyoruz. Herkes kendi anadilinde eğitim alma hakkına sahiptir, diyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakın ne acı: 18 Mart 2005’te TRT INT için hazırlanan “Bergüzar” adlı müzik programına çağrılan Laz müzisyen Topaloğlu, Lazca şarkılarını tulum eşliğinde seslendirmek isterken engellenmiştir. Program çekimine başlandığı sırada kurum yetkililerinden gelen “emirle” mevzuat gereği Lazca şarkı söylemeyeceği belirtilmiştir… Topaloğlu: “Mağdurum. Yargıya başvurmayı düşünüyorum.” (BIA Haber Merkezi. 29.06.2005). Diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, bundan daha büyük utanç verici bir durum olur mu? Lazca şarkı, türkü söylemenin engellenmesi, acaba hangi gerekçe ve mantığa dayanmaktadır?&lt;br /&gt;Kansere yenik düşen ve aramızdan erken ayrılan, çok rahmetli, değerli sanatçı, Karadeniz’in sesi, Kazım Koyuncu: “Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük…” sözleri çok anlamlıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, biz eğitimciler, sanatçılar ve toplumun diğer duyarlı insanları olmazsa ne olur? Totaliter rejimlerde olduğu gibi, “tek dil, tek resmi ideoloji” adı altında, insan ve insanın iletişim aracı olan dil katliamlarına başlanır. İşte itirazımız budur. Bunu kabul etmiyoruz. Etmeyeceğiz! Yalnız değiliz. Bu alanda uğraş veren değerli aydınlar da çıkmaktadır. Daha önceleri bana gönderilen, “Lazca – Türkçe” ve “Lazca grameri” kitabı, gelecek için büyük bir girişimdir. Bu çalışmalarından dolayı Sayın İsmail Avcı Bucaklişi’yi kutlarım. Lazuri grameri, gerçekten çok iyi hazırlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine araştırmacı yazar Sayın Selma Koçiva, Laz dilinin yaşatılması için, uğraştığını biliyoruz. Zira böylesi çalışmalar yapılmasa, bu güzelim dillerde yok olup gideceklerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sayın İsmail Avcı Bucaklişi: “Dostlar, şaka değil bu, Lazca gerçekten yok oluyor. Ya, anadilimize sahip çıkacağız ve onu geleceğe hep birlikte taşıyacağız, ya da o, gerçekten yok olup gidecek. Zaten günümüze kadar uygulana gelen asimilasyon politikalarının amacı bu değil miydi?”&lt;br /&gt;Önceki yazılarımda belirtmiştim. Tekrarlamakta yarar var: Yıllardır sürdürülen “resmi dil, resmi ideoloji” nin bir diğer amacı da, Türkçe dışındaki diğer dilleri yok etmek, asimile etmek içindir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bitiriyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dil, anadil bir insan hakkıdır. Anadilini öğrenmeyen insan, kendini de hiç öğrenemez. Anadilini tam olarak öğrenemeyen insan, ikinci ve diğer dilleri de öğrenemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadili, duyguların dili oluyor. Dil, insanların topyekûn iletişim imkânlarını içerir. Bu iletişim içinde: işaret dili, vücut dili, resim dili, müzik ve dans dili gibi dilleri kapsar. Hem anadilini, hem de diğer dilleri öğrenmek zenginliktir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diller toplumsal bir olgu olarak, zenginliktir! Diller, zenginliktir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(*)&lt;/strong&gt; Faiz Cebiroğlu: Pedagoji Yazıları(1), Eylemsel Yetke, Alter Yayıncılık /Ankara, Eylül 2007, Sayfa, 87- 96.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-7496632106548013345?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/7496632106548013345/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=7496632106548013345' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/7496632106548013345'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/7496632106548013345'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2009/07/dil-toplumsal-bir-fenomendir.html' title='DİL TOPLUMSAL BİR FENOMENDİR(*)'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/Sm9kfsoDsSI/AAAAAAAAAKw/n65iFhjOf8Q/s72-c/anadil_afish_1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-2764889595177734016</id><published>2009-06-26T08:02:00.002+02:00</published><updated>2009-06-26T08:06:49.520+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='aforizmadir - faiz cebiroglu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yazmak mi'/><title type='text'>Yazmak mı, Aforizmadır!</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SkRk_hn74KI/AAAAAAAAAKo/8oVCxe9TjrA/s1600-h/aforisme1.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 206px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5351513299743400098" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SkRk_hn74KI/AAAAAAAAAKo/8oVCxe9TjrA/s320/aforisme1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Faiz Cebiroğlu&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen soruyorlar: &lt;strong&gt;”Sürekli yazıyor musun? Nasıl yazıyorsun?..”&lt;/strong&gt; diye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet yazıyorum; sık sık yazıyorum. Ama yazdığım metnin önceden nasıl sonuçlanacağını, gerçekten, ben de bilmiyorum. Ama sürekli yazıyorum; düşüncelerimi yazıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazarken kullandığım &lt;strong&gt;”teknik”&lt;/strong&gt; ve &lt;strong&gt;”tarz”&lt;/strong&gt; yok mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette vardır. Şudur: Fikirlerimi &lt;strong&gt;”aforizma”&lt;/strong&gt; olarak yazıyorum. Zira yazmak, bana göre, aforizmadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiir mi, aforizmadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Politika mı, şiirdir. Aforizmadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşam mı, felsefedir. Aforizmadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazmak mı, aforizmadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aforizma mı, düşüncelerin güçlü bir anlatımla, öz sözlerle / sözün sözleriyle vermek oluyor. Yaşamın siyaseti ve şiiri oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aforizma, içsel bir fotoğrafın çekimi oluyor; çekilen fotoğrafın kısa ve özlü sözlerle, çarpıcı ve şaşırtıcı bir şekilde anlatımı oluyor. Örnek mi, not defterimde var:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Danimarka’da, Nisan ayında, ünlü komponist, Carl Nielsen’in eserlerinden oluşan bir konsere çağrıldım. Komponize edilen eserler, orkestrayla birlikte, mükemmel bir şekilde bizlere iletiliyor… İnsan, ”müziği” unutup, ”kendisi müzik” oluyor…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;”Konser arası mola var… kahve içiliyor… herkes kahve içerken, ben ”müzik” içiyorum…”&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Yazmak mı, aforizmadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aforizma mı, sözün sözüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözün sözü mü, şiirdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevdamız ve kavgamız damıtılıyor, şiir oluyor. Şiirdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazmak mı, yaşamaktır. Yaşamak mı, aforizmadır. Aforizma, “eşitlik, ortaklık ve özgürlük” kavgamızın özlü sözü oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazmak mı, canlı kalmaktır. Canlılık, güçlü anlatımlarda anlam buluyor. Güçlü anlatım, yaşam felsefemizdir...Yaşam felsefemiz, en güçlü bir şekilde, aforizmalarda anlam kazanıyor:Şiir oluyor...öykü oluyor....roman oluyor.... resim / fotoğraf oluyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sürekli mi yazıyorum, evet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl mı yazıyorum, aforizmadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aforizma mı, yaşamın imbiğinden süzülen şiirdir!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-------------&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;* Tüm öğrenci, öğretmen arkadaşlarıma ve sitenin okuyucularına iyi bir yaz tatili diliyorum.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-2764889595177734016?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/2764889595177734016/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=2764889595177734016' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/2764889595177734016'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/2764889595177734016'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2009/06/yazmak-m-aforizmadr.html' title='Yazmak mı, Aforizmadır!'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SkRk_hn74KI/AAAAAAAAAKo/8oVCxe9TjrA/s72-c/aforisme1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-1618022481670322432</id><published>2009-06-16T19:24:00.001+02:00</published><updated>2009-06-16T19:26:49.838+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='cocuk kulturu - faiz cebiroglu'/><title type='text'>ÇOCUK KÜLTÜRÜ</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SjfVxgIPSNI/AAAAAAAAAKg/oizSf0PUjpo/s1600-h/cocukkulturu.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 214px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5347978128940550354" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SjfVxgIPSNI/AAAAAAAAAKg/oizSf0PUjpo/s320/cocukkulturu.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Faiz Cebiroğlu&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Türkiye’de kültürü tam anlatamamışız. Çocuk kültürünü ise hiç tanımlayamamışız. Bu yazım çocuk kültürü üzerinedir.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çocuk kültürü&lt;/strong&gt;, genelde, çocukların merak, hayal gücü (fantasi) gibi yönlerini teşvik eden, dürten, “oyun” ve “yaratım” gibi aktivitelerdir. Bu bağlamda, çocuk kültürü; çocuklar için, çocuklarla birlikte veya çocukların “kendi kendilerine” yarattıkları bir kültürdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tanımı açarsak;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bir:&lt;/strong&gt; Çocuklar için yaratılan kültür: Bu, yetişkinlerin çocuklar için ürettikleri çocuk edebiyatı, tiyatro, müzik, film, çocuk televizyonu, video, bilgisayar oyunları ve değişik oyuncaklardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İki:&lt;/strong&gt; Çocuklarla birlikte yaratılan kültür ise; çocukların yetişkinlerle birlikte yer aldıkları ve üretil&amp;shy;mesine katkıda bulundukları aktivitelerdir. Bunlar, kısa&amp;shy;ca, oyun, film, bilgisayar, spor, müzik okulları; yazı ve medya gibi atölyelerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Üç:&lt;/strong&gt; Çocukların kendi kültürü: Bu, dışardan herhangi bir yetişkinin yardımı olmaksızın, çocukların kendi kendilerine yarattıkları kültürdür. Bu kültür, ço&amp;shy;cukların gelişim aşamasında, çok önemli bir yere sahiptir. Buna, çocukların, “oyun kültürü” deniyor. Bunun içine; değişik ifade tarzları ve anlatım çeşidi giriyor: çocukların yarattıkları oyunlar, anlatım, şarkı, ritim, nükteler, yazım, video, bilgisayar gibi aktivitelerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu üçüncü şık üzerinde, yani, çocukların kendi kendilerine yarattıkları kültür üzerinde, önemle durmak gerekiyor. Zira çocukların kendi kendilerine yarattıkları kültür, dinamik bir kültürdür. Bu, yaşayan, kuşaktan kuşağa ve yeni çocuklara aktarılan bir kültürdür. Mekanik değildir, dinamiktir. Değişkendir, ama soru işareti ve derslerle dolu bir kültürdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukların kendi kültürü; çocukların kendi hayal güçleriyle, hiç bir yetişkinin yardımı olmaksızın, kendi kendilerine yarattıkları, aktivitelerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk kültürü; yalnızca dışarıdan, yetişkinlerin, çocuklara sundukları kültür, değildir. Bunu, kabul etmemek gerekiyor. Çocuk kültürü, bunun ötesinde, hem çocuklarla, hem de çocukların, kendi hayal güçlerini kullanarak, kendi kendilerine yarattıkları bir oyun kültürüdür. Buna destek olmak ve bunun olanaklarını yaratmak, biz, yetişkinlere düşmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz eğitimciler, çocuklara, kendi anlatım ve ifade tarzlarını, kısacası, kendi kültürlerini yaratmalarında, öncü olmalı ve onlara bu imkânları sağlamalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk kültürü, oyun kültürüdür. Oyun kültürü, hem bugünün, hem de, geleceğin değerleridir; başarı ve kazanımlarıdır. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-1618022481670322432?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/1618022481670322432/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=1618022481670322432' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/1618022481670322432'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/1618022481670322432'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2009/06/cocuk-kulturu.html' title='ÇOCUK KÜLTÜRÜ'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SjfVxgIPSNI/AAAAAAAAAKg/oizSf0PUjpo/s72-c/cocukkulturu.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-7180936026351660368</id><published>2009-05-14T21:32:00.001+02:00</published><updated>2009-05-14T21:46:32.704+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='dilsel komünikasyon - faiz cebiroglu'/><title type='text'>DİLSEL KOMÜNİKASYON ÜZERİNE NOT</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/Sgx1BMsTBcI/AAAAAAAAAKY/bl-r3Pofiz0/s1600-h/dilsel+kom%C3%BCnikasyon.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 156px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5335768321974535618" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/Sgx1BMsTBcI/AAAAAAAAAKY/bl-r3Pofiz0/s320/dilsel+kom%C3%BCnikasyon.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Faiz Cebiroğlu&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dilsel komünikasyon başlıklı bu notum, daha önceleri, dil üzerine yazmış olduğum yazıların devamı niteliğindedir. Bu notumda da çocuğun dilsel gelişimi; çocuğun komünikasyon ve konuşma yeteneği üzerinde, kısaca da olsa, düşüncelerimi sürdürmek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Soru şu: Çocuğun dilsel komünikasyon gelişiminden neyi anlıyoruz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanıtım basittir ve açıktır: Dilsel gelişim, çocuğun anadili, dilin ses-ilişkisi, kelime hazinesi ve gramatiğidir. Dilsel gelişim budur. Kısaca budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklar, konuşma dillerinden çok önce, komünikasyona girerler. Yaklaşık olarak, ilk 2 yılın iletişim dili, vücut dili oluyor: vücut ve baş- hareketleri, göz kontağı, tebessüm v.s… Buna “dilsel bağlantı” devresi demek de mümkün. Bu “dilsel bağlantı” devresine, zamanla, konuşma sesleri: sesli / dilsel ifadeler ekleniyor: vücut dili, konuşma diliyle bütünleşiyor. Böylece dil, bütün yönleriyle gelişme aşamasına varıyor. Bu aşamanın da yönleri vardır. Bunlar kısaca şudur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bir:&lt;/strong&gt; Dilin anlamı: Elde edilen izlenim, bilgi, fikir ve düşünceler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İkincisi:&lt;/strong&gt; Kendini ifade edebilme: yani; dili kullanma, kendini ifade etme. Kısacası, kavram, idrak, bilme ve tabir caiz ise, ”yargılama” yeteneği,.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devam ediyorum. Ama devam etmeden önce bir parentez açıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dilsel komünikasyon üzerine ileri sürdüğüm bu kısaca tezler, Türkiye’de, resmi dil Türkçe dışında, ikinci bir dil öğrenmek isteyen tüm çocuklar için de geçerli oluyor… Parentezi kapatmadan, önce, parentez içerisinde bir yeni parentez açıyorum: Resmi dil ile ikidilliliği birbirine karıştırmamak gerek. Bunu bir başka yazımda ele almak istiyorum. Şimdilik şunları söyleyebilirim: Bir ülkede, birden fazla resmi dil olabilir. Örnek olsun, Belçika’nın üç resmidili bulunmaktadır. Kezâ, İsviçre’nin üç, Finlandiya’nın iki resmidili vardır. Bu örnekler, Türkiye için de geçerlidir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Parentezi kapatıyor ve devam ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dilsel komünikasyondan anladığım kısaca budur. Dil üzerine yazarken, belki dikkatinizi çekmiş, dilin, pedagojik, sosyal, psikolojik ve ülkelerin uluslaşma aşamalarına göre, dilin “resmi/gayri resmi” statüsü üzerinde duruyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda, &lt;strong&gt;dilsel komünikasyonun pedagojik yönü&lt;/strong&gt;nü ele alırsam, kısaca şu özelliklere dikkat çekilebilir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bir:&lt;/strong&gt; Çocukların “konuşma” ve “görüşme” yetenekleri yükseltilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İki:&lt;/strong&gt; Çocukların konuşma ve görüşme yeteneği doğuştan başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Üç:&lt;/strong&gt; Pedagogla–çocuk; eğitim (mesleki) olarak eşit değiller ama her ikiside aynı değerde ve birbirlerini “tamamlayıcıdırlar.” Burada gelişim karşılıklıdır, böyledir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katılımcı, aktif yığın demokrasilerde, pedagojik olarak, çocuklara sürülen “dilsel komünikasyon şartları” kısaca, bunlardır. Bu şartlara, “gelişim şartları” demek de mümkün. Zaten dilsel komünikasyonun ana hedefi de budur; bu oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amacımız; çocuğun gelişim aşamasına paralel olarak dilsel komünikasyonu en üst aşamaya yükseltmektir. Zira, dilsel komünikasyonun, birlikte yapmanın ve geleceği kurmanın da aracı oluyor. Unutulmamalıdır.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-7180936026351660368?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/7180936026351660368/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=7180936026351660368' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/7180936026351660368'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/7180936026351660368'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2009/05/dilsel-komunikasyon-uzerine-not.html' title='DİLSEL KOMÜNİKASYON ÜZERİNE NOT'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/Sgx1BMsTBcI/AAAAAAAAAKY/bl-r3Pofiz0/s72-c/dilsel+kom%C3%BCnikasyon.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-3033243605855111303</id><published>2009-05-03T10:24:00.005+02:00</published><updated>2010-02-21T11:13:31.435+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='tekelci asamada aski tanimlamak - faiz cebiroglu'/><title type='text'>Tekelci Aşamada Aşkı Tanımlamak - 1 -</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/Sf1WRDJPRGI/AAAAAAAAAKQ/b-oPmk1YFk8/s1600-h/ask,ozgurluk+ve+kavga.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 254px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5331512384778355810" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/Sf1WRDJPRGI/AAAAAAAAAKQ/b-oPmk1YFk8/s320/ask,ozgurluk+ve+kavga.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;&lt;strong&gt;Faiz Cebiroğlu&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Aşk üzerine yazmak, aşkı tanımlamak o kadar kolay değil. Hele hele yaşadığımız dünya tekeller dünyası ise bu hiç de kolay değildir. Kolay değildir, zira tekelcilik ”birliktelik”, birlikte yaşamak duygusunun reddi oluyor. Tekelcilik, aşk ve sevgi duygusunun reddi oluyor. Açıktır, aşk, sevgi ve birliktelik değerlerinin yok edildiği bir aşamada büyük aşklar yaşamak ve beklemek pek gerçekçilik olmuyor. Böylesi bir aşamada aşkı tanımlamak ve aşk üzerine yazmak da pek kolay olmuyor… Ama denemekte yarar var. Önce bir giriş:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiirlerimize bakıyoruz; büyük bir bölümü aşkla ilgilidir. Şarkılarımıza, türkülerimize bakıyoruz; yine büyük bir bölümü aşkla ilgilidir. Keza, yüzlerce kitap, roman, hikaye; onlarca opera... hepsi aşkla ilgilidir. Ama ne ilginç, bu böyle olmasına rağmen, aşk, psikoloji branşında, psikoloji mesleğinde, ele alınıp incelenen bir konu, hiç olmamıştır. Ferud’un sevgi üzerine söylediği bir kaç cümle dışında, aşk, ayrı bir branş olarak, psikoloji mesleğinde yer almamıştır. Aşk, genellikle sanatçıların, imtiyazlı, ayrıcalıklı konusu olmuş: onların tasvir ve anlatımlarıyla yaşamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu girişten sonra, soru şu: Aşk nedir? Aşk, bana göre, iki insanın birbirine karşı duyduğu büyük bir tutku ve bu tutku sonucuyla da, iki insanın birbirini fethetmesi oluyor. Aşk, önce sevgiyle başlıyor, daha sonra seksüel çekim; ve bunun sonucunda oluşan, birliktelik, birlikte yaşam / aile yapılanması. Böylesi birliktelilerden doğan çocuklara da “aşkın meyveleri” olarak adlandırılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşk, sevilen insana duyulan derin ve güçlü bir duygudur. Duygu, duygular - iyi ya da kötü – içte hissetmek demektir. Duygular, yaşanan aşk sürecine gösterilen ruhsal tepki, tepkiler oluyor. Aşk bu süreçte derin ve güvenlikli bir duygu çerçevesini oluşturuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizler insan olarak sevmeğe ve sevilmeğe ihtiyacımız vardır; herkesin aşka ihtiyacı vardır. Tarihte yaşanan “Büyük Aşklar” vardır. Efsaneleşen büyük aşklar da vardır. Romeo ve Julie gibi, birbirleri için, ölümü bile gözönüne alacak kadar kuvvetli olan, aşklar da vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşk, önce sevgiyle başlıyor. Sevgi, her zaman aşkın bir bölümünü oluşturuyor. İki insanın birbirini görmesi / keşfetmesi, artık, sevgilinin yakınında olmaya yetmiyor. Gelişen süreç, sevgilinin yakınında değil, ”yanında” , ”içinde” olmayı doğuruyor. ”Seni seviyorum!”; böylesi bir sürecin hem sihirli, hem de sembolik kelimeleri oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rus şairi Turgenyev; ”ilk aşk, tıpkı ihtilâl gibidir!” sözleri, aşka bakışın en güzel sözlerini oluşturuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir insanın bir başka insanı sevmesi ve bunun karşılıklı olması, çoğu zaman, sevgiyi de kutsallaştırıyor. En azından, karşılıklı sevenler, bunu böyle hissediyor. ”Bu sevgimiz, hiç sönmesin!” ya da ”Bizi ancak ölüm ayırır!” gibi sözler, böylesi bir sevgi sürecinin sonucu oluyor. Bu kuvvetli tutku ve birlikteliklere, aşkın sahnesi demek te mümkün. Bu sahnede yer alan oyuncuların duygusal kaliteleri çok açıktır: Sevgi, tutku, erotik çekim ve karşılıklı güven…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşk, sevgiyle başlıyor. Sevgi, karşılıklıdır. Karşılıksız sevgi, sevgi olmuyor; boştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgiyle başlayan aşk, karşılıklı seven iki insanın birbirini fethetmesiyle sonuçlanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşk da bu oluyor; aşk, iki insanın birbirini fethetmesi oluyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylesi bir ortamı yaratmak ve güzel aşklar yaşamak için, tekellerin reddi bir düzen gerektiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekelci aşamada sevgi , tekellere karşı mücadele demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekelci aşamada aşk, tekellere karşı mücadele demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekelci aşamada aşk, bizleri tarihten silmek isteyenlere karşı mücadele demektir!..&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-3033243605855111303?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/3033243605855111303/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=3033243605855111303' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/3033243605855111303'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/3033243605855111303'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2009/05/tekelci-asamada-ask-tanmlamak-1.html' title='Tekelci Aşamada Aşkı Tanımlamak - 1 -'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/Sf1WRDJPRGI/AAAAAAAAAKQ/b-oPmk1YFk8/s72-c/ask,ozgurluk+ve+kavga.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-5669585505613757576</id><published>2009-04-12T05:01:00.002+02:00</published><updated>2009-04-12T05:05:24.407+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hikaye ve anlati - faiz cebiroglu'/><title type='text'>Hikaye…Anlatı…</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SeFaVFLa_DI/AAAAAAAAAKI/tCPDqv4Rjec/s1600-h/Fener_adam.gif"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5323635552742472754" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 136px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SeFaVFLa_DI/AAAAAAAAAKI/tCPDqv4Rjec/s200/Fener_adam.gif" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Faiz Cebiroğlu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazılarımda sürekli narrativ, anlatı, yaşam hikayelerinden söz ediyorum. Bu konu üzerinde duruyorum. Okulda öğrencilere yaşam hikayelerinin anlam ve önemini vurguluyorum. Önemlidir; hayatımızın canlı sürecini tasvir eden; dünümüzü bugüne, bugünümüzü yarına bağlayacak olan böylesi sözlü / yazılı tasvirsel anlatımlar önemlidir. Bu, yaşam sürecimizin kimliğidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanların sürüleştiği bir dünyada yaşıyoruz. Böylesi bir dönemde yaşam tarihimize sahip çıkmak ve çocuklarımızı bununla beslemek önemlidir. Böylesi bir dönemde, hikaye, anlatı…aynı anlama gelmek üzere, yaşam tarihimize ve genelde ”tarih çarpıtıcılarına” karşı da durmanın bir aracı oluyor. Bu, sık sık karşılaştığımız ”tarih çarpıtıcılarına” karşı ahlaklı olmanın ve dik durmanın da göstergesi ve belgesi oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendimizi ve çevremizi anlamak için bu önemlidir. Dünyamızı ve ”kim olduğumuzu” bilmek için bu zorunludur. Kendimizi ifade etmek, açıklamak; içinde bulunduğumuz bu yaşam evresine ”nasıl” geldiğimizi bilmek için, yaşamsal deneyimlerin yazılı ya da sözlü anlatımlarından yararlanıyoruz. İnsanlar geçmişlerini, tarihlerini kavraması; kuşaktan kuşağa ”nasıl bir yaşam mücadelesi” verdiklerini öğrenmesi gerekiyor. İşte, hikaye, anlatılar bunun aracı oluyor. Bu araçta dünün yaşamsal deneyimleri vardır. Bu araçta insanın tarihsel olarak yapılanması, biçimlenmesi vardır. Bu araçta insanın ”insan” olması vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben kimim? Nereden gelmişim ve nereye gidiyorum. Yaşam hikayeleri bu sorulara da yanıttır. Bunları bilmek ve anlamak, kendini, tarihini ve kimliğini bilmek, tanımak ve anlamak demek oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunları söylemek, yazmak ve başkalarına iletmekle yükümlüyüz. Bunları bugünün çocuklarına ama geleceğin büyükleri olacak çocuklarımıza anlatmakla yükümlüyüz! Anlatıyoruz. Anlatacağız. Yaşamsal sürecimize, kimliğimize sahip çıkmanın ”yol” ve ”metodlarını” ifade ediyoruz; başkalarıyla birlikte paylaşıyoruz. Önemlidir, şu açıdan: bugünü bilmek için dünü bilmek gerekiyor; geleceği kurmak için bugünü anlamak gerekiyor. Bu, bileşkedir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bileşkedir… Hikaye, anlatı… bileşkedir. Dünün bugüne, bugünün de yarına bağlanmasının bileşkesidir. Burada formül açıktır: Anlatı, anlatının verdiği mesaj, mesajı alan bizler ve bunun yarattığı etki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikaye, anlatı… yaşamsal sürecimizin tasviri oluyor. Tasvir, anlatılanın bütünsel halkasıdır: giriş, anlatım süreci ve sonuç: iç-içedir; bileşkedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlatılar, toplumsal yaşamın tüm yönlerinde vardır; siyaset, ekonomi, ideoloji, sanat, felsefe…tüm alanlarda tarihsel sürecimizi anlamaya ve kavramaya yardımcı oluyorlar; bunun ipuçlarını veriyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl bir dünyada yaşıyoruz? Yaşadığımız dünyanın evrim tarihi nasıl oldu? Tüm bu soruların yanıtını hikayelerde, anlatılarda bulmak mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikaye…anlatı, kendimizi ve yaşadığımız dünyayı daha iyi, daha güzel ve daha temiz anlamak içindir. Bu, ilerde, bireysel ve toplumsal gelişmenin daha da boyatacağı güzel bir dünya kurulmasının tohumu demek oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikaye ve anlatı, aynı zamanda resimdir. Dünyanın ve içinde yaşayan insanların resmi. Bu resimde, kimlik, tutum, değerlerimiz ve duygularımız vardır. Bu resim, doğru ile yanlışı görmenin ve güzel bir gelecek kurmanın da aynasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikaye ve anlatılarda değerlerimiz vardır; insanların dünden bugüne ama büyük mücadeleler sonucunda elde etmiş olduğu değerler: demokrasi, sosyalizm, eşitlik, özgürlük, ortaklık, birliktelik, açıklık, doğruluk, bilim, merak, özdeğer, özgüven, empati, inanç, hoşgörü, aşk, estetik, sorumluluk, dayanışma, direniş, öfke, umut gibi değerler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu süreçte insan, kimlik ve anlatım olarak sorgulanıyor; değerler ”eyleme” geçiyor. Tarihsel olarak yaratılan değerlere yeni değerler ekleniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz kimiz? Hikaye ve anlatımlarda yanıt buluyor ve insan kimliği bu süreçte sorgulanıyor. Bu şu demektir: Anlatı ve hikayeler, kimlik oluyor; insan kimliği. Kimlik, kendini ve tarihini anlamak demektir… Bu süreçtir ; gelişim süreci. Bu sürecin noktaları vardır. Şudur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir: Yaşam hikayeleri ve kimlik iç-içedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki: Kimlik, kendini , tarihini anlamak ve sorgulamak demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üç: Yaşam hikayeleri, anlatımlar köprüdür; dünden bugüne, bugünden de yarınlara doğru uzanan ve uzanacak olan bir koprüdür. Önemlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikaye ve anlatımlar önemlidir; anlam yaratıyorlar; yaşamsal sürecimizin anlam ve öneminin aracı oluyorlar. Anlatım, duygularımızın kimliğini yaratıyor, geliştiriyor. Kimlik, sosyal, kültürel birliktelikte ”dün, bugün ve yarın” bileşkesinde anlam ve önem kazanıyor. Kimlik, böylesi bir süreçte ”kimlik” oluyor, gelişiyor. İnsan böylesi bir süreçte insan oluyor, gelişiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Narrativ, anlatı, hikayeler aynı zamanda kendimizi bilmenin, tanımanın ve anlamanın da aracıdır. Bu araç, çevremizi ve dünyamızı ”şekillendirme” ve ” değiştirmenin” aracı ve kavgası oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylesi bir kavganın içerisindeyiz. Bunu yapıyoruz. Sözlü / yazılı, vûcutsal… her dil çeşidinden yararlanıp, yaşamsal hikayelerimizin hem toplumsal, hem de bireysel olarak taşıdıkları temel anlam ve önemi ifade ediyoruz. Bu anlamlı ve önemli bir kavgadır. Bu tarihine ve kimliğine sahip çıkmanın kavgasıdır!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşam mücadeledir. Mücadele durmaz. Toplum durmaz. Hikayeler durmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikaye ve anlatılar durmaz. Durmuyor. Kavganın önemli bir çeşidi olan yaşam hikayelerimize sahip çıkıyor; tarih çarpıtıcılarına karşı, hikaye ve anlatımlarımızla biz de varız diyoruz. Herşey güzel bir dünya içindir. Herşey insan içindir!.. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-5669585505613757576?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/5669585505613757576/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=5669585505613757576' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/5669585505613757576'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/5669585505613757576'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2009/04/hikayeanlat.html' title='Hikaye…Anlatı…'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SeFaVFLa_DI/AAAAAAAAAKI/tCPDqv4Rjec/s72-c/Fener_adam.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-1341853970398777920</id><published>2009-04-02T05:19:00.001+02:00</published><updated>2009-04-02T05:23:34.445+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kitap ve kitap okuma üzerine - faiz cebiroglu'/><title type='text'>KİTAP VE KİTAP OKUMA ÜZERİNE BİR BAKIŞ</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SdQvpX0BahI/AAAAAAAAAKA/r2LbfvtrqGU/s1600-h/faiz.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5319929447644752402" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 154px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SdQvpX0BahI/AAAAAAAAAKA/r2LbfvtrqGU/s200/faiz.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Faiz Cebiroğlu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İnsanoğlu, yazı dilinden önce, uzun yıllar sözü kullandı. Daha sonra, ses, sesler, belirli bir kalıba sokuldu. Sistemleşti. Yazı dili ortaya çıktı. Düşüncelerimiz, sorunlarımız, isteklerimiz, duygularımız; kısacası, sevdamız ve kavgamız, kâğıda, kâğıtlara döküldü: Kitaplaştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Çeşit çeşit kitaplar yazıldı. Doğa/doğaüstü ve toplumsal yaşamın her yönüne hitap eden kitaplar ortaya çıktı. İnsan toplumunun evrim tarihine denk düşen kitaplar üretildi. Yazı, beyinle bütünleşti. Kâgıtlara işlendi. Kitaplaştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, bu kitapları nasıl okumalız? Yazılanları daha iyi anlamak için dikkat etmemiz gereken, belirli ölçütler var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitapları tahlil ederek mi, okumalıyız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başkalarını bilmem, ama kitapları bir tahlilci gözüyle okumanın, yazılanları anlamak açısından son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Bu,&lt;strong&gt; bir.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2.&lt;/strong&gt; Tahlil, okuma yeteneğimizi son derece geliştirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3.&lt;/strong&gt; Tahlil, aklımızı çalıştırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;4.&lt;/strong&gt; Tahlil, kitaba verilen okuma değerini artırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;5.&lt;/strong&gt; Tahlil ederek okumak, bizleri düşünce tembeli olmaktan da çıkarır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu temel noktalar ışığında, benim, kitap okurken kullandığım, fokus noktalar var:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1- NASIL BIR YAZAR SORUSU?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;- Kitabın yazarıyla ilgili bir önbilgi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2- NASIL BİR METİN?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;- Tanıtım, sunuş, giriş, içkompozisyon!&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;3- KİTAPTA NE ANLATILIYOR?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;- Kişiler, konu, anlatım ilişkisi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;4- NASIL ANLATILIYOR?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;- Yazarın anlatım tekniği ve kullandığı dilin etkisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;5- KİŞİSEL DEĞERLENDİRMEM.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;- Kitapla ilgili kişisel yorumum ve kitabın bana verdiği, yaşattığı heyecan!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;6- PERSPEKTIF.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;- Metinle ilgili görüş açım: metinle – gerçek arasındaki bağıntı&lt;br /&gt;- Metinle – metin arasındaki ilişki.&lt;br /&gt;Bu okuma cetvelimden, örnek olarak, ücüncü noktadaki, “Kitapta ne anlatılıyor?” sorusu altındaki “kişiler” üzerinde ne düşündüğümü kısaca belirteyim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani kişiler, kitapta nasıl tasvir ediliyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1) Fiziksel durumları:&lt;/strong&gt; cinsiyet (kadın, erkek), yaş grupları v.s.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2) Ruhsal durum:&lt;/strong&gt; kişinin kendine “özgüveni” ve “özdeğeri”; duygusal durum; kişisel karekter: sabırlı / sabırsız; aktif / pasif…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3) Sosyal durum:&lt;/strong&gt; İlişki ağı; aile, arkadaş, tanıdık, yaptığı iş, diğer ilgi alanları v.s.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;4) Kültürel durum:&lt;/strong&gt; Kişinin sahip olduğu kültürel miras; gelenek ve görenekler (aile, yetiştiği ortam, çevre). Yaşama verdiği değer; moral, alışkanlıklar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte, benim kitap ve kitap okurken, üzerinde durduğum fokus noktaları, kısaca bunlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlardır, zira; kitap okumak, anlamak içindir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlamak, düşünmek içindir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşünmek, değiştirmek ve ileri gitmek içindir. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-1341853970398777920?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/1341853970398777920/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=1341853970398777920' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/1341853970398777920'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/1341853970398777920'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2009/04/kitap-ve-kitap-okuma-uzerine-bir-bakis.html' title='KİTAP VE KİTAP OKUMA ÜZERİNE BİR BAKIŞ'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SdQvpX0BahI/AAAAAAAAAKA/r2LbfvtrqGU/s72-c/faiz.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-6953771464988619533</id><published>2009-03-02T21:55:00.001+01:00</published><updated>2009-03-02T22:01:58.292+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bireysel gelisim üzerine dersler - faiz cebiroglu'/><title type='text'>BİREYSEL GELİŞİM ÜZERİNE DERSLER (I-II-III)*</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SaxJEs5uLqI/AAAAAAAAAJ4/DSgFD4jgQQQ/s1600-h/cf.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5308698405884538530" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 149px; CURSOR: hand; HEIGHT: 160px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SaxJEs5uLqI/AAAAAAAAAJ4/DSgFD4jgQQQ/s320/cf.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Faiz CEBİROĞLU&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Ders: I&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;”İnsan, başkalarıyla birlikte yer alarak, başkalarıyla birlikte öğrenerek, sosyalleşiyor ve sosyal yönlerini geliştiriyor. Her gelişim karşılıklıdır, diyoruz. Her gelişim birlikteliktir, diyoruz...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Değerli arkadaşlarım, böylesi konferans toplantılarında bizlere ayrılan ”kısıtlı” zaman süresinde düşüncelerimizi sürmek, o kadar kolay olmasa gerek. Hele hele, derslerimiz pedagoji olursa bu daha da zor oluyor. Daha önceleri de söylemiştim: pedagoji aynı zamanda psikolojidir. Pedagoji uzerinde durup, psikoloji üzerinde durmamak olmuyor. Bu açıdan, buraya katılan öğrencilere sesleniyorum: Bu salonda anlatacaklarım hem pedagoji, hem de psikolojidir. Ama bunlar tez ve önermelerden oluşuyor. Birinci ders, önerme dersi olsun. İkinci dersimiz de önermelerimizin detayları olsun, diyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadaşlarım; çocuğun bireysel gelişiminden bahsediyoruz. Önemlidir. Bireysel gelişim nedir? Tanımlamak gerekiyor. Her zaman yaptığım gibi, kavramları tanımlayarak derslerimize başlıyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bireysel gelişim, topyekûn gelişimin toplamıdır. Topyekûn gelişim, başlı başına bir ”yapılanmadır”. Yapılanma, ”bütünlüklü insan” olmanın eğitim ve öğrenimi oluyor. Budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütünlüklü ya da tam insan, duygularını geliştiren, kimlik elde eden, ”ben kimim?”, ”ben neyim?” sorularına yanıt veren insandır. Bu sorulara yanıt veren insan, özdeğer ve özgüvenle dolu olan bir insan oluyor. Budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değerli öğrenci arkadaşlarım;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuğun böylesi bir merhaleye gelmesi için, çocuk, gelişim evriminde belirli olanak ve imkanlara sahip olması gerekiyor. Hızlı olarak iki noktadan bahsedeyim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birincisi, toplumsal yaşamın karmaşık ve çok yönlü alanlarında ”eylemsel” olarak yer almak; böylesi bir pratikte, önemli sosyal ve kültürel deneyimler elde etmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkincisi, sosyal ve kültürel birliktelikler, bizleri, ”değerli bir insan” olduğumuzu gösteriyor, öğretiyor; bizleri, sosyal ve kültürel alanlarda katkı yapmaya teşvik ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu söylediklerimin öncesi vardır. Şimdi söylüyorum: İnsan, önce, kendini, kendi hikayesini bilmesi ve tanıması gerekiyor. Bu şu açıdan önemlidir: Kendi yaşam hikayesini tanıyan ve bilen insan, kendini anlayan ve kimliğini geliştiren insan oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğrenci arkadaşlarım;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütünlüklü gelişen bireysel ve özgür insan, aynı zamanda ”en gelişmiş sosyal insan” oluyor. Bunun altını çizerek söylüyorum. Ama unutulmaması gereken önemli bir nokta var: İnsan, başkalarıyla birlikte yer alarak, başkalarıyla birlikte öğrenerek, sosyalleşiyor ve sosyal yönlerini geliştiriyor. Her gelişim karşılıklıdır, diyoruz. Her gelişim birlikteliktir, diyoruz. Bu konuyla ilgili olarak, sizlere, Vygotsky’i (**) okumanızı tavsiye ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet; sosyal alanlarda aktif olarak yer alan insan, birlikteliği hisseden insan oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyal alanlarda aktif olarak yer alan insan, kültürel yaratıcılıkta hem kendini, hem de başkalarını geliştiren insan oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci dersin notları, şimdilik bu kadardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bitiriyorum. Birlikteyiz. Birlikte olduğumuz için ”bütünlüklü bireysel yönümüzü” geliştiriyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelişiyoruz. Birlikte gelişiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci derste bu tezlerimi açacağım…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;BİREYSEL GELİŞİM ÜZERİNE DERSLER (II)&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ders: II&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her gelişim, karşılıklıdır. Her gelişim ve değişim, inter-aksiyondur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek başına gelişme olmaz. Tek başına değişme olmaz. Tek başına hiç bir şey olmaz. Aslında tek başına diye bir şey de olmaz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu söylediklerimin önermesi şu oluyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğitim, karşılıklı ve sosyal bir süreçtir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüyorsunuz, salondayız. Yüz yüzeyiz. Birlikteyiz. Birlikte öğreniyoruz. Birlikte bilgileniyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu şunu gösteriyor: En küçük bir eğitim dahi, en azından iki kişiden oluşuyor. Nasıl mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakın, okuduğumuz kitaplar, birileri tarafından yazılıyor. Gazeteler, makaleler… Çoğu zaman, bunları yazanlarla yüz yüze değiliz, ama gene onlarla, fikirleriyle birlikteyiz. İster yüz yüze olsun, isterse yazdıkları yazılar yoluyla olsun, gene onlarla ve onların haberi olmadan fikirleri ile birlikteyiz. Birlikteyiz. Bu, bir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkincisi, burada, Danimarka’da eğitim, sosyal bir sürecin eğitimi oluyor. İşte, bir aradayız ve zaten birlikteyiz. Biliyorsunuz; tartışmalarımız, grupsaldır. Değişik konulara yönelik olan projeler, grupsaldır. İmtihanlara girmek, grupsaldır… Bu şu demek oluyor: Bizler başkalarıyla birlikte yer alarak, yani ”kollektif” bir şekilde gelişiyoruz. Bu çok önemlidir. Bu sosyal değeri yaratan, yaşatan ve günümüze kadar sürdüren, hangi toplum modeli olursa olsun, bu çok önemli ve savunulması gerekiyor. Zaten savunuyoruz. Zaten, özelde buradaki eğitimi, genelde bu eğitime cevap veren böylesi bir ”ortakçı toplum” için, mücadele ediyor ve bunun ”kalıcılığını” savunuyoruz. Zaten kavgamız da bunun içindir. Bütün kavgamız, beraberce gelişmek ve böylece bireysel olarak ”özgür” olmak içindir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğrenci arkadaşlarım;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Unutmamak gerekiyor; bireyi tüm yönleri ile geliştirmek için verilen kavga, aynı zamanda uluslararası bir kavgadır. Parentez açıyorum; ben bu kavga yüzünden sürüklendim; önce Ortadoğu’ya, daha sonraları buraya, Danimarka’ya, ulaştım. Ama ne ilginç, kavgamız burada da devam ediyor. Gerçekten ne ilginç, ”ortakçı toplum” için, mücadelemiz, hâlâ devam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bireyi geliştiren ”ortakçı bir toplum” için verilen kavgada ”coğrafya” önemli değil. Önemli olan, Ezen ve ezilen dünyada, bizi ezenlere, bizleri ”sürüleştirmek” isteyenlere karşı birleşmek ve ortaklaşa mücadele etmektir. Bir parantez daha açıyorum: Ben, biliyorsunuz, birey gelişimin durdurulduğu bir ülkeden, buraya geldim. Burada bunları sizlere söylemek, hem çok ilginç, hem de kavgamızın uluslararası yönünü gösteriyor. Bu şu demektir: Bireysel gelişim ve kurtuluş kavgamız, genelde uluslararası bir kavgadır. Bunu somut bir şekilde göstermek ve bütünleştirmek gerekiyor. Bu kavgayı, sürekli güncele ve uluslararası alana taşımak gerekiyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konferans salonundan birisi bana, ”daha fazla bilgi” ile ”daha iyi bilgi” arasındaki farkı sormuştu. Soru çok ilginç ve yararlıdır. Şimdi bu soru üzerine uzun uzun düşünme fırsatı bulmadan şunları söyleyebilirim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;”Daha fazla bilgi” verdiğimiz eğitimin temel prensipleri arasında görmemiz gerekiyor ve zorunludur. Ama ”daha iyi bilgi” daha fazla bilgiden biraz da ayrılıyor. ”Daha iyi bilgi” aldığımız çok yönlü bilgiden oluşan bir niteliktir. İleri, daha ileri için rol oynayan, bireyi değiştiren ve geliştiren bir niteliktir. Niteliksel sıçramanın ifadesidir. Budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadaşlarım;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğitime bakın, grupsaldır. Grupsal çalışmalar, daha fazla bilgiye kaynaklık ediyor. Bu yolla yaratılan bilgi zenginliği, ”daha iyi bilgiyi” yaratmaya da vesile oluyor. Görülüyor, ”daha iyi bilgiye” gene kollektif bir çabanın yolundan geçiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğrenci arkadaşlarım;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizlere bunları ifade ederken, kafamda iki tez oluştu. Bu tezleri açmadan sizlerle de paylaşıyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bir:&lt;/strong&gt; Eğitmek, kendini de geliştirmek demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İki:&lt;/strong&gt; Öğrenmek, kendini de geliştirmek demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tezlerimi bir sonraki derste açacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama şimdi geriye kalan zamanda sizlere önemli tespitlerde bulunacağım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğitimin birinci amacı, insanı bütün yönleri ile geliştirmektir. Bütünlüklü gelişim;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bir:&lt;/strong&gt; Duyu organlarının geliştirmesi&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;İki:&lt;/strong&gt; Devinimsel gelişim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Üç:&lt;/strong&gt; Duygusal gelişim&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Dört:&lt;/strong&gt; Sosyal gelişim, ve&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Beş:&lt;/strong&gt; Bireysel gelişim, oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bireysel açıdan kendini geliştiren insan; duygularını geliştiren, ”kimlik elde eden”, ”ben neyim?” sorusuna cevap veren insandır. Böylesi sorulara yanıt veren insan, ”özdeğer” ve ”özgüvenle” dolu insan, oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;”Nasıl bir toplum?” ve ”nasıl bir eğitim?” insanı böylesi bir aşamaya getirir? Sorulması ve yanıtlanması gereken soru budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değişik toplum ve eğitim modelleri vardır. Burada &lt;strong&gt;üç bakıştan&lt;/strong&gt; sözetmek mümkün:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1)&lt;/strong&gt; Otoriter toplumlardaki otoriter eğitim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2)&lt;/strong&gt; Demokratik toplumlardaki demokratik eğitim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3)&lt;/strong&gt; Liberal ya da ’bırakınız yapsınlar- bırakınız geçsinler’ modele uygun olan eğitim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bireysel gelişime en iyi yanıt veren model, hiçkuşkusuz, demokratik toplumlardaki ”demokratik eğitimdir”. Böylesi toplumlarda birey, karşılıklı olarak yetişir. ”Aile – çocuk” , ”öğretmen – öğrenci” ilişkisi, karşılıklıdır. Her iki kesimde ”bireysel gelişime” katkıda bulunmak için vardırlar.&lt;br /&gt;Böylesi bir toplumda insan, dışsal değil, içsel bir iradeyle gelişiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadaşlarım; bir de, bu modele karşıt olan, otoriter toplumlardaki eğitimin yarattığı insana bakalım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu modele göre, birey, yeteneksiz, pasif ve a-sosyal olarak görülür. Böylesi toplumda insan, önce ailesinin ve daha sonra öğretmen ve diğer yetişkinlerin kotrolu ve disiplini altındadır. Burada bireyin gelişiminden ziyade, bireyin, “söz dinleyen”, “herşeye evet” diyen ve “ uslu” olan bireyden bahsetmek mümkün...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, bireysel gelişim; demokratik toplumlarda, demokratik eğitimle şekillenen, diyalogla oluşan bir süreç oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sonraki derste buluşmak üzere…&lt;br /&gt;----------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;BİREYSEL GELİŞİM ÜZERİNE DERSLER (III)&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Ders: III&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derslerimizin sonuna geldik. Hızlı bir şekilde iki tezimi arka arkaya söylüyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bir:&lt;/strong&gt; Eğitmek, kendini geliştirmek demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İki:&lt;/strong&gt; Öğrenmek, kendini geliştirmek demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tezleri açmadan önce bazı noktalara dikkat çekmek, zorunludur. Şudur: Demokratik, katılımcı eğitimin olmadığı ülkelerde, öğretmen – öğrenci ilişkisi tek yönlüdür. Böylesi ülkelerde eğitim, sözümona, ”çok bilgili öğretmenler” tarafından, ”bilgili olmayan” öğrencilere verilen bir branş olarak kabûl edilir. Zira burada, ”çok bilgili olan” herzaman öğretmenlerdir. Dikkat edilirse, benzer durum evde de sözkonusu. Yani evde de ”çok bilgili olan” yine çocuğun annesi ve babası oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylesi bir bakış, demokratik olmayan toplumlardaki, otoriter pedagojinin bakışı oluyor. Bu bakışa göre, insan, yeteneksiz, cahil ve a-sosyaldır. Burada insan, deyim yerinde ise, ”tabula – rasa”dır. Yani, daha üzerine tebeşirle yazı yazılmayan boş bir ”kara tahta” gibidir. Bu kara tahta, okulda, öğretmen tarafından ”doldurulacaktır.” Evde de, anne ve baba tarafından doldurulacaktır…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biliyorsunuz, böylesi bir eğitim anlayışı ile, gelişme olmaz. Böylesi bir bakışla, ne öğrenci, ne de öğretmen gelişir. Bunları bilmek gerekiyor. Biliyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, ”eğitmek, kendini geliştirmek” tezi, sizlerde bildiyiniz gibi, katılımcı bir eğitimin tezi oluyor. Yine sizlerde bildiyiniz gibi, bu; karşılıklı bir ”öğretmen – öğrenci”; karşılıklı bir ”aile – çocuk” ilişkisini ön plana alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylesi bir ilişki sürecinde, öğretmen deneyimler elde ederek hem kendini, hem de öğrencileri daha iyi tanıyarak, gelişiyor. Bu durum evde de, aile – çocuk ilişkisi için de geçerlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada, dinamiksel bir eğitim kültüründen söz ediyoruz. Bilgi, daha fazla bilgi üzerine dayalı bir eğitimden konuşuyoruz. Öğretmenler ancak böylesi bir kültür ile kendilerini geliştirebilirler. Gelişimin eğitimi budur. Bunun için, öğrenmek ve eğitmek, kendini de geliştirmektir, diyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadaşlarım; ikinci tezin açılımı, birinci teze bağlıdır. Birbirlerini tamamlıyorlar. İnsanlar öğrenerek kendilerini de geliştiriyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Unutmamak gerekiyor; pedagojimiz, otoriter pedagojinin tersidir. Bizler, pedagojiyi, bir gelişim süreci olarak kabûl ediyoruz. Budur. Bu kabûlün anafikri: öğrenmek oluyor. Bu tutkunun sonucu, kendini sürekli geliştirmek ve yenilemek oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilinenleri tekrarlamak zorundayım. Hiç bir şey, yoktan var olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç bir şey kendi kendine, kendi doğasında ”yeterince” gelişemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysaki, amacımız ve her insanın amacı olmalı, gelişmek için, öğrenmek, daha fazla öğrenmektir.&lt;br /&gt;Amacımız, bilgi ve yeteneğimizi, sürekli değişen ve gelişen toplumun dinamizmine göre, ”ileri, daha fazla ileriye” götürmektir. Elbette, bunun imkanlarını yaratmak gerekiyor. Bunun kavgasını vermek gerekiyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekrarlıyorum, katılımcı toplumlarda öğrenmenin, gelişmenin ve geleceğe daha iyi hazırlanmanın ”sırrı”, pedagojinin tanımında yatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pedagoji nedir? Nasıl bir pedagoji? Sorulması ve yanıtlanması gereken soru budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun yanıtını, önceki derslerimizde de verdik. Birlikte verdik. Pedagojinin, bir sosyal süreç olduğunu ve inter – aksiyona dayandığını birlikte tartıştık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece, bu dersin sonuna geldik. Ama derslerimiz bitmedi. Bitmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğreniyoruz. Birlikte derslerimizi alarak öğreniyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelişiyoruz. Birlikte gelişiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözlerimi, Rus psikolog, Vygotsky’le bitiriyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;”Her gelişim karşılıklıdır. İnsan başkalarıyla birlikte yer alarak sosyalleşiyor ve böylece de bireysel yönünü geliştiriyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(*)&lt;/strong&gt; Danimarka’daki öğrencilere verilen derslerden&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(**)&lt;/strong&gt; Vygotsky: 1896-1934 yıllarında yaşayan Ruspsikolog.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-6953771464988619533?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/6953771464988619533/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=6953771464988619533' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/6953771464988619533'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/6953771464988619533'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2009/03/bireysel-gelisim-uzerine-dersler-i-ii.html' title='BİREYSEL GELİŞİM ÜZERİNE DERSLER (I-II-III)*'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SaxJEs5uLqI/AAAAAAAAAJ4/DSgFD4jgQQQ/s72-c/cf.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-1637250966392268675</id><published>2009-03-01T07:40:00.003+01:00</published><updated>2009-03-01T07:45:07.395+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='estetik gelisim - faiz cebiroglu'/><title type='text'>ESTETİK GELİŞİM</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SaoubRqO71I/AAAAAAAAAJw/Rvora5nXfA0/s1600-h/estetik-gelisim.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5308106156941438802" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 271px; CURSOR: hand; HEIGHT: 210px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SaoubRqO71I/AAAAAAAAAJw/Rvora5nXfA0/s320/estetik-gelisim.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Faiz Cebiroğlu&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Pedagojinin biricik hedefi, insanı bütün yönleri ile geliştirmektir. Bütünlüklü gelişim, çok yönlü bir gelişimdir. Bireyin, entellektüel, duyusal, sosyal, fiziksel ve estetik gelişimi oluyor. Bu yazı, ”estetik gelişim” üzerinedir. Ama önce bir soru: Estetik nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarifim kısadır. Şudur: &lt;strong&gt;Estetik,&lt;/strong&gt; sözcük olarak, Grekçe’den, “aisthetikos” ya da ”aisthesis” ten gelmektedir. İnsanın, his, duygu ve duyu organları ile, ”gerçeklikteki” güzelliği algılamak, kavramak ve değerlendirmek oluyor. &lt;strong&gt;Estetik,&lt;/strong&gt; duyusal yollardan elde edilen bilgi toplamıdır. &lt;strong&gt;Estetik,&lt;/strong&gt; duyusal yetkinliktir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pedagojide, insanının ”topyekûn gelişiminde” , estetik, öğrenim ve gelişim sürecinde, ”olmazsa – olmaz” branşlardan birisi oluyor. Önemlidir. Zira insan, duygularını estetik aktiviteler sayesinde, ifade ediyor; ve bu faaliyetlerle hem kendini, hem de başkalarını anlamaya çalışıyor. Bu yüzden, estetik, harmonik / uyumlu bir kişiliğin oluşmasında en önemli araçlardan birisidir, diyoruz. Önemlidir, çünkü insan, bu araçla, içinde bulunduğu ortamı, yaşadığı ülkenin kültürünü, çevresini, kısacası, dünyasını anlamaya çalışıyor, kavrıyor. Bu anlamda estetik, eğitim, öğrenim ve kültürel alanlarda çok önemli bir değerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Estetik faaliyetleri&lt;/strong&gt; belli başlı gruplara ayırmak mümkün:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1-&lt;/strong&gt; Vücutsal faaliyetler: Hareket, spor, oyun, kurallı oyunlar&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;2-&lt;/strong&gt; Doğa: Doğayı kullanma. Doğada, açık havada yapılan oyun ve aktiviteler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3-&lt;/strong&gt; Müzik, şarkı, drama ve anlatım: Bununla ilgili yapılan faaliyetler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;4-&lt;/strong&gt; Yaratıcı aktiviteler: Resim, boya, renklerin anlamı, keramik, dikiş...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, insan yaratıcılığını, estetik faaliyet alanlarında gösteriyor ve geliştiriyor. Güzellik duygusu ve bunun gelişimi, işte böylesi alanlarda ortaya çıkıyor. &lt;strong&gt;Birinci noktadır.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İkincisi,&lt;/strong&gt; estetiğin değişik alanları vardır. Hepsi gereklidir. Ama bu araçlardan en önemlisi, edebiyat ve sanattır. Sanat, duyusal ve duygusal bilginin bilimidir. Bu anlamda sanat, kişide gelişmiş estetik duygular yaratır / yaratıyor. Bu anlamda sanat, güzelliği tam anlama, kavrama ve sözkonusu güzellikten bir nevi ”tad almanın” tarifi oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Üçüncü ve son nokta şu:&lt;/strong&gt; Çocuğun estetik gelişimi, çocuktan çocuğa farklılık gösterir. Bu da doğaldır. Zira her çocuğun kendine özgü bir temposu, öğrenme tarzı ve yeteneği vardır. Budur. Fakat bu, böyle olmasına karşılık, çocuğun estetik öğrenim ve gelişiminde belirleyici olan faktör, ”öz-güven” dir. Biz eğitimciler, çocuğa / çocuklara bu öz-güveni vermek için uğraşıyor; onların sahip oldukları yeteneklerine değer verme, yeteneklerini kabûl etme; ve onların yeteneklerine ”pozitif” yaklaşarak, sözkonusu, ”öz-güveni” ve ”öğrenme” isteğini aşılamaya çalışıyoruz. Burada ilişki karşılıklıdır. Her öğrenim, bir inter-aksiyondur!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu karşılıklı gelişim sürecinde, erişilmesi gereken hedefler vardır. Bu hedefler arasında, çocuğun, duyularını kullanması; duyularını, müzikle, resimle ya da diğer vücutsal faaliyetlerle ifade edebilmesi; renk ve boyayı tanıması ve bunların kullanılış tarzlarına ilişkin bilgi sahibi olması gibi.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Bu karşılıklı estetik gelişim sürecinde, biz, eğitimciler, çocuklara, işte böylesi alanlarda ”destek” olmaya çalışıyoruz. Bunlara ek olarak şunları da eklemek mümkün:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bir:&lt;/strong&gt; Ele alınan sanatın yapım işi. Teknik. Eserle ilgili fantazi. Hayal edilen resim; ön-taslak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İki:&lt;/strong&gt; Yaratılan eserin duyusal durumu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Üç:&lt;/strong&gt; Yaratılan eseri sergileme ve geniş kitlelere ulaştırma…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ve benzeri bir süreçte; çocuğa gelen, gelecek olan eleştiriler konusunda yardımcı olma; var olan güzelin daha da güzelini yaratma yolunda dersler elde etme ve yol gösterme.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Estetik gelişim, adı üzerinde, gelişimdir. Süreçtir. Doğrudur. Ama en başta, böylesi alanlarda yetkinleşmek için, belirli bir ”zamana, mekana ve imkana” sahip olmayı gerektiriyor. Türkiye’de böylesi alanlar, ne yazık ki, hâlâ, kısıtlıdır. Nedenleri çoktur ve değişiktir. Burada, bu yazımda, bunun üzerine durmak istemiyorum. Fakat şu tartışılmaz bir gerçek ki, ” yer, zaman, mekan ve imkan” , insanın yetkinleşmesinde ”fundament” yani ”temel” bir vasıf oluyor. Açıktır, böylesi bir ortama sahip olmayanlar, yetkinleşmek için, gerekli derinliye inmeleri beklenemez. Böylesi bir imkansızlıkta , „optimal bir estetik gelişimden” bahsetmek, biraz zordur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısaca, estetik öğrenim ve gelişim süreci önemli bir araçtır. Şudur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Estetik faaliyetlerle, „sessiz“ bilgiyi ifade etme ve bu yolla „refleks“ ve „iletişim“ kanallarını açma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kültürel kimlik elde etme&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Duygusal yeteneği geliştirme&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Empatiyi geliştirme&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Fantazi ve yaratıcılığı geliştirme.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bitiriyorum, ama bitirmeden önce, bir önemli noktaya daha işaret etmem gerekiyor: Estetik, yalnızca göze görünen bir güzellik değildir. Estetik, bütün duyu organlarımıza (görme, hissetme, işitme, tadma) tesir eden / tesir etmesi gereken; dışla için kenetlendiği, tekleştiği bir sanattır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Estetik, dışsal güzelliğin, içsel güzellikle bütünleştiği; insan ve çevresi / dünyası arasında bir kalitedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklarımızı, estetik yönden geliştirelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geleceğin kuruyucuları olacak çocuklarımızı, topyekûn geliştirelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu branşta şiarımız açıktır: Estetik eğitime evet; ama yalnızca, biçime önem veren, ”estetlik”e hayır! &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-1637250966392268675?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/1637250966392268675/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=1637250966392268675' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/1637250966392268675'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/1637250966392268675'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2009/03/estetik-gelisim.html' title='ESTETİK GELİŞİM'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SaoubRqO71I/AAAAAAAAAJw/Rvora5nXfA0/s72-c/estetik-gelisim.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-2026828307298067332</id><published>2009-02-25T10:24:00.002+01:00</published><updated>2009-02-25T10:30:05.347+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='anadili üzerine - faiz cebiroglu'/><title type='text'>ANADİLİ ÜZERİNE</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SaUPOfT-VsI/AAAAAAAAAJo/HNGUE8GYWOk/s1600-h/anadil_afish_1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5306664477523859138" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 127px; CURSOR: hand; HEIGHT: 178px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SaUPOfT-VsI/AAAAAAAAAJo/HNGUE8GYWOk/s400/anadil_afish_1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Faiz Cebiroğlu&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dil tartışmaları sürüyor. Dil tartışmaları, anadilin yasaklandığı ülkede, Türkiye’de sürüyor. Diller mozaiği Türkiye’de bu tartışmlar; beraberinde, insanlık tarihi için, utanç verici örnekler de bırakıyor: Sur Belediye Başkanı Sayın Abdullah Demirbaş’ın görevden alınması bunun bir örneğidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sayın Abdullah Demirbaş ne yapmıştır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdullah Demirbaş, Türkiye’deki “resmi dil” söylemleri dışında görüş beyan etmiştir: çok dillik ve anadilde eğitim hakkını, savunduğu için, “suç(!)” işlemiş ve görevinden alımıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sayın Demirbaş, her insanın hakkı olan anadilde eğitim hakkını savunduğu için, “suç” işlemiştir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte böyle, ne yazık ki, Türkiye gibi ülkelerde, bu konuda şaka dahi edilemez. Bunun suçu büyüktür: Vatan hainliği ve vatan bölücülüğüdür!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;21. yüzyılda, Türkiye’de, böylesi ilkellikler devam ederken; dünyanın büyük bir coğrafyasını oluşturan halklar, iki, üç veya daha fazla dil konuşmakta; bu dillerle insanlığın geleceği için büyük zenginlikler yaratmaktadırlar. 7 bine kadar dilin konuşulduğu dünyamızda, insanlar dil öğrenmek ve dillerini yaşatmak için, büyük bir uğraş vermektedirler. Dil öğrenme yanında, tek tek ülkelerde kullanılan lehçeleri korumak için, büyük çabalar da gösterilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’deki “resmi dil, resmi ideoloji” söylemlerin aksine halklar, dünyayı, dille, kelimelerle fethedeceklerine inanmaktadırlar. Dil ve farklı dillerin varlığı, kendileri için büyük bir zenginlik olduğunu bilmektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir düşünün, Nijerya’da 400 dil, yeni Guinea’da ise 700 dil günlük yaşamda kullanılmaktadır. Keza, dünyanın bir çok ülkesinde, hem resmi dile, hem de anadile eşit oranda önem verilmekte; dünyanın bir çok ülkesinde, birden fazla resmi dil de kullanılmaktadır. Bunlar üzerinde, daha önceleri yazdım. Bunlar üzerine değişik gazete ve dergilerde görüşlerimi belirttim. Bunları ”tekrar” hatırlatmakta yarar görüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hem dillerin, hem de beyinlerin ezilmek istendiği bir Türkiye’de, bu konular üzerinde sürekli durmak ve bunları bıkmadan ”tekrarlamak” en ahlaki ve dik bir duruştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadilde eğitim hakkını engellemenin bir insanlık ayıbı olduğunu ”tekrar” ve ”tekrar” söylemek, en insani bir duruştur. Bu bağlamda, daha önceleri yazdıklarımı tekrarlamak zorundayım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bir:&lt;/strong&gt; Belçika’da, Fransızca, Almanca ve Flamanca olmak üzere üç resmi dil kullanılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İki:&lt;/strong&gt; İsviçre’nin üç resmi dili vardır: Almanca, Fransızca ve İtalyanca’dır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Üç:&lt;/strong&gt; Finlandiya’nın, iki resmi dili vardır: Fince ve İsveççe.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dört:&lt;/strong&gt; Büyük Britanya ya da Birleşik Krallık ( İngiltere, İskoçya, Galler ve İrlanda) ’da resmi dil diye bir şey yoktur. Herkes kendi dilini kullanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Beş:&lt;/strong&gt; Danimarka’da yaşayan 50 bin kadar Alman azınlığı, Almanca eğitim almakta; keza Almanya’da yaşayan Danimarka azınlığı hem Danca hem de Almanca dili ile eğitim almaktadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Altı:&lt;/strong&gt; Danimarka’ya bağlı Faroe adaları. Burada yaşayan 46 bin kişiye hem resmi Faroe dili ile hem de Danca dili ile eğitim verilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biliniyor, dil ve dillerin varlığı ülke için, insanlık için bir zenginliktir. Buradaki zenginlik, toplumsal yaşamın bir çok yönünü kapsar: siyaseti, kültürü, sanatı, ideoloji gibi yönleri içerir. Unutmamak gerekiyor; üst yapı gibi alanlarda yaratılan tüm bu değerler, hep dil çeşitliliği ve zenginliği ile oluştu / oluşuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun farkında olan dilbilimcileri, “dilleri yaşatmak ve ölümden kurtarmak” için, yeterli olmasa dahi, bazı girişimlerde bulunmaktadırlar. Örnek olsun, Kanada, Kızılderili ve Eskimo dillerini korumak için çalışmalar yapılmaktadır. Böylesi girişimler, sevinçtir. Onur vericidir. Böylesi çalışmalar, insan diline ve kimliğine verilen büyük saygı ve değerin ifadeleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın bir çok ülkesinde, böylesi anlamlı ve önemli çalışmalar yapılırken; dünyanın bir çok yerinde, “dilleri yaşatmak ve ölümden kurtarmak” için faaliyetler yürütülürken; ne acıdır ki, Sur Belediye Başkanı Sayın Abdullah Demirbaş, “çok dilli bir Belediye” anlayışına sahip olduğunu beyan ettiği için, hem görevden alınıyor, hem de “vatan hainliği” ve “vatan bölücülüğü” ile suçlanıyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki yaşadığımız bu 21.yüzyılda bundan daha büyük bir ilkellik olur mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın değişik ülkelerinde, insanlar dillerle, kelimelerle dünyayı fethederken, çok dilli Anadolu’da bu hakkı istemek nasıl suç olabiliyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada asıl suç ve ayıp olan, insan dilinin, aynı anlama gelmek üzere insan kimliğinin kaybolmasına seyirci kalmaktır. Burada suçlu olan, insanları böylesi bir zulümle karşı karşıya bırakmaktır. Bu bağlamda soru şu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de, dilbilimcileri varsa, anadilde konuşma, yazma ve kendini ifade etme özgürlükleri elinden alınmış insanlara neden sahip çıkmıyorlar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de, dilbilimcileri varsa, ne yapıyorlar? Neyle uğraşıyorlar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadilinden yoksunluk ve bu dille kendini ifade etmemenin insanlarda yarattığı olumsuz psikolojik özelliklerde var. Onun için aynı soruları, Türkiye’deki psikologlara da sormak gerekiyor. Onlarda biliyor veya bilmesi gerekiyor, insanlar, anadili aracılığı ile çevresini anlar ve duygularını ifade eder. İnsanlar, anadili ile düşünür, bu dille rüya görür. Bu dille kendini, kimliğini ifade eder. Bu dilden yoksun olan insan, ne yazık ki, kendini de öğrenemez. Zira, insanın kendini tanıması ve bilmesi anadili aracılığı ile oluyor. Çünkü dil, insanın kimliğidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dil, insanın kimliğidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimlik, ben kimim? Ben neyim? Kime aitim? Sorularına verilen cevaptır. Dilin bir yanı kimlik, diğer yanı da kültür oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültür, norm ve gelenekler çocuğa anadili aracı ile verilir. Anadili ile çocuk, kendi kimliğini ve kültürünü geliştirir, anlar; bu dille çocuk, “güvenlikli” bir kimlik elde eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama ne acıdır ki, bu böyle olmasına rağmen, Türkiye’de, bu gerçekliğe gözlerini kapatan, bazı eğitimci, dilbilimcisi ve psikologlar da bulunmaktadır. Anadilin kaybulmasına ses çıkarmayan bu sözümona eğitimci ve psikologların, aslında büyük bir “insanlık suçu” ve “insanlık ayıbı” işlediklerini, onlara iletmek ve bildirmek gerekiyor. Onları “kınamak” ve sürekli “uyarmak” gerekiyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllardır, “resmi dil – resmi ideolojiye” ses çıkarmamanın toplumda, insanlar arasında, Anadolu halkları arasında yarattığı, “ilkel ırkçılık” ve “inkârcılık” durumu vardır. Bunu da belirtmekte yarar var. Anadilleri Türkçe olmayanlar bu durumu çok iyi biliyor. Genelleme yapmıyorum. Ama Kürtlere, ”dağ Türkü” , Araplara da, hâlâ, ”Arap fellahı” dendiği bir ülkede yaşadık, yaşıyoruz. Bütün bunlara karşılık, ne etnik kökenimiz, ne de etnik anadilimiz kabûl gördü. Ama etnik köken üzerinde başka halkları aşağılamak, ve hor görmek hiç durmadı. Durmuyor. Bir yandan ”Herkes Türktür!” demek, diğer yandan, etnik kökenleri yüzünden halkları aşağılamak! Ne yazık ki, ”resmi dil – resmi ideolojinin” bir sonucu da bu olmuştur. İnsan soramadan edemiyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk + Kürd, nasıl Türk oluyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk + Arap, nasıl Türk oluyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürd + Arap, nasıl Arap oluyor?..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sorular, dil için de geçerlidir. Bu bağlamda:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkçe + Kürtçe, nasıl Türkçe oluyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkçe + Arapça, nasıl Türkçe oluyor?..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, bir yandan ”herkesi Türkleştirmek”, diğer yandan, insanları, halkları etnik kökeni vesilesiyle aşağılamak, hor görmek!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örnekler çoktur. Kendimden bir örnek vereyim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadilim arapçadır. Hatay, Antakya’lıyım. 6 yaşımda Türkçeyi öğrenmeye başladım. Doğal olarak, Türkçeyi ”Arapça aksanıyla” konuşuyorum. Hiç unutmam, yıllar önce, ilk kez, İstanbul’a Üniversite Giriş İmtihanlarına katılmak için gitmiştim. Bu iki günlük, ilk İstanbul gidişimde, ”Arapça aksanımdan” dolayı bana söylenenler karşısında ”şoke” olduğumu, hayrete düştüğümü, yıllar sonra, şimdi itiraf ediyorum. Bir düşünün, ”Arapça aksanımdan” dolayı, belki on kez, ”Arap fellahı” diye sözlü tacizle karşı-karşıya kalmıştım. Sürekli soruyor ve tartışmalara giriyordum: ”Arap fellahı” olmak niye ayıp olsun, diye. Kimse yanıt vermiyordu. ”Fellah” sözcüğünün anlamını dahi bilmiyorlardı. Ama Arapça aksanımdan dolayı, beni aşağılamak ve hor görmek için, ”Arap fellahı” diye sözle taciz ediliyordum. Oysaki, ”fellah” sözcüğü arapçadır, ”toprağı süren, işleyen çiftçi” demek. Peki, Arap fellahı olmak, ”ayıp” oluyorda, Türk fellahı olmak, neden ”ayıp” olmasın?..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örnekleri çoğaltmak istemiyorum. Buradaki amacım, insan yaşamından ”bazı paradokslara” dikkat çekmek içindir. Böylesi durumları yaratan, hiçkuşkusuz, ”resmi dil, resmi ideoloji” politikasıdır. Böylesi anlamsız ve gereksiz insan bakışını yaratan, hiç şüphesiz, renkli, çok dilli Anadaolu halklarını görmezden kaynaklanmaktadır. Ne yazık ki, bu red ve inkâr, insanları tersyüz etmiş, bizlere görmemeyi ve düşünmemeyi öğretmiştir. Bu, budur...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, sizlerde biliyorsunuz; böylesi konular üzerine sürekli duruyorum; dilin pedagojik, sosyolojik ve psikolojik yönlerine işaret ediyorum. Yazdıklarım kimilerine göre ”ağır” gelebilir; bunun da fakındayım. Ama bunu yapmamın haklı nedenleri vardır. Zira yıllardır, ”resmi dil, resmi ideoloji” bakış açısıyla alınan ”siyasi tedbirler” bizleri kaynaştırnaya değil, ayrıştırmaya yaramıştır… Bu yüzden, bu konular üzerinde duruyorum; bu yüzden, Türkiye’de ”dil, anadili ve birden fazla dilli” olmanın anlam ve önemi kavranmalı; bu alanda yaratılan ”insanlık ayıbını” hiç gecikmeden ortadan kaldırmalıyız, diyorum. Bu yüzden, Anadolu’da değişik etnik kökene sahip olan herkes, kendi anadilinde duygularını ifade etmeli, eğitim ve öğretimini yapabilmeli ve kimliğini yükseltmelidir, diyorum!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kardeşliğin ve birbirine güvenmenin ilk adımı buradan geçiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dilimize ve kimliğimize sahip çıkalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadilde eğitim ve öğretim hakkını, destekleyelim! &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-2026828307298067332?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/2026828307298067332/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=2026828307298067332' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/2026828307298067332'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/2026828307298067332'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2009/02/anadili-uzerine.html' title='ANADİLİ ÜZERİNE'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SaUPOfT-VsI/AAAAAAAAAJo/HNGUE8GYWOk/s72-c/anadil_afish_1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-122673867368374516</id><published>2009-02-02T09:32:00.003+01:00</published><updated>2009-02-02T09:36:37.463+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='komünikasyon - faiz cebiroglu'/><title type='text'>KOMÜNİKASYON(*)</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SYawLEwsLYI/AAAAAAAAAJg/YbriKjFNIAE/s1600-h/iletisim.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5298115715950980482" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SYawLEwsLYI/AAAAAAAAAJg/YbriKjFNIAE/s400/iletisim.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;Faiz CEBİROĞLU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;”…Komünikasyon, haberleşmedir. Haberleşme, birlikte bilmek ve birlikte öğrenmek içindir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komünikasyon, birlikte anlayış yaratmak içindir… Birlik ve ortaklık içindir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;….kömünikasyonun da anlamı ve kökü: Ortaklık ve ortaklığı yaratmak için birlikte çaba sarfetmektir. Birlikte yapmaktır!..”&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yazımda, dilin, bir “komünikasyon davranışı” olduğunu yazmıştım. Peki, komünikasyon nedir? Komünikasyon deyince, ne anlıyoruz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok hızlı bir küreselleşmeye girdiğimiz bu haberleşme ağı ve çağında, komünikasyon kavramı üzerine durmak çok önemlidir diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komünikasyon, Latince’den ’comminocatio’ sözcüğünden geliyor. Haberleşme demektir. Bu bağlamda komünikasyon, insanların karşılıklı bağlantı kurduğu, haberleştiği bir süreç olarak, tanımlanabilir. Karşılıklı bildirişim, komünikasyonun iki yönlü olduğunu gösterir. En basit bir&lt;br /&gt;komünikasyon modeli şöyledir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gönderen -Alan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada mesaj, alıcıya değişik yollardan iletilir. Bu iletişim yolu, gönderenin seçtiği, araca bağlı. Bu bazen, mektupla, kitapla, afiş, gazete, film, konuşma gibi yollarla gerçekleştiriliyor. Bu değişik iletişim araçlarını gözönünde bulundurursak, komünikasyon modelini şöyle genişletebiliriz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gönderen -Mesaj- Alan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesaj derken, mesajın değişik anlam içerdiğini de unutmamak gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bir:&lt;/strong&gt; Mesaj; enformasyon içerikli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İki:&lt;/strong&gt; Etki amaçlı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Üç:&lt;/strong&gt; Yorum ve değerlendirme amaçlıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu genel bilgilerden sonra, komünikasyonun, aynı zamanda, “kişisel” ve “kişisel olmayan” yönü olduğunu da yazmam gerekiyor. Aralarında “fark” olduğu, açıktır. Bu, şu demektir: Kişisel komünikasyon, hem başımızla, hem de kalbimizle birlikte yapılan kömünikasyondur. Kişisel olmayan kömünikasyon türü ise, bazen ir-rasyonal, us dışı, baş ve kalbin bir kenara itildiği, safdışı bırakıldığı bir haberleşmedir. Mekaniktir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişisel komünikasyon, iletişim kurduğumuz kişiye karşı, hem mesajın içeriğinden, hem de kullandığımız dilden sorumlu olmak demektir. Burada kalkış noktası, ifade ve demeçlerimizdir. İfade ve demeç; sorumluluğu başkalarının üzerine atmayan; “ben şunu diyorum.” “Benim düşüncem şudur,” anlamına geliyor. Sorumluluktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnız bu kadar değil. Ekleyeceklerim var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşadığımız bu haberleşme ve bağıntı çağında, farklı &lt;strong&gt;komünikasyon yöntemleri&lt;/strong&gt; vardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;- Agresif (saldırgan, düşmanca, nefret duygulu) komünikasyon;&lt;/strong&gt; var olan sorumluluktan kaçmak, sorumluluğu başkalarına devretmek.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;- Yıpratıcı Komünikasyon:&lt;/strong&gt; Kişisel sorumluluk kabul etmemek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;- Assertive (özdeğer):&lt;/strong&gt; Hem kişisel, hem de birlikte sorumluluk kabul eden, kendinden emin, kendini geri plana itmeyen, başla, kalple birlikte yapılan iletişimdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnız bu kadar değil. Komünikasyon, aynı zamanda hem sözlü, hem de sözsüz (vücutdili) bir bildirişimi içerir. Sözlü komünikasyon, yani dil, kullandığımız dildir. Sözsüz komünikasyon ise; mimik, el, kol hareketleri, vücut duruşumuz ve bakışımızdır. Karşılıklı konuşma esnasında, vücutdilimiz, konuşmanın içeriğine göre, kendini gösterir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kömünikasyon, bazen ikili, bazen çoklu bir haberleşmedir. Komünikasyon, kaç kişi arasında olursa olsun, içinde, anlam, düşünce ve duygular vardır. Karşılıklı, sorumluluk vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komünikasyon, haberleşmedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haberleşme, birlikte bilmek ve birlikte öğrenmek içindir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komünikasyon, birlikte anlayış yaratmak içindir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birlikte anlayış, birlikte bilmek, dünümüzü bügüne, bugünümüzü de yarına bağlamak, demektir.&lt;br /&gt;Komünikasyon budur: Birlik ve ortaklık içindir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında kömünikasyonun da anlamı ve kökü: Ortaklık ve ortaklığı yaratmak için birlikte çaba sarfetmektir. Birlikte yapmaktır!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;----------&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(*)&lt;/strong&gt; Faiz Cebiroğlu: &lt;strong&gt;Pedagoji Yazıları - I – Eylemsel Yetke,&lt;/strong&gt; Sayfa: 119, Alter Yayıncılık, 1.Basım, Eylül 2007, Ankara &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-122673867368374516?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/122673867368374516/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=122673867368374516' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/122673867368374516'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/122673867368374516'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2009/02/komunikasyon.html' title='KOMÜNİKASYON(*)'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SYawLEwsLYI/AAAAAAAAAJg/YbriKjFNIAE/s72-c/iletisim.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-4789608252004275038</id><published>2009-01-26T08:02:00.002+01:00</published><updated>2009-01-26T08:22:49.959+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='abartma ve uydurma - faiz cebiroglu'/><title type='text'>ABARTMA VE UYDURMA(*)</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SX1ktpDLDdI/AAAAAAAAAJU/KYbwR15QX9s/s1600-h/r_eylemselyetkekapak.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5295499472133623250" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 155px; CURSOR: hand; HEIGHT: 220px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SX1ktpDLDdI/AAAAAAAAAJU/KYbwR15QX9s/s320/r_eylemselyetkekapak.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Faiz CEBİROĞLU&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Neden hep kendimizi, tarihimizi abartarak, "üstün&amp;shy;lüğümüzü" kanıtlamaya çalışıyoruz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz, "uluslaşma aşamasına" geç başladığımız için mi bu kendini abartma savları oluştu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten, üzerinde durulması ve tartışılması gereken, önemli sorulardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnız bu kadar mı? Hayır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakıyorum, kendini, tarihini abartma ve uy-durma yanlılarına, son yıllarda, "dil abartmacıları” da katılmış durumda. Kendilerini, "yeni Türkçeci-ler" diye adlandıran bu kesim, "Türkçe'nin, diğer dillere göre üstünlüğünü" ispat etmekle meşgûl.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, ilk kez olmuyor. Türkiye'de, bazen, böylesi 'eksantrik' sav sahibi kişiler, ara-sıra ortaya çıkıyor. Bu belki de 'cehaletle cüretin, zaman zaman birbirine karışmasından veya birbirinin yerini almasından' kaynaklanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllar öncesinde savunulup, daha sonra terkedilen, &lt;strong&gt;"Güneş - dil teorisi"&lt;/strong&gt; saçmalığını tekrar gündeme getirmenin, Türkçe diline ne faydası olacak?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bu uydurma teori,&lt;/strong&gt; biliniyor. Bilmeyenler için yazıyorum: &lt;strong&gt;Dünya'daki, her olguyu, her oluşumu, her şeyi, “Türk olmaya bağlama” teorisi.&lt;/strong&gt; Bu bağlamda, dilimiz Türkçe de, diğer dilleri etkilemiş, aydınlatmıştır!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biliniyor. Türk Dil Kurumu, yıllar yıllar öncesinde, bu "uydurma teoriyle" Türkçe'nin bir yere varamayacağını fark etti. Terketti. Hatta son derece ve haklı olarak ta, "bu uydurma görüşlerle" Türkçe dilini geliştiremeyiz" diye açıklamada bulunmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkes dilini sevmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkes dilini oluştuğu gibi, ama geliştirerek sevmelidir. Zira dil, toplumsal bir fenomen olarak, sürekli gelişir, değişir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkes dilini sevmelidir ama dil sevgisi ayrı, dil abart&amp;shy;macılığı ayrıdır. Bunların birbirinin yerini almaması gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben Türkçeyi seviyorum. Türkçe, aynı zamanda, bir "dünya dili" olduğu için de, daha fazla seviyorum. Evet; Türkçe, bir dünya dilidir; içinde, Arapça, Farsça, Süryanice, Latince, Fransızca, İnglizce, Yunanca, Çince… gibi kelimeler var. Türkçenin %90'nı bu "ecnebi" denilen kelimelerden oluşuyor. Bana göre bu, Türkçe'nin bir "ayıbı" veya "fakirliği" değil, aksine zenginliğidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ara, Türk Dil Kurumu, Türkçeyi, "ecnebi" kelime&amp;shy;lerden, nasıl "temizleriz" tartışmasını başlatmıştı. Buna yanıt, Orhan Hançerlioğlu'ndan gelmişti. &lt;strong&gt;Hançerlioğlu,&lt;/strong&gt; haklı olarak:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;"Türkçe'de, C, F, H, I, J, L, M, N, P, R, Ş, V, Z harfleriyle başlayan Türkçe kelime yoktur"&lt;/strong&gt; dedi. Hangi kelimeleri arındıracağız, geriye bir şey kalmıyor, diye, tepkisini göstermişti. (Bakınız, Türk Dili Sözlüğü: Orhan Hançerlioğlu. Remzi Kitapevi. 618 sayfa. 2. hamur baskı. 1992).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi burada bir parentez açıp Hançerlioğlu'nun verdiği harflere dayanarak, bir kaç örnek vermek istiyorum. &lt;strong&gt;Haftanın günlerinden&lt;/strong&gt; başlayalım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pazar, Pazar-tesi, Salı, Çarşamba, Perşembe: Farsçadır. Cuma/ Cumar-tesi: Arapçadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Aylara bir bakalım:&lt;/strong&gt; Şubat: Süryanice. Mart: Latince. Haziran: Süryanice. Temmuz: Sümer veya İbranice. Ağustos: Latince. Eylül: Süryanice. Mayıs: Latince…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi burada, sayfalar dolusu örnekler vermek mümkün. Ama bu, hiçbir şeyi değiştirmez, biliyorum. Artık bu "ecnebi" dedikleri kelimeler, Türkçedir. Türkçeleşmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten Türk Dil Kurumu, daha sonra, Türkçeyi bu "ecnebi" dedikleri kelimelerden "temizleme" fikrinden vazgeçmişti. Vazgeçmişti, zira geriye, bir şey kalmıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun böyle olması, yani Türkçenin, âdeta, bir "dünya dili" olması, dil adına, bir fakirlik değil, aksine, bir zenginliktir. Zira Türkçe budur. Bir enternasyonalist dildir. Artık bunu, tartışmamak gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her insan, dilini sevmelidir ama herkes dilini, oluştuğu gibi, sevmelidir. Ben, Türkçeyi seviyorum, ama Türkçe'nin gelişmesi gerektiğini de söylüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bu dil sevgisini abartarak, "bakın Türkçe, Arapça’dan veya başka bir dilden daha üstündür, o dilleri etkilemiştir" demek, kuşkusuz "dilbilimi" ciddiyetiyle pek bağdaşmaz. Türkçeye de, bir faydası olmaz. Olmuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her dil, tarihsel gelişim sürecinde; bir başka dile, kelime verir, alır. Bunlar ayrı şeylerdir. Ama "Güneş-dil teorisi" uydurmasıyla her olayı, Türkçe'ye bağlamak; ne bizi, ne de dilimizi bir yere götürür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer güzel Türk dilini, daha da "güzel" hale getirmek istiyorsak, aşağıdaki noktalar üzerine düşünmek, kafa yormak, daha yararlı olur, diye düşünüyorum. Nedir bu noktalar? Kısaca şu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bir:&lt;/strong&gt; Türkçenin "yapısını" geliştirmek için çaba sarfetmek,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İki:&lt;/strong&gt; Türkçeyi çok daha kavramlı hale getirmek,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Üç:&lt;/strong&gt; Türkçeyi, yazım olarak da daha esnek ve daha şiirsel hale getirmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşüncem, kısaca, budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık, bu sözcük, "oyunlarından" vazgeçmenin zamanı geldiğini düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşadığımız dönem, abartma ve uydurma dönemi değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman, abartma ve uydurmaları, ayırma zamanıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dikkat ederseniz, yazılarımda, hep dil sevgisinden bahsediyorum. Arapça, Türkçe ve Danca konuşuyor ve yazıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama Türkçeyi seviyorum. Daha çok Türkçe yazıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkçeyi sevmek, bu dili kullanan halkı da sevmek demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu da belirteyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(*) Faiz Cebiroğlu: Pedagoji Yazıları(1), Eylemsel Yetke, Sayfa: 105, Eylül 2007, Alter Yayıncılık&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-4789608252004275038?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/4789608252004275038/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=4789608252004275038' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/4789608252004275038'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/4789608252004275038'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2009/01/abartma-ve-uydurma.html' title='ABARTMA VE UYDURMA(*)'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SX1ktpDLDdI/AAAAAAAAAJU/KYbwR15QX9s/s72-c/r_eylemselyetkekapak.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-9101782623622497150</id><published>2009-01-17T19:26:00.004+01:00</published><updated>2009-01-17T20:56:33.249+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='emperyalizm ve dil - faiz cebiroglu'/><title type='text'>EMPERYALİZM VE DİL</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SXIkt_KqaJI/AAAAAAAAAJA/S-LEIoja2tk/s1600-h/fc.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5292332884582623378" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 214px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SXIkt_KqaJI/AAAAAAAAAJA/S-LEIoja2tk/s320/fc.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Faiz CEBİROĞLU&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Dil ve dili geliştirmek; dili emperyalist dil yozlaşmasına ve kirlenmesine karşı korumak, yaşadığımız bu küresel emperyalist çağda çok zordur. Bunun tarihsel ve ekonomik nedenleri vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serbest rekabet dönemindeki mal ihracı, yerini sermayeye terketmesiyle birlikte büyüyen ve daha sonra dünyamızı saran emperyalist ekonomi ve kültür egemenliği, tüm dünya ülkelerini her alanda etkiliyor. Böylesi bir oluşumun halkası olan bizim gibi ülkeleri de daha fazla etkiliyor. Yaşamdaki yozlaşma ve yabancılaşma, böylesi bir sistemin ürünüdür. Dilimizdeki “kirlenme”, böylesi bir çağın ve oluşumun ürünüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu nesnel gerçeklik karşısında, emperyalist kültür ve onun yarattığı “dil çirkinleşmesine” karşı çıkan aydınlarımız da var. Değişik sitelerde yazan, Sayın &lt;strong&gt;Nuri Sağaltıcı&lt;/strong&gt; ve diğer dostlar da var. Sevindiricidir. Bilimsel zeminde dili, emperyalist dil kirlenmesine karşı, her hal ve şartta savunan aydınlarımızı, gerçekten, kutlamak gerekiyor. Yalnız kutlamak değil, onları, aynı zamanda fiili olarak desteklemek de gerekiyor. Böylesi bir tutum, insan kimliğinin, “sertifikası” oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dilimiz “yozlaşıyor”, dilimiz “çirkinleşiyor” diyoruz. Doğrudur. Yozlaşan ve çirkinleşen yalnızca “yazı” ve “sözlü dilimiz” değildir! Yaşamda kullandığımız “tüm” dillerimizdir: Yazı dili, konuşma dili, işaret dili, vücut dili, resim, müzik, drama, dans gibi dillerimiz de böylesi bir “yozlaşma” ve “çirkinleşme” ile karşı karşıyadır. Böylesi bir durum, “özdeğer” ve “kimliğimizi” olumsuz olarak etkilediği açıktır. Bu nokta da önemlidir, zira bizler bütün bu dilleri kullanarak, hem kendi düşünce ve duygularımızı ifade ediyor, hem de aynı kültürü taşıyan başkalarını da bu yolla/yollarla anlamaya çalışıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dil iletişimi, her zaman, karşılıklı ve bütünseldir. Çizdiğimiz resim, dans, şarkı v.b. hülyalarımızı, düşüncelerimizi, sevdamızı ve kavgamızı iletmek ve ifade etmek içindir. Biz insanlar, bu yolla/yollarla değişik dilleri kullanarak, ifade, özduygu ve kimliğimizi geliştiriyoruz. Bu anlamda dil, toplumsal “değerler” ve “kültürel ifade tarzı” için de zorunlu bir elementtir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşadığımız bu küresel sermaye çağında, yukardaki zorunlu noktaları muhafaza etmek, çok zordur. Zordur, zira dilimiz, emperyalist sermaye dilinin baskı ve etkisi altındadır. Sermaye çağı demek, herkesin birbirine bağlı ve bağımlı olması demektir. Böylesi bir küresel yapı, tek tek ülkelerdeki dili, dilleri de etkiliyor, yozlaştırıyor, asimile ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumu gören ve yaşayan sorumlu aydınlarımız, haklı olarak, böylesi bir “dil kirlenmesine” karşı çıkmaktalar. Haklıdırlar. Dil kavgaları önemlidir, ama yeterli değildir. Sorun yapısaldır. Türkiye de dünya içindedir. Türkiye de ekonomik olarak emperyalist sistemin bir halkasıdır. Böylesi bir iç ve dış dinamik üzerine yükselen üst yapı, doğal olarak, siyasetimizi, hukuk, etik, din, felsefe, sanat ve bunların ifade tarzı olan hem Türkçeyi hem de Anadolu’da kullanılan tüm dilleri etkiliyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çözüm, radikaldır. Radikalcı çözüm, köktenci çözümdür. Devrimcidir. Bu anlamda, köktenci çözüm, hem emperyalist sermaye ilişkisi ve onun yarattığı “dil kirlenmesine” karşı bir yöntem; hem de insanın “sürü” olmaktan çıkışın yöntemi oluyor. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-9101782623622497150?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/9101782623622497150/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=9101782623622497150' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/9101782623622497150'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/9101782623622497150'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2009/01/emperyalizm-ve-dil.html' title='EMPERYALİZM VE DİL'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SXIkt_KqaJI/AAAAAAAAAJA/S-LEIoja2tk/s72-c/fc.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-7471338534243199748</id><published>2009-01-09T19:47:00.002+01:00</published><updated>2009-01-09T19:53:16.204+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yapmak ve yaratmak - faiz cebiroglu'/><title type='text'>YAPMAK VE YARATMAK ÜZERİNE İPUÇLARI</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWedD4EfSnI/AAAAAAAAAI4/LVB9bldKpRg/s1600-h/faiz.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5289368977286318706" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 154px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWedD4EfSnI/AAAAAAAAAI4/LVB9bldKpRg/s200/faiz.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Faiz CEBİROĞLU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Pedagojide yapmak ve yaratmak&lt;/strong&gt;, her zaman büyük bir önem taşımıştır. Bu yüzden, drama, müzik, şarkı, ritim, dans ve atölye çalışmaları ( resim-iş ve sanat anlayışı), her zaman pedagojinin olmazsa olmaz elementleri olmuştur. Burada üzerinde önemle durulan nokta, hiç kuşkusuz, insanının her yönüyle gelişmesi, değişmesi ve ileri gitmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yapmak ve yaratmak&lt;/strong&gt;; kendini ifade etmek demektir. İnsan yaptığı ürünle, çelişkilerini, şikayetlerini, kısacası, duygu ve düşüncelerini ifade eder. Dışa yansıtır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yapmak ve yaratmak&lt;/strong&gt;; komünikasyondur. Bizler, ürettiklerimizle başkalarıyla haberleşiyor ve böylece, mesajlarımızı başkalarına, yani alıcıya, göndermiş oluyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yapmak ve üretmek&lt;/strong&gt;; diyalogdur. İnsan, yetenek ve hayal gücünü kullanarak, ürettiği ürün aracılığıyla başkalarına sinyal gönderiyor; iletilen sinyal (işaret), tepki, cevap (respons) alıp, başkalarıyla karşılıklı bir diyalog kurmanın yolunu sağlamış oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yapmak ve üretmek&lt;/strong&gt;; keşfetmek, incelemek ve araştırmak demektir. Bu, insanın kendini tanıması, keşfetmesi ve anlaması anlamına da geliyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Yapmak ve üretmek&lt;/strong&gt;; insanın hem duyu organlarını kullanma, hem de kendi etrafındakilerini kavramak demektir. Burada, insanın tüm duyu organları, yeni bir ürün yaratmada iç-içe geçmiştir. Kenetlenmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yapmak ve üretmek&lt;/strong&gt;; sosyal bir prosestir. Bu, başklarıyla ilişki kurmanın, dostluğun ve birlikteliğin sağlanması anlamına geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yapmak ve üretmek&lt;/strong&gt;; başkalarını hayrete düsürmek, şaşırtmak ve böylece, insan kafasında, yeni soru işaretleri yaratmak demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yapmak ve üretmek&lt;/strong&gt;; gelişim ve değişimdir. İnsan yaparak, üreterek kendini geliştirir. Gelişim, var olan aşamadan bir başka aşamaya geçmek demektir. Sıçramadır. Niteliksel bir sıçramadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yapmak ve üretmek,&lt;/strong&gt; insanın kendi hayal gücünü ve yeteneğini kullanarak, bunu dışarıya vurmasıdır, ifade etmesidir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yapmak ve üretmek&lt;/strong&gt;; anlamak demektir. Çin dilinde bir deyiş vardır: ”Duyuyorum ve unutuyorum. Görüyorum ve hatırlıyorum. Yapıyorum ve anlıyorum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özetle; &lt;strong&gt;yapmak, yaratmak ve üretmek;&lt;/strong&gt; insan yaşamında, belki de, en önemli bir süreçtir. Dolayısiyle, yapmak ve üretmek, yalnızca ’belirli’ insanlar için değil, herkesin hakkı olmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsana verilen ve verilmesi gereken, ihtimam da budur. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-7471338534243199748?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/7471338534243199748/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=7471338534243199748' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/7471338534243199748'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/7471338534243199748'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2009/01/yapmak-ve-yaratmak-zerine-ipulari.html' title='YAPMAK VE YARATMAK ÜZERİNE İPUÇLARI'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWedD4EfSnI/AAAAAAAAAI4/LVB9bldKpRg/s72-c/faiz.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-7638785754907130956</id><published>2009-01-04T13:07:00.005+01:00</published><updated>2009-01-04T13:23:12.557+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='tehlikeli oyuncaklar - faiz cebiroglu'/><title type='text'>TEHLİKELİ OYUNCAKLAR</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWCnznb6D-I/AAAAAAAAAIY/Hy9wM8hDFpw/s1600-h/Fischer_price.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5287410467734163426" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 240px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWCnznb6D-I/AAAAAAAAAIY/Hy9wM8hDFpw/s320/Fischer_price.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Faiz CEBİROĞLU&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuğun gelişiminde oyunun anlam ve önemi üzerine durdum. Oyunlarda kullanılan materyallerin ve oyuncakların, duyu, hayal, devinimsel ve bir çok alanda çocukların gelişiminde oynadıkları önem üzerine görüşlerimi yazdım. Ama unutulmaması gereken önemli bir başka nokta daha var, bu da; bazı oyuncakların çocukların sağlığı için ciddi tehlikler taşıdıkları gerçeğidir. Biz aileler, bunları düşünmeden, çocuklarımıza çeşit çeşit oyuncaklar alıyoruz. Ama ne yazık ki, bazı oyuncaklar, çocukların sağlığı için büyük tehlikler oluşturmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukların severek oynadıkları plastik bebeklerde, arabalarda, hayvanlarda, el çantalarında v.b. oyuncaklarda böylesi tehlikeleri görmek mümkün. Çocuklar için tehdit oluşturan oyuncakları kontrol etmek için, bazı ülkelerde komiteler oluşturulmuş; Çevre ve Sağlık bakanlıkları gibi. Son yapılan kontrollerde, Mattel firmasının ürettiği oyuncaklarda çocuk sağlığı için zararlı olan oyuncaklar ürettiği açığa çıktı. &lt;strong&gt;Mattel firması,&lt;/strong&gt; Avrupa piyasalarından &lt;strong&gt;8.217 oyuncağının&lt;/strong&gt; geri çekilmesine karar verdi.&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWCnD54aHMI/AAAAAAAAAII/GKGDUjtTY1k/s1600-h/mattel.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5287409648051821762" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 240px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWCnD54aHMI/AAAAAAAAAII/GKGDUjtTY1k/s320/mattel.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;Mattel &lt;/strong&gt;firmasın ürettiği oyuncaklardan alan varsa, aşağıda isimlerini vereceğim oyuncakları tekrar kontrol etmeleri yerinde olur, diyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Fischer Price Geotrax Rail and road ( bu oyuncakta sağlık için tehlike arzeden: arabalardaki motor).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Barbie Dream Puppy House Playset ( sağlık için tehlike arzeden: köpek oyuncağı)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Barbie Dream Kitty Condo Playset ( sağlık için tehlike arzeden: kedi).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Barbie Table and Chars Kitchen Playset ( sağlık için tehlike arzeden: mutfak araç – gereçleri ve köpek oyuncağı).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Barbie Bathtub an Toilet Playset ( sağlık için tehlike arzdeden oyuncak: kedi).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Barbie Living Room Playset ( sağlık için tehlike arzeden: kedi)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Barbie Desk an Chair Bedroom Playset: ( sağlık için tehlike arzeden oyuncak: köpek)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Barbie Living Room Playset ( sağlık için tehlike arzeden: el çantası).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Mattel firması,&lt;/strong&gt; dünya genelinde &lt;strong&gt;844 bin oyuncağını&lt;/strong&gt; geri çektiğini belirteyim. Bütün uyarılara karşın Mattel firması hâlâ çocuk sağlığı için zararlı oyuncaklar üretmeğe devam ediyor.&lt;br /&gt;Değişik ülkelerde “Çevre ve Sağlık” bakanlıkları, piyasalara sürülen oyuncakları kontrol etmelerine karşın, ne yazık ki, gene satılmakta olan oyuncaklarda sağlığa zararlı maddeler bulunmaktadır. En zararlı maddeler, tekstil, metal ve özellikle plastik oyuncaklarda görülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWCnYWsXwwI/AAAAAAAAAIQ/xPt1y_xTdkM/s1600-h/mattel_recall_0807.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5287409999383347970" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 240px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWCnYWsXwwI/AAAAAAAAAIQ/xPt1y_xTdkM/s320/mattel_recall_0807.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Plastik oyuncaklarda kullanılan &lt;strong&gt;”phthalates” &lt;/strong&gt;maddesinin sağlık açından son derece zararlı olduğunu hemen belirteyim. Bu madde çocuklarda hormon bozukluğu ve kansere sebep olmaktadır. Phthalates, plastikten yapılan oyuncakları ”yumuşak” hale getirmek için kullanılıyor… Yeri gelmişken hemen yazayım: Phthaletes tehlikesinden kaçınmanın ilk yolu: Yumuşak plastik yapılı oyuncaklar yerine, katı, sert yapılı oyuncakları tercih etmek, satın almak en doğrusudur.&lt;br /&gt;Oyuncak alırken dikkat edilmesi gereken noktalar var:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bir:&lt;/strong&gt; Kokulu, şiddetli kokulu oyuncakları satın almamak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İki:&lt;/strong&gt; Yumuşak değil, ama sert plastikten yapılan oyuncakları tercih etmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Üç:&lt;/strong&gt; Phthalates içeren oyuncaklardan uzakta durmak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dört:&lt;/strong&gt; Oyuncak etiketlerinde eklenen &lt;strong&gt;CE-markasının&lt;/strong&gt; olup olmadığını kontrol etmek.(CE-markası yoksa oyuncağı satın almamak gerekiyor. Zira CE- markası, Avrupa’da ve hemen hemen dünya genelinde, oyuncakları teftiş eden bir kurulun eklediği ve ”oyuncak sağlığa zararlı değildir” markasıdır).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlara ek olarak şunları da yazayım; satın alınan oyuncakları çocuklara vermeden önce, onları ”havalandırmakta” ve ”yıkamakta” çok büyük yarar vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, çocuk gelişiminde oyun ve oyunda kullanılan oyuncaklar önemlidir. Ama önemli olan bir başka nokta da, bazı oyuncakların sağlık için son derece tehlike arzettikleri gerçeğidir. Bunu da göz önünde bulundurarak, çocuklarımızı sağlık açısından da korumakla yükümlü olduğumuzu unutmamak gerekiyor. &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-7638785754907130956?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/7638785754907130956/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=7638785754907130956' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/7638785754907130956'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/7638785754907130956'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2009/01/tehlikeli-oyuncaklar.html' title='TEHLİKELİ OYUNCAKLAR'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWCnznb6D-I/AAAAAAAAAIY/Hy9wM8hDFpw/s72-c/Fischer_price.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-554437594119890475</id><published>2008-12-15T16:53:00.003+01:00</published><updated>2008-12-17T18:11:42.904+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='oyunun anlam ve önemi2 - faiz cebiroglu'/><title type='text'>ÇOCUK GELİŞİMİNDE OYUNUN ANLAM VE ÖNEMİ(2)</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SUZ-3lUZihI/AAAAAAAAAIA/21UDtNv5Vtk/s1600-h/oyun2.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5280047106514061842" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 205px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SUZ-3lUZihI/AAAAAAAAAIA/21UDtNv5Vtk/s320/oyun2.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Faiz CEBİROĞLU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukların gelişiminde en önemli etkinlik olan ço&amp;shy;cuk oyunu üzerine, bana sürekli sorular geliyor. Sevin&amp;shy;diricidir. Çocuklarını en iyi bir şekilde yetiştirmek iste&amp;shy;yen, sorumlu anne ve babalar, haklı olarak bu konuda bilgi sahibi olmak istemekteler. Böylesi sorumluluk, çok sevindiricidir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Değişik dergi ve gazetelerde çocuğun oyunu üzerine yazdıklarım vardır. Ayrıca, Sanat, Edebiyat ve Eğitim’de YOĞUNLUK dergisinin Nisan 2006, sayı 4’te, “Oyunun Anlam ve Önemi Üzerine” başlıklı geniş bir yazım var&amp;shy;dır. Bu konuda daha geniş bilgi sahibi olmak iste&amp;shy;yen&amp;shy;ler, bu yazıları da okumaları iyi olur, diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Oyun üzerine başlıklı bu kısa yazımda, daha önceleri üzerinde durmadığım veya az durduğum bazı noktalara dikkat çekmek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Oyun, çocuğun sosyal gelişiminde çok önemli bir yer teşkil ediyor. Oyun, en başta, çocuğun ihtiyacı olan kontak, merak, heyecen ve sosyal birlikteliğin aracıdır. Çocuğun kendini ve çevresini anlamada aracı olan yine oyundur. Oyunlardır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Bazen kendiliğinden, bazen de planlı bir şekilde oy&amp;shy;nanan çocuk oyunları, değişik yaş ve gelişim aşamalarına göre ayrılıyor. Bunları şöyle sıralamak mümkün:&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;1- Fonksiyon oyunu ( 0–1 ½ yaş):&lt;/strong&gt; Çocuğun kendini, vücudunu, çevresini tanıma ve anlama araştırmalarıyla yoğun, meşgul olduğu devinimsel ve deneyimsel süreç.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;2- Paralel oyun (1 – 2 yaş):&lt;/strong&gt; Çocukların işbirliği yapmadan, ya tek başlarına, ya da yan yana aynı oyuncaklarla oynama. Roloyuna hazırlık süreci.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;3- Rol oyunu (3 – 6 yaş):&lt;/strong&gt; Çocukların birlikte oynadıkları taklit oyunu. Değişik konuları içeren, sosyal rolleri ihtiva eden oyunlar. Örneğin, “Anne, Baba ve Çocukları”, “Doktor”, “Hemşire” gibi rollere girme ve oynama. Roloyunu, çocuğun gelişiminde önemli bir oyun şeklidir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;4- Kurallı oyun ( 6 – 12 yaş):&lt;/strong&gt; Okula başlangıç devresi. Kimlik yapılanması ve sosyal gelişimin en önemli devresidir. Çocukların hem yaşıtlarıyla birlikte olma, hem de arkadaşlıkların uzun süreli olduğu devredir. Burada, arkadaşlar arasında oynanan oyunlar, artık belirli bir kurala dayanıyor. Artık kurallara göre oynama ve kuralları öğrenme durumu var. Futbol v.b gibi takım oyunları. Satranç, bilgisayar oyunları. Değişik yarış&amp;shy;malar. Oyunlarda “kaybetme” ve “kazanma” durumu. Çocukların kendilerini “sınama” ve ”başarılı” oldukları aktivitelerde kendilerini gösterme. Bu devrenin en popüler oyunları, müzik ve spor gibi oyunlardır…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Değişik yaş gruplarına ayırdığım bu oyun ve oyun gelişimine psikolojik açıdan da yaklaşırsam, şöylesi sonuçlara varmak mümkün:&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Bir:&lt;/strong&gt; Çocuklar oynar, çünkü oyun oynamak eğlencelidir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;İki:&lt;/strong&gt; Çocukların, oyun esnasında çıkabilecek ihtilaflarla karşı karşıya kalmaları ve bu ihtilafları çözme ortamı.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Üç:&lt;/strong&gt; Çocuğun kendini ve çevresini tanıma zemini.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Dört:&lt;/strong&gt; Çocukların hayal güçlerini, düşünce, yaşam ve duygularını ifade etme ortamı.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Dünyanın neresinde olursa olsun, çocuklar oynar, zira oyun oynamak zevkli ve neşelidir.&lt;br /&gt;Çocuklar oynar, zira oyun aracılığıyla sosyal birliktelikler sağlanıyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Çocuk oyunu önemlidir, çünkü dostluk, arkadaşlık, duygudaşlık ve kendi kültürlerini iletme, oynadıkları oyunlar aracılığıyla oluyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Çocuk oyunu önemlidir, zira çocuğun dünyayı ve çevresini tanımanın metodu oyundur, oyunlardır. Bu yüzden, çocukların oyunlarını destekleyelim. Çocuk oyunun yalnız “oyun” olmadığnı, artık kavrayalım... &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-554437594119890475?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/554437594119890475/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=554437594119890475' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/554437594119890475'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/554437594119890475'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2008/12/ocuk-geliiminde-oyunun-anlam-ve-nemi2.html' title='ÇOCUK GELİŞİMİNDE OYUNUN ANLAM VE ÖNEMİ(2)'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SUZ-3lUZihI/AAAAAAAAAIA/21UDtNv5Vtk/s72-c/oyun2.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-2353343111088141272</id><published>2008-12-09T20:36:00.005+01:00</published><updated>2008-12-09T20:54:22.423+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='cocuk gelisiminde oyunun anlam ve önemi 1 - faiz cebiroglu'/><title type='text'>ÇOCUK GELİŞİMİNDE OYUNUN ANLAM VE ÖNEMİ(1)</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/ST7LaD-kguI/AAAAAAAAAHw/2yeAliNmGs8/s1600-h/faiz.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5277879461929583330" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 247px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/ST7LaD-kguI/AAAAAAAAAHw/2yeAliNmGs8/s320/faiz.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Faiz CEBİROĞLU&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukların dünyası, gerçekten, oyunla dolu. Oyun da; kelime, ritim, şarkı ve hareketle doludur. Çocuklar, oynadıkları oyunlar aracılığıyla, hayatla ilgili deney yaparlar, deneyim kazanırlar. Bu araçla, kendilerini ifade ederler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müzik, değişik oyun ve aktiviteler, çocuğun hem motorik, hem de yetenek kazanmasında önemli bir yer tutar. Bu açıdan, çocuğu tek yönlü değil, çok yönlü, yani topyekün gelişimini destekleyen ve etkileyen tüm alanlarda desteklemek gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada, bazı noktalara değinmek istiyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çocuğun motorik gelişimi:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuğun motorik (devinimsel) gelişimi konusunda sık sık yanlış anlaşılmalara rastlıyoruz. Tanık oluyoruz. Bazıları, çocukların önce ayaklarını ve daha sonra vücüdun diğer bölümlerini geliştirdiğini sanıyor. Doğru değil. Tam tersine, çocuğun motorik gelişimi, yukardan aşağıya doğru, yani önce başıyla mobiliyet ve stabilitet kazanıyor, daha sonra, el ve kollarda ve en sonda da ayaklarda mobiliyet ve sabitlik elde ediliyor. Bu aşamalardan sonra çocuk, ancak yürümeye başlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu motorik gelişimi destekleyen, oyunlar çoktur. Çocuğun bu oyunlardan yararlanması gerekiyor. Çocuğa; sürünme hareketleri, zıplama, koşma ve dans etme gibi… Hareket edeceği yer ve imkân, bulmak ve yaratmak, çok önemlidir. Çocuklara bu yer, zaman ve desteği sağlayacak olan, biz büyüklerdir.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Denge duyusu:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuğun gelişiminde denge duyusu da çok önemlidir. Çocuğun denge duyuları: yukarı/aşağı; sol/sağ; ileri/geri gibi duyulardır. Yazmış olduğum bu duyular, çocuğun “içselkulağı” diyebileceğimiz bir yerde bulunmaktadırlar. Çocuk, hareket ettiği zaman, otomatik olarak bu duyularını çalıştırmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İşitme duyusu:&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İşitme duyusunu en iyi destekleyen, hiç kuşkusuz, müziktir. Çocuk, şarkı aracılığıyla, ritim, melodi, tempo, durak gibi elementleri öğrenir. Bu araçla, özdinamik elde eder. Diğer alanlarda olduğu gibi, müzik alanında da, çocuklar değişiktir. Kimileri, şarkıyı ve ritmini hemen öğrenir, kimileri daha sonraları. Bu da normaldir. Buna, saygı göstermek gerekir.&lt;br /&gt;Unutmamak gerek, çocuklar, duyularıyla, tecrübe ve faaliyetleriyle gelişir. Çocuklar, koştukları, tırmandıkları ve hopladıkları zaman motorik/hareket yönlerini geliştirir. Onun için, çocuklar, sürekli kendi vücutlarını hareket ettirmeleri gerekir. Bu hareketi sağlayacak olan araç, hiçkuşkusuz, oyundur. Oyunlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın neresinde olursa olsun, çocuklar oynar, oynamayı sever. Zira oyun, çocukların ifade formudur. Bu form üzerine onlarca kitap yazılmış, değişik yaş gruplarına ilişkin, teoriler geliştirilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyun, hayal gücüyle dolu, istek dolu, bazen kendiliğinden, bazen de planlı bir aktivite olarak tasvir edilebilir. Oyun oynayan çocuklar, büyük bir konsentrasyon ve angaje içine girerler. Bu, çocuklarda heycen, ciddiyet ve coşku dolu bir sosyal birliktelik ortamı yaratır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyun, zevkli ve neşeli olduğu için, tüm çocuklar tarafından oynanır. Çocukların birçok ihtiyacı oynadıkları oyun aracılığıyla karşılanır. Daha da önemlisi oyun, çocukların arkadaşlarıyla birlikte olmalarını sağlar. Bu açıdan oyun, çocuklar için olmazsa – olmaz bir ihtiyaçtır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklar, kendilerini, duygularını, sosyal ve yaratıcı yönlerini ifade etmek için, oynarlar.&lt;br /&gt;Çocuklar, vücutlarını kullanmak, kendi dünyalarını tanımak, araştırmak ve deneyim kazanmak için, oynarlar. Böylece çocuklar, oynadıkları oyun aracılığla özgüven ve özduygu elde etmiş olurlar.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Oyun, aynı zamanda, çocukların sembolik yeteneklerini de geliştirir. Çocukların oyunlarına bir bakın; bazen, oynadıkları kum, bir “pasta” oluyor; bazen “masa”, bir “gemi” haline getiriliyor. Bazen, oyun oynayan küçücük kızlar, anne, büyük abla; bazen küçücük erkek çocuklar, baba, kardeş, amca, rollerine giriyorlar. Böylesi oyun tarzına, pedagojide, “rol-oyunu” deniyor. Bu rol-oyunun çocukların gelişmesinde büyük önemi vardır. Bu oyunla çocuklar, yetişkinlerin dünyalarını anlamaya çalışırlar; yetişkinlere, oynadıkları bu rol-oyunlarıyla, benzemeye çalışırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir rol-oyununa ilişkin, pratik yaşamdan, somut bir örnek vermek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üç erkek çocuk arasında oynanan bir oyun:&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/ST7K1lYtv9I/AAAAAAAAAHo/OxWjZqe_0HQ/s1600-h/zooro+oynayan+cocuk.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5277878835242450898" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 170px; CURSOR: hand; HEIGHT: 175px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/ST7K1lYtv9I/AAAAAAAAAHo/OxWjZqe_0HQ/s320/zooro+oynayan+cocuk.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;“Maskeli Adam”.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyunda roller:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuvvetli çocuk: 4,5 yaşında (maskeli adam).&lt;br /&gt;1. zayıf çocuk: 4 yaşında.&lt;br /&gt;2. zayıf çocuk: 5 yaşında.&lt;br /&gt;Oyun için kullandıkları materyaller: karton, makas, elastik, renkler (boya).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyun, bir gün, bir çocuğun yanıma gelip, “Faiz, bana bir maske yapar mısın?” diye sormasıyla başladı ve gelişti. Birlikte maskeyi yaptık. Maskeyi kendisi boyadı. Maskeyi takıp, hemen oynamak isteyen iki çocuk buldu. “Maskeli Adam” çocuklara yaklaşıp; “Brrrr!..” deyince, çocuklar koşmaya başladı, kendisi de arkalarından… Çocuk, ara sıra yanıma gelip; “Faiz, gördün mü, çocuklar benden korktu!” diye, büyük bir coşkuyla, bana anlattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu oyun, bazen de roller de değişerek, iki – üç saat kadar oynanabilir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Oyunu biraz aydınlatırsak,&lt;strong&gt; “ipucu kelimelere”&lt;/strong&gt; varmış oluruz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Çocuklar oyunda, “kuvvetli adam” ile “zayıf adam” rollerini prova ediyorlar.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;2- Zayıf çocuk rolündeki arkadaşları, oyunu, “heyecan”, “titreme”, “ürperme” ve “korku” duygusuyla oynuyorlar. Onlar da bu oyun aracılığıyla, bu duyguları öğrenmiş oluyorlar.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;3- Çocuk, maskesiyle, diğer çocuklarla kontak kurmanın yolunu buluyor. Arkadaş ediniyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;4- Bu oyunla çocuk, hem sosyal, hem de kişisel olarak kendini geliştiriyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;5- Bu oyunla çocuk, konsentrasyon yeteneğini artırıyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;6- Çocuk oyun süresince dilini kullanıyor. Geliştiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Bir başka oyunu, çoğumuzun oynadığı:&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/ST7MSOr835I/AAAAAAAAAH4/WNSYfJVy-iQ/s1600-h/banke_b%C3%B8f(f.c).bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5277880426876952466" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 180px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/ST7MSOr835I/AAAAAAAAAH4/WNSYfJVy-iQ/s320/banke_b%C3%B8f(f.c).bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;“Yağ Satarım, Bal Satarım”&lt;/strong&gt; oyununu ele alalım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu oyunda en az 6 kişi olmamız gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi hep beraber bir halka oluşturalım ve yere oturalım. Herkesin yüzü birbirine dönük olsun. Bir ebe seçelim ve ebemizin eline ucu düğümlü bir mendil verelim. Ebemiz, elindeki mendili bize göstermeden arkamızda dolaşacak. Bakalım hangimizin arkasına bırakacak mendili. Ahmet’in arkasına eğildi, acaba oraya mı bıraktı? Yok yok herhalde Zeyneb’in arkasında. Ebe bizi şaşırtmaya çalışıyor, arkamıza dönüp bakmamız yasak, ancak el yordamıyla anlayabiliriz mendilin arkamızda olup olmadığını. Ebe, hâlâ etrafımızda dönüyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yağ satarım, bal satarım. Ustam ölmüş, ben satarım.”&lt;br /&gt;“Ustamın kürkü sarıdır. Satsam on beş liradır.”&lt;br /&gt;“Zambak zumbak, dön de arkana bak.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mendil arkamdaymış, şimdi ebe, bir tur atıp, benim yerimi kapıp oturmadan onu yakalamam lazım. Eğer yakalayamazsam, ebe ben olurum. Eğer mendilin arkamda olduğunu fark etmezseydim ve ebe halkayı dolanıp gelseydi, ebe yine ben olurdum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bu oyunu da tahlil edersek:&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bir: Oyun, çocukların hem “tepki yeteneklerini”, hem de -koşacakları- “yön/taraf duyularını”, çalıştırıyor, harekete geçiriyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;İki: Oyun, çocukların “konsentrasyon” ve “dikkat” yönlerini geliştiriyor. Oyunda, çocukların “dikkatli” ve “uyanık” olmalarını; ebenin, her an mendili arkalarına bırakacak sezgisiyle, koşmaya ve ebeyi yakalamaya “hazır” durumda olmalarını sağlıyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Üç: Çocuklar kural öğreniyorlar; oyunun kuralını öğreniyorlar.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Dört: Oyun sürecinde çocuklar koşarak, motorik yönlerini geliştiriyorlar.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Beş: Oyun esnasında çocuklar, ritim, tekerleme, aracılığıyla, hem tempo ve durak gibi elementleri (müzik) öğreniyorlar; hem de söyledikleri, birbiriyle uyumlu, şarkılı sözlerle yeni kelime ve kavramlar öğreniyorlar. Bu yolla dillerini geliştiriyorlar.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Altı: Oyun, çocuklara, zevkli, neşeli ve heyacan dolu bir ortam sağlıyor; duygularını ifade etmenin zemini yaratılmış oluyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Yedi: Oyun çocukların sosyal yönlerini geliştiriyor. Başka çocuklarla bir arada olmanın birlikteliğini sağlıyor.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Genelde toparlarsak:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Oyun, değişik arkadaşlarla ilişki kurmanın aracı,&lt;br /&gt;* Sosyal rolleri öğrenme,&lt;br /&gt;* Kendini tanıma ve pratikte sınama,&lt;br /&gt;* Konsentrasyonu öğrenme,&lt;br /&gt;* Belirli kuralları öğrenme ve kabul etme,&lt;br /&gt;* Dilini pratikte kullanma ve geliştirme.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Özetle oyun;&lt;/strong&gt; çocukların hem fiziki, hem de ruhsal aktivite atölyeleridir. Oyunun hem motifi, hem de hedefi vardır. Motivasyon, daha sonra oyunun hedefiyle karışır. Tekleşir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, çocuk oyunu sonderece “ciddidir”, buna saygı gösterelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyun, çocukların kültürüdür. Destekleyelim. &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-2353343111088141272?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/2353343111088141272/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=2353343111088141272' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/2353343111088141272'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/2353343111088141272'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2008/12/ocuk-geliiminde-oyunun-anlam-ve-nemi1.html' title='ÇOCUK GELİŞİMİNDE OYUNUN ANLAM VE ÖNEMİ(1)'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/ST7LaD-kguI/AAAAAAAAAHw/2yeAliNmGs8/s72-c/faiz.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-1551787374709416884</id><published>2008-11-16T10:24:00.001+01:00</published><updated>2008-11-16T10:28:34.403+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kalemimde saklaniyor resimlerim - faiz cebiroglu'/><title type='text'>”KALEMİMDE  SAKLANIYOR RESİMLERİM”</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SR_nluEyTYI/AAAAAAAAAG0/Y5-P-BMuzMs/s1600-h/g%C3%B6zl%C3%BCk+takan+g%C3%BCnes.png"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5269184724256050562" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 180px; CURSOR: hand; HEIGHT: 286px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SR_nluEyTYI/AAAAAAAAAG0/Y5-P-BMuzMs/s320/g%C3%B6zl%C3%BCk+takan+g%C3%BCnes.png" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Faiz Cebiroğlu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklar, bizim çocuklar. Hayallerle dolu olan bizim çocuklar; ressam çocuklar. Düşüncelerini ve duygularını resim dili ile de bizlere ifade eden bizim çocuklar; ressam çocuklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resim çiziyorlar; resim çizmek eğlencelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resim üretiyorlar; sanatçı kimliklerini geliştiriyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resim çiziyorlar; çizdikleri resmi anlatarak, konuşma dillerini ve konuşma yeteneklerini geliştiriyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resim çiziyorlar; hayal dünyaları ve yaratıcılıklarını gösteriyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;”Tehlikeli bir aslan çizdim” diyor, 4 yaşında bir çocuk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de ”atımı çizdim” diyor, bir başka çocuk…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resim çiziyorlar; kimisi aslan, at, gözlük takan güneş; kimisi de gökyüzü, deniz çiziyor, hayallerle dolu olan bizim çocuklar. Boya ve renklerden harikalar yaratıyorlar; yaşamlarında onları etkileyen; onları ”meşgul” eden resimlerini, ”resim dili” ile bize sunuyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllar önce bir yerde okumuştum; Danimarka’lı bir ressam bayan, bir kız çocuğa; ”bu kadar güzel resimleri nereden buluyorsun?” diye sorduğunda, 5 yaşındaki kız; ”renkli kalemlerimde saklanıyor resimlerim” diye mükemmel yanıt veriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet; kimisi renkli kalemlerinde, kimisi boyalarda, kimisi de çocukların hayallerinde saklanıyor, tüm bu güzel resimler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resim çiziyor, bizim çocuklar…Estetik yönlerini geliştirip, hayal dünyalarını resim dili ile bizlere ifade ediyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne ilginç, bir çocuk bizlere; ”çizdiğim resmi ”dinle” ve anlattıklarımı ”gör” diye anlatıyor. Bizlere ”ders” veriyor; yalnız resim dersi değil, topyekûn gelişim dersleri veriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temmuz ayında Antakya’daydımdım. Sevgili prensesim Bilgesu’nun evindeydim. Resimler çizdi bana; ”bak bu uzaydan gelen kız” dedi. Bu, ”uzayda uçan kız”, bu da ”bahçemizde çiçekler arasında dolaşan kız.”… Çizdiği resimler bende; odamda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dikkatinizi çekiyor mu bilmem, ama çocuk resimlerinde dikkatimi çeken bir nokta var; erkek çocuk resimleri ve kız çocuk resimleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erkek çocuklar; tehlikeli hayvanlar, uçak, savaş, silahşörler, yarış arabaları, gemi ve çeşit çeşit ”kahramanlar” çiziyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kız çocukları; gökyüzü, sevdikleri arkadaşlarını, kelebek, çiçek, uzayda uçurdukları hayallerini, anne ve babalarını, oyuncaklarını ve atlarını çiziyorlar… çiziyorlar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama hem erkek, hem de kız çocuklar, renkli kalemlerinde ve boyalarda sakladıkları hayallerini, duyu ve duygularını ifade ediyorlar. Dünyalarını, dünyadaki hayallerini resimlerle, resim dili ile bizlere iletiyorlar. Hayal dünyaları, yaratıcılık süreciyle bütünleşiyor, tekleşiyor, yaratıcılık oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resim, dildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resim, kendini resim dili ile ifade etmek demektir. Yaratıcılık sürecinde çocuklar hem kendilerini, hem de çevrelerini, dünyalarını anlamaya çalışıyorlar. Yaratıcılık süreci, aynı zamanda , çocukların bazı kavramları “yerine oturtma” ve bunları resimleriyle ifade etmeleri açısından da önemli oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resim, dildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazı ve sözlü dilleri bazen yasaklanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama “resim dilini” yasaklamak o kadar da basit değil...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet; resim, çocukların vitaminidir. Vitaminsiz bir gelişme olmuyor. Olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resim çizmek, vitamindir; çocukların vitaminidir. Çocukların duygularını ve duyu organlarını besleyen bir vitamin. Vitaminsiz bir gelişme yok; olmuyor. Olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resim, vitamindir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklarımızı “resim vitamini” ile büyütelim; resim gelişimlerinde hangi aşamalardaysa, onlarla o aşamada buluşalım; renkli kalemlerinde ve boyalarında sakladıkları resimlerini bizlere sunmalarına yardımcı olalım. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-1551787374709416884?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/1551787374709416884/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=1551787374709416884' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/1551787374709416884'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/1551787374709416884'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2008/11/kalemimde-saklaniyor-resimlerim.html' title='”KALEMİMDE  SAKLANIYOR RESİMLERİM”'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SR_nluEyTYI/AAAAAAAAAG0/Y5-P-BMuzMs/s72-c/g%C3%B6zl%C3%BCk+takan+g%C3%BCnes.png' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-246484765999623168</id><published>2008-11-04T09:00:00.003+01:00</published><updated>2008-11-04T09:15:08.114+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='cocuk dili - faiz cebiroglu'/><title type='text'>ÇOCUK DİLİ(*)</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SRAEATGJPXI/AAAAAAAAAGs/b_r4c4gMTo0/s1600-h/cocukdili.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5264712367568665970" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 349px; CURSOR: hand; HEIGHT: 241px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SRAEATGJPXI/AAAAAAAAAGs/b_r4c4gMTo0/s400/cocukdili.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Faiz CEBİROĞLU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın her tarafında çocuklar, aynı şekilde, sesler çıkararak, mırıldanarak, dil öğrenirler. Daha bebek&amp;shy;ken, ses, mırıldanma gelişerek, anlam kazanıyor: dil oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dil böyle oluşuyor, ama genelde çocuğun, özelde dilin gelişmesinde, olmazsa-olmaz ilke, hiç kuşkusuz, çocuğun ailesiyle olan yakın ilişkisidir. Anne ve baba, çocuğun topyekûn gelişmesinde olduğu gibi, dilde de, çocuklarına modeldirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genelde, &lt;strong&gt;çocuğun gelişimi,&lt;/strong&gt; özellikle katılımcı toplumlarda, karşılıklıdır. Gelişim, &lt;strong&gt;birincil sorumlular&lt;/strong&gt; ile &lt;strong&gt;ikincil sorumlular&lt;/strong&gt; arasındadır. &lt;strong&gt;Birincil sorumlular;&lt;/strong&gt; anne, baba ve yakın aile çevresidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İkincil sorumlular;&lt;/strong&gt; çocuğun belirli bir büyüme yaşından sonra, başlayacağı kreş, çocuk yuvaları ve daha sonra okul gibi eğitim ve gelişim kurumlarıdır. Ama çocuk bu aşamaya gelinceye kadar, çocuğa, dil konusunda destek olan, hiç kuşkusuz, ailedir; anne ve babadır. Unutmamak gerek; çocuğun dil öğrenmesi, önce evden başlıyor. Bebek, daha çok, insan yüzlerine odaklaşır; kendileri bakar, göz kontağı arar. Bu açıdan, bebekle konuşmak, önemlidir. Bebek, kelimeleri anlamaz, ama konuşulan dili dinliyor, dilin melodisini öğreniyor. Kaydediyor. Bebek, mırıldanarak dilsesini söylemenin alıştırmasını, denemesini yapar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklar dil öğrenmek için, doğuştan yetenekleri vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Göz Kontağı:&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Çocuklara birçok kelime, harf, hep gözle, görme duyusuyla iletiliyor. Bu yüzden çocuğun, yüzümüzü, mimik hareketlerimizi görmesi çok önemlidir. Zira dil öğrenmede iki önemli kanal, hem işitme, hemde görme duyusudur. Dikkat edilmesi gereken noktalar var:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bir:&lt;/strong&gt; Çocukla yüz-yüze konuşurken, çocuğun bizimle göz kontağı sağlaması önemlidir.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;İki:&lt;/strong&gt; Bu, hem çocukla olan karşılıklı ilişkiyi, hem de dili geliştirir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Üç:&lt;/strong&gt; Karşıklı konuşma esnasında çocuk, göz kontağı kurmak istemiyorsa, bizler, ne yapıp-edip, çocuğunbakışını yakalamak için uğraş vermeliyiz.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Herşeyin Adı Var:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Çocuk konuşmadan da bizlerle kontak kurar: vücut hareketleriyle, taklitçilik, çığlık, mırıldanma gibi yollarla. Konuşma aşamasına gelmemiş çocuk, almak istediği veya ilgi duyduğu her şeye işaret ederek bizimle komünike eder. Bu yüzden, bizlere düşen görev; çocuğun baktığı, işaret ettiği her şeyin, adını söyleyerek, çocukla konuşmaktır. Çocuk, bu yolla, sözleri, kelimeleri öğrenir, kaydeder.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Çocukların Kelime Hazineleri:&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Çocukların dil gelişimi ve kelime hazineleri yaş aşamalarına göre değişir:&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;0 ile 6 aylık:&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Bebek bu yaşta a...o…ü… gibi vokal seslerini mırıldar. Bebek uzun süre mırıldanır, vokal seslerine sessiz – sesler eklenir: ba-ba, da-da… gibi. Bebek sesin geldiği yere doğru başını çevirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;6 aylık ile 1 yaş:&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Çocuk mırıldanmayı heceleme şeklinde sürdürür: ma-ma… Heceleme değişik vugulama tarzında olur: MAM-ma!/ ma-MA!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;18 – 21 aylık:&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Çocuğun kelime hazinesi: 100’dür.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;21 – 24 aylık:&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Çocuğun kelime hazinesi 150’dir. Bu yaşta çocuk (20 -22 aylık) artık küçük cümleler kurmaya başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2 yaşında:&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Bu yaşta çocuğun kelime hazinesi: 300’dür. Çocuk iki – üç kelimelik cümle kurma aşamasına gelmiştir.&lt;br /&gt;Çocuk, ben, beni, sen gibi tekil şahıs zamirlerini kullanan; dinleyen, soran ve tekrarlayan aşamadadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3 – 5 yaş:&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;3 yaşındaki çocuğun kelime hazinesi: 800 ile 1000 arasındadır. 4 yaşındaki çocuğun kelime hazinesi: 1500, 5 yaşındaki çocuğun kelime hazinesi ise, 1800’dür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;5– 6 yaş:&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Artık çocuğun, temel gelişim dili, oturmuştur. Yerini bulmuştur. Adını yazan, renkleri tanıyan, güzel anlatan bir aşamaya gelmiştir. Bu yaştaki çocukların kelime hazineleri: 2000 ile 2200 arasında değişmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özetle; dil, deneyimle, ilgi, eğilim, kısacası; mo&amp;shy;ti&amp;shy;vas&amp;shy;yonla öğrenilir, geliştirilir. Çocuk, dili, yaşayarak, keş&amp;shy;federek, araştırarak öğrenir. Öğrenme, dilini geliş&amp;shy;tirme, karşılıklı bir süreçtir. Bu, çocukla olan aktif bir birlikteliği gerektirir. Çocukla birlikteliği sağlayan deği&amp;shy;şik yollar vadır; bu bazen, çocukla oyun oynayarak, bazen de, çocuğa yüksek sesle hikâye okuyarak sağlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değişik metodlar vardır. Hepsini kullanmak gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Ama burada dikkat edilmesi gereken çok önemli bir nokta; çocuğun hangi yaşta olduğudur.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Han&amp;shy;gi yaşta ve nasıl bir komünikasyon? Bulunduğu yaşın dil seviyesi nasıl? &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;Bunları göz önünde bulun&amp;shy;durarak, çocuğun ihtiyaç duyduğu, ikinci en yakın dil gelişimi tespit edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu doğrultuda ve bilinçle, çocukla komünikasyon ortamı yaratılarak, çocuğun dili, en uygun bir şekilde öğrenmesine destek verilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet; çocuğun dil öğrenmesi, önce evden başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzden; çocuklarımıza her alanda olduğu gibi, dilde de model olalım. Destekleyelim.&lt;br /&gt;-------------------------&lt;br /&gt;(*) Eylemsel Yetke, Alter Yayıncılık, Sayfa 97, Eylül 2007, Ankara. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-246484765999623168?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/246484765999623168/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=246484765999623168' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/246484765999623168'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/246484765999623168'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2008/11/ocuk-dili.html' title='ÇOCUK DİLİ(*)'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SRAEATGJPXI/AAAAAAAAAGs/b_r4c4gMTo0/s72-c/cocukdili.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-7318524345479193352</id><published>2008-10-01T17:53:00.005+02:00</published><updated>2008-10-01T18:37:29.995+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ihtilafin dili - faiz cebiroglu'/><title type='text'>İHTİLÂFIN DİLİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SOOl_RvQO0I/AAAAAAAAAGk/Epahk1Qn8cg/s1600-h/konflikt2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5252224096956070722" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SOOl_RvQO0I/AAAAAAAAAGk/Epahk1Qn8cg/s400/konflikt2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;strong&gt;Faiz CEBİROĞLU&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İhtilâfın dili, bir gecikmiş yazıdır. Bu önemli konu üzerinde, daha önceleri yazmak istiyordum, ama araya, başka konular girdi. Gecikti. Şimdi yazıyorum. Sorarak başlıyorum: İhtilâf nedir? İhtilâfın dili, nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;”Konflikt”, aynı anlama gelmek üzere “ihtilâf”, ya da “uyuşmazlık” üzerine, birçok tanım bulmak mümkün. Ama ben burada, daha çok günlük yaşamda ve çocuk eğitim dalından hareketle şöyle bir tanım yapmak istiyorum: İhtilâf, başkalarıyla, fikir ayrılığına düşmek demektir. Pedagojide, çocuk yetiştirme alanında, üzerinde önemle durduğumuz konu, hiç kuşkusuz, çocuklar arasında ortaya çıkan uyuşmazlık, anlaşmazlık, konusudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genellikle sorulardan başlıyoruz: Anlaşmazlığa neden olan sorun/sorunlar ne? Bu sorunların, çocuklarda yarattığı duygular? Sorunlarn çözümü için, neler yapılabilir? İşte böylesi basit ve temel sorulardan kalkarak, ihtilâf noktalarını bulmaya ve çözmeye çalışıyoruz. Burada, kullandığımız sözlü dilimiz, çok önemli bir rol oynuyor. İki seçenek vardır: Biri, ihtilâfın dili; diğeri ise; ihtilâf çözücü dildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, bunlar nedir; ne anlama geliyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanıtlamadan önce bir parantez açmam gerekiyor: Günlük yaşamda ortaya çıkan bir sürü anlaşmazlığı, bazen sözlü dilimizi kullanmadan, vücut dilimizle çözebiliyoruz. Örnek olsun, bazen, bir dostane bakış, bir tebessüm, bir yüz, bir el hareketi, hafifçe omuza dokunma… İhtilâfı, uyuşmazlığı, çözmeye yetiyor ve artıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bazı ihtilâf noktaları var ki, sözlü dilimizi kullanmadan, bunları çözmemiz mümkün olmuyor. Bu durum, ihtilâf sürecinde kullanılan dil türüne bağlı oluyor. İki tür dilden sözetmiştim: &lt;strong&gt;Birincisi,&lt;/strong&gt; ihtilâfı yükselten dil: Karşısındakini ayıplayan, kınayan bir dildir. Bu dilin karekteristik özelliği: “Sen şöylesin…” diye başlayan ve “suçu” başkalarında gören, bir, dildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İkincisi:&lt;/strong&gt; İhtilâfı yatıştıran dil: Gözleme ve somuta dayanır. Kişinin peşinde değil, ihtilâfı yaratan sorunların peşine düşen bir dildir. Bu dilin karekteristik özelliği: “Sen şöylesin…” demek yerine, “benim gözlemim şu...” cümlesiyle başlayan ve ihtilâfa neden olan sorunları tasvir etmeye ve bulmaya çalışan bir dildir.&lt;br /&gt;Bu iki karşıt dili, mukayese edersek, şöylesi noktalara varmak mümkün:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İHTİLÂFI YÜKSELTEN DİL:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;1- Sitemli, saldırgan, genelleştirici, uyuşmazlık sorununu başkalarında gören dil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- Sen-dili: “Sen şöylesin…” diye başlayan dil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3- Karşısındakini dinlememek, sözünü kesmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4- Umursamayan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5- Ayıplayan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6- Soyut.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7- Geçmişe takılan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İHTİLÂFI YATIŞTIRAN DİL:&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;1- İhtilâfın nedenlerini araştıran, kişinin değil, problemin peşine düşen ve sorumluluk taşıyan bir dildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- Ben-dili: “Benim gözlemim şu” diye başlayan dil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3- Karşısındakini sonuna kadar dinlemek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4- İlgilenen&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5- Arzularını ifade eden&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6- Somut&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7- Şimdi ve geleceğe bakan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sonuç, açıktır:&lt;/strong&gt; İhtilâfı yükselten dil, tek yönlü ve tek yanlı bir dildir. Bu, biri “kazanan”, biri “kaybeden” dilin aracı oluyor. Çözücü, değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhtilâfı yatıştıran dil ise; ihtilâf çözücü bir dildir. Burada, biri “kaybeden” biri “kazanan” yok; ama her iki taraf için, “kazanan-kazanan” modeli dili vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklarımıza öğrettiğimiz dil, hiç kuşkusuz, ihtilâf yükseltici dil değil, ihtilâf çözücü dildir. Yani; “kazanan-kazanan” dil modelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz eğitimciler, çocuklarımızı bu alanda yetiştirmekle; onlara bu alanda model olmakla sorumluyuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pedagojinin bir önemli ilkesi de bu oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;---------------------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(*)&lt;/strong&gt; Yazdıklarım, birçokları için, ters görünebilir, biliyorum. Yanıtım, kısaca, şu: Aslında, bizlere öğretilen tersleri düzeltiyorum!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-7318524345479193352?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/7318524345479193352/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=7318524345479193352' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/7318524345479193352'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/7318524345479193352'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2008/10/ihtilfin-dili.html' title='İHTİLÂFIN DİLİ'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SOOl_RvQO0I/AAAAAAAAAGk/Epahk1Qn8cg/s72-c/konflikt2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-8930669508528090678</id><published>2008-09-16T09:07:00.003+02:00</published><updated>2008-09-16T09:15:23.854+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='dillerin ölümü - faiz cebiroglu'/><title type='text'>DİLLERİN ÖLÜMÜ</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SM9cQ8ZR4uI/AAAAAAAAAGU/T86d3Fgmouk/s1600-h/dillerin+%C3%B6l%C3%BCm%C3%BC.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5246513537069736674" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SM9cQ8ZR4uI/AAAAAAAAAGU/T86d3Fgmouk/s320/dillerin+%C3%B6l%C3%BCm%C3%BC.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Faiz CEBİROĞLU&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Şu an dünyada yaklaşık olarak 7 bin kadar dilin varlığından bahsedilmektedir. Rakamlar kesin değil. Kesin olmamasının nedeni, hâlâ “dil” ile “dialekt” ara&amp;shy;sındaki ayrımın tam netliğe kavuşmamış olmasındandır. Bazı dilbilimcilerine göre, ayrı dialektler ayrı bir dil oluşturmakta, bazılarına göre değil. Tartışmalar sürüyor.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;İskandinav ülkelerinden örnek vermek mümkün: İsveç, Norveç ve Danimarka dilleri. Bazı dilbilimcilerine göre, İsveççe, Norveççe ve Danca tek dil, bazılarına göre üç faklı dildir.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Ama böylesi ince tartışmalar paralelinde, dünya dillerinin yarısı kadar kaybolma, ölme tehlikesiyle karşı karşıya oldukları bir gerçeği vardır. UNESCO’nun yaptığı araştırmaya göre, her 10 dilden 9’unun (yani 5 bin 400) yaşadığımız bu yüzyılda kaybolup gideceği, yani öleceğidir. &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;1994 yılında çıkan: “Atlas of the World’s Languages” kitabı, dünya dillerine ilişkin, bugüne kadar, en kapsamlı dil-atlasıdır. Kitap-Atlas, Christopher Moseley &amp;amp; R E Asker (ed) tarafından hazırlanmış; 374 sayfalık olup, 113 haritadan oluşmaktadır.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Şu an tehdit altında 497 dil bulunmakta; bu dilleri konuşanların sayısı 50 kişinin altındadır. İlginç olan, Danimarka büyüklüğünde, (5 milyon) olan, Papaua Niugini’de halk 830 dil konuşuyor olmasıdır. Yine bu kitap-atlas’ta diğer ülkelerden ve konuşulan dillerinden geniş bir şekilde bahsedilmektedir.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Açıktır; dilin, dillerin kayboluşu, hem kimliğimizin, hem de dillerimizi asimile etmek isteyen hâkim dillere, bir bakıma, teslim bayrağı çekmek demektir.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Reddetmek gerekir. Reddediyoruz!&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Evet; halkın kültürel, ruhsal, entelektüel yaşamları dil aracılığıyla başkalarına iletiliyor. Hikâye, efsane, tören, destan, konuşma tekniği, günlük selamlaşma, karşılıklı konuşma stili, neşe, çocuklarla konuşma tarzı, özel ifade alışkanlıkları, davranış ve duygularımız… Hepsi dil, öğrendiğimiz dille ilişkilidir. Dilin, dillerin ölümü, bu değerlerin ölümü demektir; kültür mirasının ve bilimin ölümü demektir. Dilin ölümü; dün ile ilgili tüm kazanımların kaybolması, ölmesi demektir...&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Dilerin hızlı bir şekilde, tükendiği biliniyor; ama bunu önlemek için, nedense, herhangi bir faaliyet yapılmıyor. Yapılmıyor! Son öğrendiğime göre, Kanada, Kızılderili ve Eskimo dillerini korumak için bazı girişimlerde bulunduğudur. Sevinçtir!&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Dilleri ölmekten kurtarmak, herkesin görevidir.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Sesimizi ve dillerimizi yükseltelim!&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Dil ezilmesine hayır diyelim!&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Bu, dünü bugüne, bugünü de yarına bağlayacak yaşam tarihimizdir; sahip çıkalım! &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-8930669508528090678?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/8930669508528090678/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=8930669508528090678' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/8930669508528090678'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/8930669508528090678'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2008/09/dillerin-lm.html' title='DİLLERİN ÖLÜMÜ'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SM9cQ8ZR4uI/AAAAAAAAAGU/T86d3Fgmouk/s72-c/dillerin+%C3%B6l%C3%BCm%C3%BC.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-3179054235959700018</id><published>2008-08-23T16:42:00.009+02:00</published><updated>2010-10-04T23:00:44.418+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='dil ve aile - faiz cebiroglu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='pedagoji'/><title type='text'>Pedagoji, Dil ve Aile Hakkında</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SLAknpOm7FI/AAAAAAAAAFw/o4-DMziXzYg/s1600-h/r_fcebiroglu.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; FLOAT: left; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5237726630132509778" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SLAknpOm7FI/AAAAAAAAAFw/o4-DMziXzYg/s320/r_fcebiroglu.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Pedagoji, Dil ve Aile Hakkında:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8 Soru, 8 Cevap&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Faiz CEBİROĞLU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pedagoji, çocuk eğitimi, dil ve aile üzerine bana sürekli sorular geliyor. Türkiye’den ve Türkiye dışından bana gelen soruları, konularına göre seçip, topluca yanıtlamak istiyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru 1: Sayın Faiz Cebiroğlu, sizleri, yazdıklarınızı , yaklaşık olarak üç yıldır değişik gazete, dergi ve sitelerde okuyor ve takip ediyoruz. Pedagoji / çocuk eğitimine ilişkin çok ilginç görüşleriniz var. Bunları sizlerle konuşmak istiyoruz. Ama önce şunu öğrenmek istiyoruz: Pedagog / pedagoji nedir? Kısaca tanımlar mısınız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Cevap 1: İlginiz için sizlere çok teşekkür ediyorum. Kavramlardan başlamak, kavramları tanımlamak çok önemlidir. Cevaplara böyle başlamamız yerindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bildiğiniz gibi hiç bir şey yoktan var olmuyor. Pedagog / pedagoji kavramları da yoktan var olmadı. Bunlar belirli bir tarih sürecinde ortaya çıkan kavramlardır. Tarihsel olarak ”pedagog” sözcüğü, Grekçe’den (Yunanca) ”paidagogos’dan gelmektedir. Bu şu demektir: ”paidos”: çocuk. ”agos’ta: rehber, yol gösteren oluyor. Bu anlamda; eski Yunan’da asillerin çocuklarını, evden okula, okuldan da eve götürüp / getiren köleye / kölelere ”paidagogos” ; okullarda bu ”asil” çocukları yetiştirmekle görevli olan öğretmenlere de ”paidaia” deniyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kökenden hareketle pedagoji kavram olarak 1700 yıllarda hem Alman, hem de Fransız düşünce felsefesine girmiş oldu. Buraya damgasını vururken, kavram, direkt Grekçe’den çevrilip; ”çocuk yetiştirme, yapılandırma / biçimlendirme sanatı” anlamında kullanıldı. Bu bağlamda pedagoji; çocuğu en güzel bir şekilde, bir bütün olarak yetiştirme / yapılandırma öğrenimi oluyor. Pedagog / pedagojinin anlamı kısaca budur. Yani, çocuk yetiştirme sanatıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru 2: ”Çocuk yetiştirme / çocuk yetiştirme sanatı”, diyorsunuz. Oysa ki, Türkiye’de genellikle ”çocuk terbiyesinden” bahsedilir. Bu konuda ne diyeceksiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Cevap 2: Teşekkür ediyorum. Yerinde bir müdahale ve yerinde bir sorudur. ”Çocuk yetiştirme” ile ”çocuğu terbiye etme” ayrı ayrı şeylerdir. Çocuğu yetiştirmek demek;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuğun karşılıklı olarak yetişmesi, yetişim ve gelişimde hem çocuğun, hem de çocuğu yetiştiren ”sorumlu yetişkinlerin” sözü olması demektir. Böylesi bir birliktelik ile çocuğun, özgür, bağımsız, yaratıcı bir şekilde yetişmesi oluyor. Bu, ceza, disiplin, kontrol yerine, çocuğun aktif gelişim ve açıklamalı öğrenime dayanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuğu terbiye etme, ise farklıdır. Burada çocuk ”küçük bir yetişkin” olarak kabûl edilir. Çocuk devresi diye bir şey yoktur. Burada çocuk, ailenin sözü dışına çıkmayan ve her dediklerine ”evet” demek zorunda kalan bir yaratıktır. Çıkarsa, ”iyi terbiye edilmemiş” demek oluyor. Bu da ”ceza” demek. Çocuğun hem psikolojik, hem de fiziki olarak cezalandırılması demektir. &lt;strong&gt;Bu, bir.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İkincisi,&lt;/strong&gt; ”terbiye” sözcüğü, artık günümüzde kullanılmaması gerekiyor. Hâlâ bu sözcüğün Türkiye’de kullanılması büyük bir ayıptır. Evet, haklısınız; halk arasında, günlük yaşamda sık sık duyarız: Çocuğun iyi terbiye edilmemiş, diye. Türkçesi şu oluyor: Terbiye(!) için yeterince ”ceza” ve ”dayak” yememiş oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekrarlıyorum; yaşadığımız bu çağda, hâlâ ”terbiye etme” den bahsetmek, hem ayıp, hem de utanç verici bir durumdur. Artık buna son vermek gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru 3: Sayın Cebiroğlu, yazdığın ve savunduğun ”çocuk yetiştirme sanatını” kimler, hangi kadrolar uygulayacak. Şuan Türkiye’de böylesi kadrolar yok. Ayrıca ”devlet” bu konuda ön adım atmazsa, bunları nasıl hayata geçireceğiz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Cevap 3: İşte sorunda budur. Türkiye’nin en büyük handikabı, eğitimin hâlâ devletin elinde olmasıdır. Önce bunu düzeltmek gerekiyor. Yani ilk yapılması gereken, eğitimin yerel yönetimlere, belediyelere terk edilmesidir. Bakın, Türkiye dışında, eğitimin devletin elinde olduğunu göremezsiniz. Dünyanın her tarafında, eğitim devletin değil, yerel yönetimlerin belediyelerin elindedir. Bu açıdan, Türkiye, bu alanda köklü bir değişikliğe girmesi kaçınılmaz oluyor. Buna ”paradigma değişimi” demek tam yerindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylesi bir kopuşta, Türkiye’de etnik kökene sahip olan herkes kendi anadilinde duygularını ifade etmeli; eğitim ve öğretimini yapabilmeli ve kimliğini yükseltmelidir, diyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir düşünün; Kürtçe hâlâ yasak!Bu utanç verici bir durumdur. Yaşadığımız bu çağda, anadili yasaklamak, zulümlerin en büyüyüdür. Bunlara derhal son verilmelidir!.. &lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;”vatandaş türkçe konuş!”&lt;/strong&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; DISPLAY: block; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5237724383168044274" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SLAik2oiHPI/AAAAAAAAAFY/iXSZ6EhQGvY/s320/turkcekonus.png" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;resim: serpil odabaşı&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Soru 4: Ülkemizde resmi dil olarak, Türk dili olması nedeniyle okullarda her gün çocuklara, ”Türk andı” söyletiliyor. Kürt, Arap, Laz, Arnavut, Boşnak, Ermeni… çocuklar haklarını bilmiyorlar. Öğretilmiyor. Buradan, çocuklar arasında ”ırkçılık” yapıldığı anlamı çıkar mı?..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Cevap 4: Evet, ne yazık ki, ırkçılık yapılmaktadır.Bakınız, Sur Belediye Başkanı Sayın Abdullah Demirbaş, ”çok dillik” ve ”anadilde eğitim” hakkını savunduğu için, görevinden alınmıştır. Yani, şuan Türkiye’de çok dilli eğitimi hayata geçirmek bir yana, savunmak dahi suç oluyor. Bu, bir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkincisi, diller mozaiği Anadolu’da , resmi Türkçe dışında tüm diller; Kürtçe, Arapça, Lazca, Zazaca, Arnavutça, Ermenice, Boşnakça, Çerkezce….ezilmek, ortadan kaldırılmak istenmektedir. Bunu şiddetle reddetmek gerekiyor. Dilleri, anadilleri yasaklamak, anadilde eğitim hakkını engellemek, bir insanlık ayıbıdır. Suçtur! Asıl suçlu olan bu ilkel politikada ısrar edenlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama ne yazık ki, yıllardır, “resmi dil – resmi ideoloji” adı altında, Anadolu’da hem ırkçılık yapılmakta, hem de Türkçe dışında diğer diller inkâr edilmek istenmektedir. Müsaade edin bir parantez açayım: Diyarbakır Kayapınar Belediyesinin 5 parka vermek istediği Kürtçe isimler dahi kabûl görmüyor. Reddediliyor. Berfin ( Kardelen) yasak. Nefel (Yonca) yasak. Daraşin (Yeşil Ağaç) yasak. Beybun (Papatya) yasak.. Yasak ve yasaklar devam ediyor. Bu zulüm yetmezmiş gibi, yıllardır, Kürtçe diye bir dilin olmadığını ispat etmek için, sözüm ona ”dilbilimcileri(!)” dahi görevlendirilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bu ırkçılık, ve bu ayrım, devam ediyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadilleri Türkçe olmayanlar bu durumu çok iyi biliyor. Yaşıyor. Tekrarlıyorum: Hâlâ Kürtlere ”dağ Türkü”, Araplara da ”Arap fellahı” dendiği bir ülkede yaşıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendimden bir örnek vereyim: Anadilim Arapçadır. Doğal olarak, Türkçeyi, Arapça aksanıyla konuşuyorum. Bir düşünün,-ben- Arapça aksanımdan dolayı, defalarca kez, ”Arap fellahı” diye sözlü tacizle karşı karşıya kalan birisiyim…Unutmamak gerekiyor, böylesi bir bakışı ve ortamı yaratan, hiç kuşkusuz, ”tek dil, resmi dil: Türkçe” politikasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru 5: Sayın Cebiroğlu, bizler de öğrenmek istiyoruz. Birden fazla dilin resmi olduğu ya da öğretildiği ülkeler var mı? Örnek gösterebilir misiniz?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Cevap 5: Türkiye’de yanlış anlaşılan bir durum var. Önce bunu düzeltmek gerekiyor: Çok dillik, devletin parçalanması demek olmuyor. Aksine devleti ve halklar arasındaki kardeşliği pekiştirir. Bugün Avrupa’da ”tek devlet yönetimi” altında ama ayrı ayrı diller konuşan birçok ülke vardır. Bakın, yıllardır Avrupa’da, diller arasında yaşıyorum. Yıllardır Avrupa’da çocukların dillerle, kelimelerle dünyayı nasıl fethettiklerini yakından biliyorum. Şöyle ifade edeyim: Avrupa’da çocuklar daha küçük yaştan, belediyelere bağlı okullarda ”kendi dillerinde” eğitim almaktadırlar. Ôrnek mi istiyorsunuz? Çoktur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin Belçika; bu ülkenin, Nederland (Flamanca) Fransızca ve Almanca olmak üzere üç resmi dili var ve çocuklar her üç resmi dilde eğitim almaktadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keza, İsviçre. Yine bu ülkenin , Almanca, Fransızca ve İtalyanca olmak üzere üç resmi dili vardır. Her eyalet, belediyelere bağlı okullarda, çocuklara kendi dillerinde eğitim verilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca Finlandiya, Büyük Britanya, Danimarka ve birçok Avrupa ülkesinde, bu böyledir. Saydığım bu ülkelerde diller ”tek devlet yönetimi” altında verildiğini unutmamak gerekiyor. Bu örnekler Türkiye için de geçerlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadrolar meselesi; bu alanda uzman olan çoktur. Önce kendimi örnek göstermek istiyorum. Avrupa’da pedagog / eğitimci olarak çalışmaktayım. Bu alanda büyük bir deneyime sahibim. İlerde Türkiye’de yapılacak köklü eğitim reformunda ben de yer almak istiyor ve katkıda bulunmak isterim. Yeter ki bu alanda adım atılsın. Yeter ki, girişimlerde bulunsun. Benim gibi düşünen onlarca eğitimci arkadaş vardır. Yani kadro vardır…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık, Anadolu halklarını ayıran ve halklar arasında düşmanlık tohumu eken bu ”resmi dil – resmi ideolojiden” biran önce kurtulmamız gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru 6: Siz çocuk dilinin sanatını “kanaviçe” gibi işleyen bilim adamı olarak, etnik kökenleri farklı olan çocuklar, evlerindeki ”anadil” ile okul ve yaşadıkları yerlerdeki ”tek-dil” arasında sıkışıyorlar. Bu konuda görüşünüzü açar mısınız?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; DISPLAY: block; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5237725531296657938" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SLAjnrvuchI/AAAAAAAAAFg/fJGruV0-JBw/s320/r_eylemselyetkekapak.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;Cevap 6: Dil, anadili, birden fazla dillik üzerine çok yazdım. &lt;strong&gt;”Eylemsel Yetke”&lt;/strong&gt; kitabımın 2. bölümü hep bu konular üzerinedir. Tekrar pahasına da olsa, hızlı bir şekilde şunları söyleyebilirim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; DISPLAY: block; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5237725955151768034" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SLAkAWuqKeI/AAAAAAAAAFo/vSeEpQd4qAk/s320/anadil_afish_1.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;Bir insan, yaşadığı ülkede, iki dilli ya da çok fazla dilli olur. Öğrenir. Bir ülkede birden fazla resmi dil de olur. Yukarda başka ülkelerden örnekler de verdim. Önemli olan, böylesi bir ortamın ve imkanın yaratılmasıdır. Unutmamak gerekiyor, herkes kendi anadili yanında, ikinci, üçüncü… dili de öğrenir. Çocukların böylesi yetenekleri vardır. Hatta, birden fazla dil öğrenen çocukların, tek dil bilen çocuklardan daha yetenekli olduğu ispatlanmıştır. &lt;strong&gt;Bu, bir.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İkincisi,&lt;/strong&gt; yaptığım tüm araştırmalarda, şunu gördüm: Kendi anadilini tam olarak öğrenmeyen çocuklar, yaşadıkları toplumun ”resmi dilini”de tam olarak öğrenemiyorlar. Basit bir örnek vereyim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Danimarka’da farklı etnik kökene sahip çocuklar arasında ( Türk, Arap, Kürt, Somali, Tamil gibi…) da çalışıyorum. Çocuklar üzerine yaptığım testte, Danimarka’da, Danca’yı ( Danimarkaca) en iyi bilen, en iyi konuşan,”anadillerini en iyi bir şekilde öğrenen” çocuklar arasından çıkmıştır. Bu sonuç, çok önemlidir. Tek dil ya da hiç bir dili tam öğrenmeyip, ”iki dil arasında sıkışıp kalmaya” en güzel bir örnek ve cevap oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne paradoks; Türkiye’de tek resmi dil, Türkçede ısrarlar devam ederken; ben Danimarka’da Anadillerin kaybolmaması için mücadele ediyor: Türk, Kürt, Arap, ve diğer etnik kökene sahip olan çocuk velilerine, çocuklarınıza ”anadillerini” öğretin, diyorum!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru 7: Sayın Cebiroğlu, ”Aile devrimi yapılmalıdır” kavramını ilk kez sizlerden duyduk. Bu konuyu açar mısınız?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Cevap 7: Aslında bu kavramın anlamını, tam açmış değilim. Bu kavram, Anadolu’da yaptığım gezilerde, ailesel toplantılarda ortaya çıktı. Ben insanlar arasında çalışıyorum. Bu anlamda kendimi ”sosyal işçi” olarak nitelendirebilirim. Sosyal bir işçi olarak, yaptığım gezilerde ortaya çıkan izlenimler beni, Türkiye’de ”aile devrimi yapılmalıdır” sonucunu çıkarttı. Bu ne derece doğru, tartışılır ve tartışılmasını istiyorum. Bu, &lt;strong&gt;birinci noktadır.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İkincisi şu:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kavramları, fikirleri yaratan, somut koşullardır. Bu anlamda, sürekli gelişen ve değişen dünyamızla adım adım ilerlemek için, sürekli bu değişikliğe cevap veren / verecek olan yeni fikirler ve kavramlar yaratmak gerekiyor. ”Aile devrimi” kavramı, bu ihtiyaçtan da doğdu. Bana göre, Türkiye için, ileriyi gösteren ve buna işaret eden bir kavramdır. Yani ilerde büyüyecek ve aile sahibi olacak çocuklarımızın, alacakları demokratik / katılımcı bir yetişim tarzı ile gelecekte yapacakları ”radikal değişmeyi” devrimi ifade eder, bu kavram.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bakışla, aile devrimi: ailenin toplumda ve değişik iş yerlerinde, var olan ”otoriter yapılanmadan” kurtulması demek, oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda, bu aile devrimi yolunda, çocukları, ”dışsal” değil, ama ”içsel” bir iradeyle, ”öz-duygu” ve ”öz-güvenle” yetiştirmek, tek tek ailelerin görevi oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yetişim sürecinde çocuklar, öz-güven kazanarak ve kazandıkları bu öz-güvenle, düşünmeye, hissetmeye, istemeye ve seçimlerini ”kendi öz-duyguları” ile, eğitim ve öğrenim yaşamlarında, toplumsal yaşamda, aile yaşamı ve değişik meslek alanlarında yapmaya yönelmeleri demek oluyor. Bu, çocukların nitel ağırlıklarını göstermesi demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki akla şöyle bir soru da gelir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aile burada, bu devrimci yetişim sürecinde, çocukların böylesi bir ”öz-güven” ve ”öz-duygu” kazanmaları için, nasıl ”kurtuluşçu” bir rol, bir etkide bulunurlar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, yukarda da kısmen bahsettiğim, demokratik / katılımcı yetişim tarzıyla sağlanır. Yaratılır. Bu yetişim tarzı, çocuğun, ”içsel bir iradeyle” meraklı ve yaratıcı bir şekilde yetiştirilmesi oluyor. Unutmamak gerekiyor, zaten çocuk, doğuştan aktif, meraklı ve yaratıcıdır. Ama doğal olarak, şimdilik, yaşam deneyimden yoksundur. Bu yüzden, yardım, destek ve ihtimama ihtiyacı vardır. Bu şu demektir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk hangi yaşta ve aşamada, neye ihtiyacı var?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuğun yakın gelişme bölgesi nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bunları göz önünde bulundurarak, çocuğu sahip olduğu evre / evrelere göre yetiştirmek, destelemek ve geliştirmek oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;”Eylemsel Yetke” kitabımda da yazdım: Her gelişim karşılıklı ve birlikte olur. Çocuk, önce ”inter-aksiyon” ruhuyla gelişir. Daha sonra, ”intra-aksiyon” bir hal alır. Öz kimlik elde eder. Kendine güveni, kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenir. Böylesi bir etkiyle, karşılıklı etkiyle, (inter-aksiyon ve intra-aksiyon) çocuk , ailede, aile dışında, toplumda ve değişik meslek alanlarında nitel ağırlığını gösterir… Aile evrimi ve devrimi budur. Bunu düşündüm ve düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;8: Sayın Cebiroğlu, söylediklerinizin Türkiye’de gerçekleşeceğine inanıyor musunuz?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Cevap 8: Elbette inanıyorum. İnanmazsam bu konular üzerine niye kafa yorayım? Yalnız dilde değil, dille birlikte, çocuğun bireysel, sosyal, entellektüel, devinimsel, estetik ve tüm alanlarda&lt;br /&gt;yani çocuğun ”topyekûn” gelişimine yanıt verecek bir pedagojinin Türkiye’de olacağına inanıyorum. Bunun için mücadele ediyorum. İnanıyorum. İnanmaya da mecburum!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şuan ki karmaşıklık Türkiye’sinde endişenizi anlıyorum. Burjuvazi arasındaki çelişkiler ve iktidar kavgası var. Haklısınız. Belki pedagoji alanında ”hemen, şimdi” bir radikal değişiklik olmaz. Ama ilerde mutlaka olur. Olacaktır. Ben yazarken, ileriye bakıp yazıyorum. Bu radikal değişimi, geleceğin büyükleri olacak, çocuklarımız yapacaktır. Dikkat ederseniz, tüm yazdıklarım çocuklar içindir. Çocuklara yazıyorum. Belki de daha doğmamış çocuklara yazıyorum.Onun için; çocuklara inanıyorum; bu yüzden umutluyum! Çocuklara inanıyorum; bu yüzden de mutluyum, diyorum.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-3179054235959700018?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/3179054235959700018/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=3179054235959700018' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/3179054235959700018'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/3179054235959700018'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2008/08/pedagoji-dil-ve-aile-hakknda.html' title='Pedagoji, Dil ve Aile Hakkında'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SLAknpOm7FI/AAAAAAAAAFw/o4-DMziXzYg/s72-c/r_fcebiroglu.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-5088360240913860370</id><published>2008-08-04T21:05:00.004+02:00</published><updated>2008-08-04T21:13:10.120+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='cocuklara ölümü anlatmak - faiz cebiroglu'/><title type='text'>ÇOCUKLARA ÖLÜMÜ ANLATMAK</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SJdTyScCFbI/AAAAAAAAAFI/AxJSCG7ydbI/s1600-h/faisc.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5230741615622100402" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SJdTyScCFbI/AAAAAAAAAFI/AxJSCG7ydbI/s200/faisc.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Faiz CEBİROĞLU&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Ölüm, gördüğünü bir daha görmemek oluyor. Çocuklara bunu anlatmak zordur. Çocuklara ölümü ve bunun yarattığı hüzün duygusunu işlemek, zordur. Türkiye’de bu, çok daha zordur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk olarak, birisini kaybetmek, anne ya da babasını yitirmek, çocuklarda bir süreliliğine olsa da, dünyaya olan güvenlerini kaybetmeyi doğuruyor. Geçici de olsa, çocuklarda, dünyanın ”güvenilir” bir yer olmadığı durumu oluşuyor. Bu anlaşılır bir şeydir. Böylesi durumlarda çocuklara belirli bir profesyonel yardım ve ihtimam gerektirdiği açıktır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Kayıplarda, çocuklara uzun süreli olarak, onlara yardımcı olmak, onları bu ”hüzün” ve ”kayıp” ortamında yalnız bırakmamak zorunludur. Bu zorunlu ihtimamı vermek, onlara böylesi bir ortamı ”hazırlamak” ve ”düzenlemek” uzun bir süreç olduğunu unutmamak gerekir. Bu süreçte önemli olan, çocuğun duygularına saygı gösterilmesidir. Bir nokta var ki, önemlidir: Çocukları, belki yas ağrısından tamamen kurtaramayız, ama onlara kaybettiklerinin özlemiyle birlikte yaşamalarını öğretebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başka nokta da var ve şu: Çocuklarda yas süreci, yetişkinlerden farklıdır. Çocukların sahip oldukları doğal yeteneklerinden kaynaklanan bir durum ki, ” keder” ”hüzün”… belirli aralıklarla çocukların içine girer, çıkar… Bu yüzden olsa gerek, biz yetişkinler, çocukları ve onların tepkilerini anlamada, bazen zorluk çekiyoruz. Bu, bir. İkincisi, birçok çocuk, yas durumlarında duygularını saklayabiliyor. Bu açıdan, böylesi durumlarda: ” Ne güzel, çocuk yas durumunu atlattı!” diye, bir yanılgıya düşmeyelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yas tutmanın değişik yolları vardır. Burada şu doğru, ya da bu yanlış diye bir biçim yoktur. Biz insanlar, faklı farklıyız ve bu yüzden bu farklılığımızın ifade tarzına saygı göstermeliyiz. Yıllar önce okuduğum bir kitapta, çok ilginç bir örnek vardı: Vietnam’lı bir anne ve çocuğu iki ayrı kayıkla mülteci olarak, Çin’e doğru kaçıyorlar. Ama çocuğun içinde bulunduğu kayık dalgalara teslim oluyor, alabora oluyor… Çin’e varmayı başaran anne, bu durumdan habersiz, çocuğunu sabırsızlıkla bekliyor. Ama acı haber, bir gazetecinin, kadının yanına gelip, ” Ne yazık ki, içinde çocuğunuz da bulunduğu kayık alabora oldu. Çocuğunuz boğuldu, başınız sağ olsun!” demekle ulaştı. Kadın, ”gazeteciye gülümseyerek, çok teşekkür ederim” dedi. Gazeteci de büyük bir şaşkınlıkla, ”ölüm haberi verdim, kadın gülümseyerek teşekkür etti. Bu nasıl olur diye.” kadına sordu. Kadın, ” Biz, ailesel olarak, duygularımızı yabancılara göstermemeyi öğrendik!..” diye yanıt veriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar arasında, keder, hüzünü ’göstermenin’ ya da ’göstermemenin’ farklılık içerdiği açıktır. Bazı çocuklar ağlar, bazıları ağlamaz. Bazıları da yalnız, tek başlarında kaldıkları zamanda ağlarlar. Bu durum, biz yetişkinler için de geçerlidir. Ayrıca, duyguların ifade edilmesinde, ”erkek – kadın” , ”kız” ya da ”erkek” çocuğu arasında da farklılık içerdiğini unutmamak gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama şu bir gerçek ki, birçok çocuk, ”keder” ve ”hüzün” anlarında kendilerini ”yalnız” hissetmektedirler. Kederini ya da hüzününü dışarıya vurmanın, göstermenin belki de yanlış olduğunu sandıkları için, duygularını saklamayı tercih ediyorlar. Bazen bunu, ”ailelerini korumak için” yaptıklarını düşünüyorlar… Burada çocuğun şöylesi bir önbilgiye ihtiyacı olduğu açıktır: Üzüntülü olmak, yanlış değildir. İster açık, ister gizli, isterse odasında tek başına üzüntülü olmak, yanlış değildir. Önemli olan duyguların ifade edilmesidir. Önemli olan çocuğun duygularına yer verilmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5230742014585313714" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SJdUJgsRmbI/AAAAAAAAAFQ/kgQYjkUAEoQ/s200/%C3%B6l%C3%BCm%C3%BC+anlatmak+1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çocuklarda görülen ve hüzünün yarattığı tepkiler kısaca şunlardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;- korku&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- ölen kişinin geride bıraktığı kuvvetli iz, anı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- uyku rahatsızlığı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- şiddetli özlem, hasret ve keder&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- suçluluk duygusu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- öfke&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- okulda ve derslerinde konsentre olamama&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- sosyal birlikteliklerden uzaklaşma gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki çocuklar ölümü nasıl anlar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukların ölümü anlamaları, bulundukları yaşa göre değişiklik gösteriyor. Bunu şöyle sıralamak mümkün:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2 – 4 yaş:&lt;/strong&gt; Bu yaşta olan çocuklar, “ölümün bir sonsuz olduğunu” ve ”ölenlerin neden geri gelmeyeceklerini” anlayamazlar. Kendilerini yalnız bırakıldıklarını zannettikleri için, sık sık şu soruları sorarlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;”Annem ya da babam nerede?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;” Annem / babam ne yapıyorlar?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;” Artık eve gelme zamanları yaklaşmadı mı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;5 – 9 yaş:&lt;/strong&gt; Çocuklar bu yaşta ölümü, artık yavaş yavaş anlamaya ve ölenlerin tekrar geri gelmeyeceklerine inanmaya başlarlar. Yoğun bir şekilde ölümün ”nasıl olduğunu” düşünmeye başlarlar. Çocuklar bu yaş kademesinde, hâlâ ”hayal” ile ”gerçeği” birbirine karıştırabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;10 – 11 yaş:&lt;/strong&gt; Bu yaşta çocukların ölüme bakışı, artık yetişkinlerin bakışına benzer. Ölümün ”kaçınılmaz” olduğunu anlarlar. Çocuklar bu yaşta, ölümden sonra ne olacağına dair tahmin ve fikirlerde bulunurlar. Kendilerini, ”ya ben ölürsem?” korkusu sarar ve bu zaman zaman çocuklarda uyku rahatsızlığı yaratır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;12 – 13 yaş:&lt;/strong&gt; Çocuklar bu yaşta korkularını kontrol edecek düzeydeler. Genellikle bu yaşta olan çocuklar, ”ölümden korkmadıklarını” söylerler. Ama bu da, aile içinde, ”ölüm üzerine” ne kadar konuşulduğuna bağlı bir durumdur. Eğer ölüm, ya da ölen birisi, evde hâlâ bir tabu olarak kabûl ediliyorsa, genellikle çocuklar, ölüm üzerine fikirlerini kendilerine saklarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;14 – 18 yaş:&lt;/strong&gt; Çocukların, daha çok bağımsız oldukları ve kendilerini ev atmosferinden kurtarıp, daha çok ”özgür” hissettikleri yaş gurubu. Bu yaş evresinde ölümü ve bunun yarattığı hüzünü işlemekte ve kendilerini buna göre hazırlamakta çoğu zaman zorluk çekerler. Ailede yaşanan kayıplar, onların diğer yaşıtlarıyla birlikte olma, birlikte oynama ve eğlenmeğe engel teşkil ettiğini hissederler. Bazen içinde bulundukları hüznü inkâr edercesine, yüksek sesle müzik dinleyerek, tepkilerini gösterirler. Ölenle – çocuk arasında, daha önceleri tartışmalar ve ihtilaflar yaşanmışsa, çocuk suçluluk duygusuna girer, ailedeki kayıpların, ölümün, sanki kendi suçları olduğunu sanırlar. Hatta bazıları ölenle birleşmek için, intiharı dahi düşünürler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açık ki, çocukları bu yaş evresinde desteklemek, onlara profesyonelce yardımda bulunmak, zorunludur. Çocuğa, ölüm sebebinin kendileri olmadığını, kati sürette anlatmak gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu temel bilgilerden sonra, &lt;strong&gt;ölüm vakalarında dikkat etmemiz gereken noktalar&lt;/strong&gt; da var ve bunlar da önemlidir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Çocuğun ölüyü görmesine izin verilmesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Cenaze törenine çocukla birlikte katılmak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Mezarlığa çocukla birlikte gitmek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Ölümden çocuğun sorumlu olmadığını; ölen kişinin, çocuğu çok sevdiğini anlatmak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Çocuğun hem ”pozitif”, hem de ”negatif” duygularını ifade etmelerine izin vermek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Çocuğa, ölenle ilgili olan resim, anı ve hatıraların muhafaza edilmesine yardımcı olmak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklara ölümü anlatmak zordur. Çocuklara gördüklerini bir daha göremeyeceklerini söylemek, zordur. Ama çocuklara, kaybettiklerinin özlemiyle birlikte yaşamalarını öğretmek biz yetişkinlere düşüyor ve böylesi ortamlarda, çocuklara yapılması / verilmesi gereken ihtimam da budur. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-5088360240913860370?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/5088360240913860370/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=5088360240913860370' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/5088360240913860370'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/5088360240913860370'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2008/08/ocuklara-lm-anlatmak.html' title='ÇOCUKLARA ÖLÜMÜ ANLATMAK'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SJdTyScCFbI/AAAAAAAAAFI/AxJSCG7ydbI/s72-c/faisc.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-1067994434828362850</id><published>2008-07-20T17:00:00.005+02:00</published><updated>2008-07-20T17:30:03.529+02:00</updated><title type='text'>KENT KİTAPLIĞI : Eylemsel Yetke</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SINUJSthtfI/AAAAAAAAAEw/MxUQABDw0Ys/s1600-h/mehmetkarasu.gif"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5225112511298254322" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SINUJSthtfI/AAAAAAAAAEw/MxUQABDw0Ys/s200/mehmetkarasu.gif" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Mehmet KARASU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;”&lt;strong&gt;Faiz Cebiroğlu&lt;/strong&gt; 1959 Antakya doğumlu. Liseyi Antakya’da bitirdi. Merkez Lisesi’nde onun edebiyat dersine girmiştim. Lise yıllarında şiire ve halk müziğine eğilim göstermiş. Halk müziği ağır basınca, bağlama çalmayı öğrenerek, türküleri kendine özgü bir tarzda yorumlamaya başlamış. İlk albümü &lt;strong&gt;”Şafağın Gülleri”&lt;/strong&gt; adını taşır. Bu, aynı zamanda sevgili kardeşi Bedran’ın şiir kitabının da adı. İkinci albümü ise &lt;strong&gt;”Yağmur Çiseliyor”.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1986 ’da Danimarka’ya giden &lt;strong&gt;Cebiroğlu&lt;/strong&gt; orada müzik çalışmaları yanında pedagojiye ilgi göstermiş. Pedagog olarak yaşamını Danimarka’da sürdürüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Cebiroğlu&lt;/strong&gt;, Arapça, Danca (Danimarkaca) ve İngilizce bilmektedir. Değişik site ve dergilerde yazma çalışmalarını sürdüren Cebiroğlu, Ankara’da basılmakta olan “Sanat, Edebiyat ve Eğitimde &lt;strong&gt;YOĞUNLUK”&lt;/strong&gt; dergisinin hem yazarı, hem de Danimarka sorumlusudur&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Eylemsel Yetke&lt;/strong&gt;, 2006 – 2007 yılları arasında, değişik gazete, dergi ve sitelerde yayınlanmış makalelerden oluşan bir yapıt. Yapıt, iki ana başlık altında ve iki bölümden oluşmakta: &lt;strong&gt;Bütünlüklü Gelişim&lt;/strong&gt; ile &lt;strong&gt;Dil ve Komünikasyon&lt;/strong&gt;.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5225111867657017506" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SINTj09f2KI/AAAAAAAAAEg/d_2H1D04yYQ/s200/r_eylemselyetkekapak.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;C&lt;strong&gt;ebiroğlu&lt;/strong&gt; kendi ifadesiyle, “oldukça açık ve net olmaya” çalışmış. “Kıvırtma ve “karmaşık” fikirlerle “edebiyat yapmanın bir yarar sağlamayacağını” düşünüyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Açık ve net olmak, yaşamın her alanında daha temiz, daha iyi olmak demektir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Açık ve net olmak, daha temiz ve daha iyi yürümenin ilk işaretleri oluyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Açık ve net olmak, ideal geleceği kurmanın ilk işaretleri oluyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Giriş yazısının sonunda çok güzel mesajlar veriyor, Faiz:&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;“ Görevimiz, bütün yönleriyle gelişmiş çocuklar yetiştirmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görevimiz, “kompetan” çocuklar yetiştirmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben çocuklara inanıyorum. Bu yüzden de mutluyum!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Eylemsel Yetke, her eğitimcinin kitaplığında bulunması gereken bir yapıt.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Bu güzel çalışmasından dolayı sevgili öğrencim, Faiz’i, yürekten kutluyorum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;---------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Mehmet KARASU, Türkiye Yazarlar Sendikası Antakya Temsilcisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kaynak&lt;/strong&gt;: HATAY – Günlük Siyasi Gazete. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;9 Kasım 2007. Sayfa 6&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5225112846544604354" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SINUczmfDMI/AAAAAAAAAE4/bF6ZwTfqOZk/s200/hataygazetesi.gif" border="0" /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-1067994434828362850?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/1067994434828362850/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=1067994434828362850' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/1067994434828362850'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/1067994434828362850'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2008/07/kent-kitaplii-eylemsel-yetke.html' title='KENT KİTAPLIĞI : Eylemsel Yetke'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SINUJSthtfI/AAAAAAAAAEw/MxUQABDw0Ys/s72-c/mehmetkarasu.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-5946459380587564875</id><published>2008-07-16T06:53:00.002+02:00</published><updated>2008-07-16T07:15:14.928+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='dilsel gelisim - faiz cebiroglu'/><title type='text'>Dilsel Gelişim (*)</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SH2DulxJUZI/AAAAAAAAAEI/W4HyyD2WRdM/s1600-h/emil_andet_barn.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5223475979255107986" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SH2DulxJUZI/AAAAAAAAAEI/W4HyyD2WRdM/s200/emil_andet_barn.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Faiz CEBİROĞLU&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dil, toplumsal bir fenomen olarak, sürekli değişir ve gelişir. Dilin gelişimi, toplumla birlikte, insanlar arasında yapılan sosyal ilişkilerle ve değişik komünikasyon araçlarıyla kendini gösteriyor. Bu nedenle, dil ve dilsel gelişim, çocuğun ”topyekûn gelişiminde” temel ve belirleyici bir rol oynuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dil, çocuğun sosyal, bireysel, entellektüel, duygusal gibi… tüm alanlardaki gelişimine aracılık eder. Komünikasyonun, ya da insanlar arasında kurulan sosyal ilişkilerin aracını, dil sağlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dil sağlıyor, ama; dili dil yapan, dili bağımsız ve anlamsal kılan, dilin kendi içinde taşıdığı sistemidir. Birincisi; dilin kalıbı (form). İkincisi; dilin içeriği ve üçüncüsü; dilin fonksiyonudur. Dilin bu üçlü sistemi, görüşme, karşılıklı konuşma ve iletişim gibi tüm alanlarda kendini göstermekte ve işlemektedir. Dil uzmanları ile birlikte yaptığım çalışmalarda, çocukların, kelimeleri, nasıl kullandıkları; çocukların kelimelerle nasıl ”oynadıklarını” büyük bir heyecanla gözlemlemiştim. Çalışmalarımızda çıkardığımız bazı sonuçlar vardı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir: Fonksiyon, yani pratiksel olarak dilin kullanımı; dili öğrenmenin ve geliştirmenin ilk adımı, bu oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki: İçerik. Fonksiyon, dilin içeriğinden yoksun değildir. Bunlar, iç-içedir. İçerik, semantiktir, yani kelimelerin anlamı oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üç: Temiz ve doğru bir dil, aynı zamanda, dili anlama ve dili ifade edebilme, yani dili, pratikte kullanmadır. Bu, şunu içeriyor: Dili anlama; harfler arasında ses farklarını ayırt edebilme yeteneği; kelimelerin anlamını bilme ve cümleleri anlama / kavrama durumudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dili ifade edebilme (pratikte kullanma); kullanılan kelimelerin seslerini doğru söyleme (örneğin, MayıS yerine MayıZ deme gibi…); kelimeleri ve cümleleri kullanabilme durumu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha küçük yaştan, doğuştan, çocuklara verilen ve öğretilen ”iyi” bir dil, onların bütünlüklü ve kompetan yetişmelerinde temel ve belirleyici bir rol oynuyor. Burada bir parentez açıyorum: Amatörce Edebiyat'ta daha önceleri, ”Çocuk Dili” başlığıyla yer alan bir yazım vardı. O yazıyla bu yazımın birlikte okunmasının, daha iyi olacağını düşünüyorum. Zira, Dilsel Gelişim başlıklı bu yazım, bir önceki yazımın da devamı niteliğindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna ekleyeceklerim var: Dilsel gelişime, aynı zamanda, komünikasyon perspektifiyle de bakmak ve yaklaşmak gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dilin gelişimine katkıda bulunmak, herkesin görevidir. Bu yalnızca eğitimcilerin işi değildir. Dil üzerine yazdığım, daha önceki yazılarımda da belirtmiştim; tekrarlıyorum: Dilin gelişimi, evden başlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dilin gelişimine katkıda bulunalım; dilimizi zenginleştirerek, yaşatalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Unutulmaması gerekiyor; insanın kendini tanıması ve bilmesi dil aracılığıyla oluyor. Zira dil. insanın kimliğidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;---------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(*) Tekrar Dil Üzerine başlıklı bir önceki yazımda, dil üzerine yazmaya ara vereceğimi bildirmiştim. Sözümde duramıyorum. Duramıyorum, zira dil uzmanlarımız, ”emekliye” ayrılınca, benim tekrar dil üzerine yazmaktan başka çarem kalmıyor! Bu, bir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkincisi, benim her yazdığım doğru diye bir kaide yoktur. Ama yazdıklarım arasında doğrular varsa ve çıkarsa, bu benim için yeterlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-5946459380587564875?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/5946459380587564875/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=5946459380587564875' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/5946459380587564875'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/5946459380587564875'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2008/07/dilsel-geliim.html' title='Dilsel Gelişim (*)'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SH2DulxJUZI/AAAAAAAAAEI/W4HyyD2WRdM/s72-c/emil_andet_barn.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-3902805402519809792</id><published>2008-07-14T14:04:00.005+02:00</published><updated>2008-07-14T14:18:18.568+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='tekrar dil üzerine - faiz cebiroglu'/><title type='text'>TEKRAR DİL ÜZERİNE</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SHtC4cdZkWI/AAAAAAAAAEA/QJE6pGouKdo/s1600-h/faisc.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5222841730345832802" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SHtC4cdZkWI/AAAAAAAAAEA/QJE6pGouKdo/s200/faisc.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Faiz CEBİROĞLU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Dil üzerine bir çok makale yazdım. Yazılarımı okuyanlar, çok iyi biliyor; sürekli, dilin pedegojik, sosyal ve psikolojik etkisi ve önemi üzerinde duruyorum. Pratikten elde ettiğim deneyimlerimi de katarak, insanın hakkı olan dilin, nasıl gelişeceğine dair görüşlerimi belirtiyorum. Bu yazım da, daha önceki, dil üzerine yazdıklarımın, bir devamı niteliğindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedense, tanımlardan başlamak, âdet olmuştur. Şimdilik, ben de bu âdete uyuyor ve yazıma, dil nedir? sorusuyla başlıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dil, kısaca, insanlar arasında ilişkiyi sağlayan toplumsal bir araçtır. Dil, belirli bir önem, anlam ve manayı ifade eden bir sistemdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda dil, sosyal ve kültürel özelliklerimizi ileten aracın adı oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duygu, düşünce ve başkalarıyla ilgili fikir / fikir alış verişi, hepsi dil aracı ile sağlanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu böyle; ama dili, yalnızca bir yazı veya konuşma dili olarak, algılamamak gerek. Yazı dili ve konuşma dili yanında, işaret dili, vûcut dili, mesleki dili gibi, diller de vardır. Bellidir; tüm bu dil çeşitlerini yer ve zamana göre, günlük yaşamda da kullanmaktayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşikârdır; biz insanlar, kendi kimliğimizi ifade etmek, ”kim ve ne olduğumuzu” başkalarına iletmek için, tüm bu dil çeşitlerinden yararlanıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu temel belirlemeler temelinde dil, bir; insanın ”kim” olduğunu anlamanın temelini oluşturuyor.&lt;br /&gt;İki: Dil, insanın kimliğini, kültürünü ve tarihsel olarak yarattığı ” temel değerleri” kuşaktan kuşağa aktarmanın canlı bir aracını temsil ediyor ve günümüze taşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üç: Dil, yukarda yazdıklarımın toplamdır. Yani şudur: İnsanın kendisini, dünyasını anlamanın ve kendini ”yapılandırmanın” bir canlı aracıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dilin genel olarak, birinci özelliği budur. Ama yeterli değildir; dille ilgili başka ve önemli noktalar da var: pratiksel olarak, yani pratikte kullandığımız dilin iletişim tarzları da var. Bunları şöyle sıralamak mümkün:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1) Enformasyon içerikli dil:&lt;/strong&gt; bilgilendirme, anlatım, açıklama, malûmat, iddia, ilan, işaret, tasdik etme, reddetme gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2) Regületif dili ( yani söyleme yetisi, konuşma tarzı) :&lt;/strong&gt; rica etmek, dilemek, ikram etmek, teklif etmek, sunmak...gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3) Ekspresiv dili (dokunaklı, manalı ve anlam ifade eden dil) :&lt;/strong&gt; Bu şu demektir: duyguların, düşüncelerin ve insan “tutkularının” ifade edildiği dil. Örnekse şu: sevmek, kıskanmak, nefret etmek, teessüf, isyan etmek, kınama v.b... &lt;/div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5222839808132396130" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SHtBIjqANGI/AAAAAAAAAD4/hRyWq9LcaVo/s200/blaa_s16.jpg" border="0" /&gt; &lt;p align="center"&gt;&lt;strong&gt;”işte yumruğu yedin!”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;br /&gt;Dil üzerinde araştırma ve inceleme yaparken böylesi noktalar üzerinde de durmanın, çok büyük bir önemi olduğu açıktır. Böylesi noktalar, dilde, psikolojinin temel bölümüne giriyor. Dil, sosyal psikoloji ile de bütünleşerek; duygu, heyecan, devinim ve motivasyon ile de kucaklaşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet; dil ile ilgili belirlemelerime, şimdilik, nokta koyuyorum. Bundan sonra ve zaman buldukça, okuyuculardan gelen” anadili ve ikidillik” ile ilgili sorulara, yanıt vermek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak; dil, insanın kimliğidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dil, kültürdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzden, dilimize sahip çıkalım diyorum! &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-3902805402519809792?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/3902805402519809792/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=3902805402519809792' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/3902805402519809792'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/3902805402519809792'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2008/07/tekrar-dil-zerine.html' title='TEKRAR DİL ÜZERİNE'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SHtC4cdZkWI/AAAAAAAAAEA/QJE6pGouKdo/s72-c/faisc.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-5943448534869025976</id><published>2008-07-03T14:35:00.004+02:00</published><updated>2008-07-03T14:44:29.242+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ezilenlerin pedagojisi - faiz cebiroglu'/><title type='text'>EZİLENLERİN PEDAGOJİSİNE GİRİŞ</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SGzJTyLGaJI/AAAAAAAAADw/HPImEAzXbds/s1600-h/mercansarerezilenlerft2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218767409938589842" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SGzJTyLGaJI/AAAAAAAAADw/HPImEAzXbds/s200/mercansarerezilenlerft2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;Faiz CEBİROĞLU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çocuklarımızı nasıl yetiştirmeliyiz?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Çocuklarımızı; entellektüel (aydın, düşünme yete&amp;shy;neklisi), sosyal ve bireysel olarak, “geleceğin sorumlu yetişkinleri” haline gelmeleri için, hangi tür pedagojiyle yetiştirmeliyiz? Çocuk yetiştirme alanında bizlere, sık sık, sorulan sorular bunlardır. Bu sorulara yanıt vermeden önce, pedagog / pedagoji nedir? Bunun üzerine, kısaca durmak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her sözcüğün bir tarihi vardır. Her kavramın bağ&amp;shy;rın&amp;shy;da taşıdığı bir anlam, bir siyaset, bir felsefe bir psi&amp;shy;koloji var, bu açıktır. Pedagog sözcüğü de, tarihsel ola&amp;shy;rak, Grekçe’den (Yunanca) “paidagogos” tan gelmek&amp;shy;tedir. “Paidos”, çocuk, “agos” da, rehber, yol gösteren an&amp;shy;la&amp;shy;mı&amp;shy;na geliyor. Eski Grek’te (Yunan), asillerin çocuk&amp;shy;larını, ev&amp;shy;den okula, okuldan da eve götürüp/getiren kö&amp;shy;le&amp;shy;ye/kö&amp;shy;lelere “paidagogos” deniyordu. Okullarda, bu asil ve kentli çocukları yetiştirmekle görevlendirilen öğret&amp;shy;men ise, “paidaia” olarak adlandırılıyordu. “Paid” çocuk, “pai&amp;shy;deia” ise, çocuk yetiştirme sanatçısı anlamına geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buradan ve bu tarihsel kökenden hareketle, pedagoji kelime ve kavram olarak, 1700 yıllarda Alman / Fransız düşünce felsefesine damgasını vurmuştur. Bu kavram di&amp;shy;rekt Grekçe’den çevrilip “çocuk yetiştirme, yapılan&amp;shy;dırma veya biçimlendirme sanatı” anlamında kullanıldı. Bu bağ&amp;shy;lamda pedagoji, “insanı en güzel şekilde, yetiştirme, yapılandırma/biçimlendirme öğrenimidir”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, budur ama geçmiş tarihten günümüze dek, pedagoji ve “çocuk yetiştirme sanatıyla ilgili tartışmalar hiç durmadı. İnsan toplumunun evrim tarihine göre, pedagoji ve çocuk yetiştirme alanında, farklı bakışlar, farklı eğilimler kendini gösterdi. Buna göre, her eğilimin temsil ettiği politik, felsefi, psikoloji ve buna bağlı olarak da pedagoglar ortaya çıktı. Bunlar, kendi aralarında çeşitli fraksiyonlara ayrılsalar da, genelde, üç tür eğilimden söz etmek mümkün:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Birincisi, otoriter pedagojidir.&lt;/strong&gt; Burada çocuk, kü&amp;shy;çük bir ‘yetişkin’ olarak kabul edilir. Çocukluk devre&amp;shy;si&amp;shy;nin hiç bir anlam ve değeri yoktur. Çocuk, ailenin sözü dışına çıkmayan ve her dediklerine ‘evet’ demek zorunda kalan bir yaratıktır. Çocuk, “neden böyle olsun?” diye sorduğu zaman, cevap(!) hazır: Çünkü ben öyle istiyorum!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zira burada çocuk, yeteneksiz, pasif ve a-sosyal olarak kabul edilir. Çocuk, ailenin kontrolü ve disiplini altındadır. Ailenin normlarına karşı çıkanlar veya norm sınırlarını aşanlar, cezalandırılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otoriter pedagojide iyi çocuk, söz dinleyen, disip&amp;shy;linli çocuktur. Burada insan, tıbkı, “tabula rasa”, yani boş, yazılmamış bir yazı tahtası gibi, dışardan doldu&amp;shy;rulacaktır. Buna göre:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir: Çocuk, hiç bir şey değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki: Çocuğun duyguları, gelişimi bir süreç içerisinde algılanmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üç: Yetiştirici yetiştirir. Doğru olan yetiştirmendir, yetiştirmenlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dört: Çocuğun özgür bir talebi, isteği yok. Olamaz…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada çocuk, boş bir şişe misali, dışardan doldurulacaktır. Buna uygun örnekler çoktur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Öğretmen öğretir, çocuklar öğrenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Öğretmen her şeyi bilir, çocuk hiç bir şey bilmez!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Öğretmen konuşur, öğrencilerde dinler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Öğretmen disipline eder, öğrenciler de disiplinli olur.&lt;strong&gt; ( Paulo Freire: Ezilenlerin Pedagojisi. Danimarkaca. Chr.Ejlesr Forlag 1976, s.46).&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/strong&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218766443784016722" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SGzIbi95k1I/AAAAAAAAADo/_wR77kvWjPU/s200/paulofreire.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;Paulo Freire&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;br /&gt;Bu eğilimin siyasi teorisi; kapitalizmdir. Felsefe, mekanik felsefedir. Buna uygun düşen psikoloji ise, “behaviorizm”dir. (Tavır, davranış psikolojisi). Bu psikolojinin temsilcisi ve yaratıcısı, Amerika’lı psikolog Watson’dur. Bu çizgiyi savunan pedagoglar: John Locke, Robert Owen, Drukheim, Bernstein gibi pedagoglardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İkincisi, laissez-faire padagoji ya da “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” pedagojisi.&lt;/strong&gt; Burada çocuk yetiştirme diye bir şey yoktur. Ne ailenin çocuk yetiştirmek için artan zamanları(!) ne de ilgileri vardır. Çocuğun gelişimi, çocuğa terkedilmiştir. Çocuğa örnek olacak ve çocuğa yol gösterecek “sorumlu yetişkin” yoktur. Yani bırak gitsin, misalidir. Hür(!) yetiştirme adı altında çocuk, kendi haline terkedilmiştir. Kısacası, pedagoji yanlış anlaşılmış; yok sayılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu eğilimin politik teorisi; liberalizm, felsefesi idealizm, psikoloji ise; hümanizmdir. Bu psikolojinin savunucuları; Freud / Erikson, Binet, Neil’dir. Belli başlı pedagogları ise; Platon, Herbert, Spencer, Rousseau, Pestalozzi’dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Üçüncüsü, katılımcı, yani sosyalist pedagoji.&lt;/strong&gt; Çocukluk devresine en çok önem veren pedagojidir. Burada çocuk, hem öznel (subjektif) hem de nesnel (objektif) bir yaratıktır. Öznel olarak, kendi gelişimine katkıda bulunan, aktif ve hedeflidir. Ama çocuk, yalnız kendi kendine “çevresinden uzak” bir şekilde gelişemez. Çocuğu etkileyen nesnel olaylar da vardır. Bunlar iç-içedir; biri olmadan, diğeri olamaz. Çocuk karşılıklı bir şekilde yetiştirilir. Yetişim ve gelişimde, hem çocuğun, hem de çocuğu yetiştiren, “sorumlu yetişkinin” sözü vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada iyi çocuk; dışsal değil, içsel bir iradeyle yönlendirilen, bağımsız, yaratıcı ve merak dolu bir çocuktur. Doğuşuyla birlikte sosyal, yetenekli ve aktiftir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katılımcı / sosyalist pedagoji için, şuan aklıma gelen, ip uçları şunlardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Çocuk, doğuştan güzeldir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Çocuğun, doğuştan yetenekleri vardır ama deney ve bilgi eksikliklerini sorumlu ve yol gösterici yetişkinle birlikte desteklenmesi gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Çocuğun duygusal gelişimi, yetenek gelişimi kadar önemlidir. Buna ağırlık verilmesi gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bağımsızlık ve özgür yetişim, her türlü ceza ve kontrolü reddeder. Ceza ve kontrol yerine, aktif gelişim ve açıklamalı öğrenim vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çizgiye düşen siyasi teori; sosyalizmdir. Felsefe; diyalektik, tarihsel felsefedir. Psikoloji ise; Marksist psikolojidir. Bunu temsil eden psikologlar; Vigotsky, Luria, Leontiev, Rubinstein. Burada önplana çıkan pedagoglar: Krupskaya, Makarenko, Hoernle, Kanitz, Ruhle, Paulo Freire.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özetle, bu üç eğilimin yarattığı sonuç açıktr; çocuk ne tek başına bırakılarak gelişir, ne de otoriter tarzda. Gelecek için, sorumlu bir insan olarak toplumda yerini alır. Çocuğun topyekün gelişimine cevap veren pedagoji, hiç kuşkusuz, katılımcı-sosyalist pedagojidir. Bu çocuğun, motorik (devinim), sosyal, dilsel, yaratıcı, entellektüel ve duygusal olarak karşılıklı bir şekilde, çocukla-pedagog; çocukla-çocuk, arasında gerçekleşen yetişim tarzının pedagojisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, her gelişim, birlikte-diyalogla oluşan gelişimdir. Burada pedagoglara düşen rol, çocuğu dinlemek, çocuğa dikkat etmektir. Yani “çocuk şu an bulunduğu aşamada, tek başına neye muktedir; bundan sonraki aşa&amp;shy;ma için neye ihtiyacı var?” Bunu gözönünde bulun&amp;shy;du&amp;shy;rarak, çocuğa ilham, yardım ve yol göstermek, bu eğilimin önemli bir ilkesi oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katılımcı, sosyalist pedagojinin olmazsa-olmaz ilkesi budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru pedagoji de budur. &lt;/p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-5943448534869025976?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/5943448534869025976/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=5943448534869025976' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/5943448534869025976'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/5943448534869025976'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2008/07/ezilenlerin-pedagojisine-giri.html' title='EZİLENLERİN PEDAGOJİSİNE GİRİŞ'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SGzJTyLGaJI/AAAAAAAAADw/HPImEAzXbds/s72-c/mercansarerezilenlerft2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-867968087661536422</id><published>2008-07-01T00:12:00.004+02:00</published><updated>2008-07-01T00:21:50.686+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='okumak - faiz cebiroglu'/><title type='text'>OKUMAK</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SGlcKiHPN3I/AAAAAAAAADY/Km0Jy22BKog/s1600-h/picture.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5217802979311040370" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SGlcKiHPN3I/AAAAAAAAADY/Km0Jy22BKog/s200/picture.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Faiz CEBİROĞLU&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Okumak nedir? İyi bir okuyucu ne demektir? Bu yazı, bu sorulara yanıt vermenin kısa bir bakışı oluyor. Bu yazı, bu konunun ipuçlarını veriyor. Önemlidir; geleceğin büyükleri ve güzel bir yaşamanın kurucuları olacak olan çocuklarımızı bu alanda yetiştirmek, önemlidir ve bu, herkesin görevidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okumak, dildir. Dil, anlamak içindir. Anlamak, yazılan metni anlamak oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazılanları anlamak, yani anlama yeteneği, iki temel prensip içeriyor: Birincisi, çocukların sözcükleri ”harf harf söyleme” ve ikincisi, sözcükleri anlama, kavrama durumu. Açıktır; yeni dil öğrenen ya da daha yeni okula başlayan çocuklarımız, birçok sözcüğü, harf harf söylemeyebilirler, ama yazılan ve onlara okunan metni rahatlıkla anlarlar. Anlıyorlar. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5217801682776547938" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SGla_EJU4mI/AAAAAAAAADI/Z8DJSzGV3Us/s200/okumak.jpg" border="0" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Okumak, bu anlamda, bazı evrelerden geçiyor: Birincisi, okumayı geliştirme, okuma yeteneğini artırma. Bu okul öncesi ve sonrası devam eden ve birbiriyle bağıntılı olan bir süreçtir. Bu, çocukların, kelimeleri harf harf söyleme, kavramları, kelime ve cümlelerin anlamını bilme süreci. Bu süreç, farklı metinleri okuma isteği ve azmi ile geliştirilir ve desteklenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkincisi, okuma eğitimi: Bu aşamaya yardımcı olacak ”okuma atölyeleri” oluşturma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncüsü, okuma zorluğu çekenleri, okumaya motive etme: tüm dil çeşitlerini kullanarak, çocukların okuma gelişimini destekleme…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okumak, dildir. Dil, okuduğunu anlamak içindir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5217802332064148898" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SGlbk27jbaI/AAAAAAAAADQ/siNvMnkgQsA/s200/laesning%2520i%2520klassen.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda, iyi bir okuyucu olmanın özellikleri vardır. Motivasyon: Okuma isteği. Yani çocuğu ”iyi bir okuyucu” olma yolunda desteklemek ve teşvik etmek. Dahası var: okumak, metni sonuna kadar okumak ve yazılanları dikkatlice ve özgürce tahlil edebilme durumu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dahası var: okumak, yapıcı bir süreçtir. Bu, şu demektir: metni, sahip olduğumuz yetenek ile, yorumlamaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okumak, dildir. İnsanlar, sözcükler aracılığı ile kendini anlıyor ve kimliğini geliştiriyor. Merakın teşviki ve sürekli genişleyen kavram dünyamızda dil aracı ile sağlanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanları, hayvanlardan ayıran dildir. Kendimizi formüle etme, ihtiyaç, kendi ve başkalarına yönelik şartlarımızın aracı, sahip olduğumuz kelimelerdir. Kelime hazinemiz oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okumak, dildir. Dil, anlamak içindir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlamak, düşünmek içindir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okumak, anlamak ve düşünmek, güzel bir düzen yaratmak için, dünyayı kelimelerle fethetmek demektir! &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-867968087661536422?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/867968087661536422/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=867968087661536422' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/867968087661536422'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/867968087661536422'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2008/07/okumak.html' title='OKUMAK'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SGlcKiHPN3I/AAAAAAAAADY/Km0Jy22BKog/s72-c/picture.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-8089729287159448587</id><published>2008-06-21T10:30:00.005+02:00</published><updated>2008-06-22T18:04:02.306+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='zürafa dili - faiz cebiroglu'/><title type='text'>ZÜRAFA  DİLİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SFy94peW-LI/AAAAAAAAACw/wGfrSEQK-iA/s1600-h/girafogulv.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5214251249491703986" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SFy94peW-LI/AAAAAAAAACw/wGfrSEQK-iA/s200/girafogulv.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;ZÜRAFA DİLİ (1)&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Faiz CEBİROĞLU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerika’lı &lt;strong&gt;psikolog Marshall Rosenberg&lt;/strong&gt; 30 yıl öncesinde geliştirmiş olduğu bir dil vardı: &lt;strong&gt;Zürafa&lt;br /&gt;dili.&lt;/strong&gt; İhtilafların da çözümünde kullanılan bu iletişim diline yazar, kalbin dili adını veriyor. Marshall, zürafa diline karşıt olarak bir başka dil çıkarıyor: &lt;strong&gt;Kurt dili.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Zürafa dili&lt;/strong&gt;, insanlar arasındaki iletişimin iyileştirilmesi, ihtilaf ve bireysel gelişimin en etkili aracı olarak tanıtılıyor. Yazarın tüm tezlerine katılmasam da, yaratmış olduğu bu ”zürafa dili” (ben buna empati dili diyeceğim), yeni bir diyalog, yeni bir konuşma tarzı dili olduğunu söyleyebilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İletişimin aracı olan dile hayvan adlarının verilmesi, gerçekten çok ilginçtir. Bunun dayandığı&lt;br /&gt;sebepler var. Bence şudur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayvanlar arasında en büyük kalbe sahip olan zürafa’dır ve 40 kiloluk bir kalbi vardır. Biliniyor,&lt;br /&gt;zürafa dili, kalpten gelen bir dildir. Duyguların dilini simgeliyor. Bu dildeki amaç, başkalarıyla&lt;br /&gt;empatik bir ilişki kurmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kurt dili&lt;/strong&gt;, zürafa dilinin tersidir. Dil kalpten değil, “baştan” çıkmaktadır. Bu dil,”saldırganlığı”&lt;br /&gt;simgeler. Bu dilin başta gelen özellikleri; karşısındakilerin manipüle edilmesi, kızgınlık, suçu&lt;br /&gt;başkalarında görme, duyguların aşağılara çekilmesi / ezilmesi, ve öz-değer eksikliği olarak&lt;br /&gt;özetlenebilir. Buna ek olarak kurt dili, istek, arzu, ihtiyaç ve ifade edilen duygularımızın üzerindeki dikkati başka yöne çekmek ve bu bağlamda; ”suçlu sensin” baş taktiğini kullanarak, ”işte ben doğruyum” hedefine varmanın dilidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zürafa dili, algılama, his ve istek doğrultusunda hareket eder. Herhangi bir ihtiyaç durumunda,&lt;br /&gt;zürafa, ”kendisinin, başkaları tarafından ne kadar görüldüğüne , varlığınının ne kadar duyulduğu ve anlaşıldığına” dikkat eder. Aynı duyarlılıkla zürafa, başkalarını da, ”görme, duyma ve hissetme” dikkatiyle karşılık verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zürafa, duyularıyla hareket eder. Duyularıyla duygularını ve hissettiklerini dışa vurur. Bunları, dürüstçe ve açıkça yapar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurt dili, başkalarını”yargılamak”içindir. Kurt’un tek düşüncesi, ”ben doğruyum, o yanlış”. Ben&lt;br /&gt;akıllıyım, o aptal”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kurt dilin özelliği,&lt;/strong&gt; sitem, kınama, yıkıcı eleştiri ve hakarettir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Zürafa dilinde göze çarpan en önemli nokta:&lt;/strong&gt; ”İnsanlarla konuş, onlar da seni dinler. İnsanları dinle, onlar da seninle konuşur”, özelliğidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zürafa dilinde dikkat etmemiz gereken başka noktalar da var ve şu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir: İhtiyaç ve isteklerin ifade edilmesine dikkat etme.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki: İfade edilen duyguları dinleme&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üç: İhtilaf ve tartışmalardan sonra ilişkiyi kesmeme ve diyaloğu sürdürme yeteneği&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dört: Var olan olaylara ve sorunlara açıklama talebinde bulunma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açıktır, kurt dilinin tersine, zürafa dili, yeni bir konuşma ve iletişim tarzı oluyor.İhtilafların&lt;br /&gt;çözümü, insanların ne hissettiklerini anlama, düşünce ve ihtiyaçlara yanıt vermek için yaratılan bir dil oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama açık olan bir başka nokta var: Dünya’da ve Türkiye’de kurtların sürüler halinde dolaştığı bir ortamda, zürafa olmak zor, çok zor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SFy-QaOKmPI/AAAAAAAAAC4/WGkor3mvPbE/s1600-h/girafsprog.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5214251657714112754" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SFy-QaOKmPI/AAAAAAAAAC4/WGkor3mvPbE/s200/girafsprog.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ZÜRAFA DİLİ (2)&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Zürafa dili,&lt;/strong&gt; dostane bir dildir. Zürafa dili, ihtilafları yatıştıran ve bunların çözümüne uğraş veren bir dildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zürafa dili, egresif olmayan bir dildir. Kurt dilinin tersine, zürafa dili,“yeni bir yaşam tarzı, yeni bir düşünme ve konuşma yöntemi” oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önemli olan,“duygudaşlık” değerinin sözcüsü olmaktır. Önemli olan bunu öğrenmek ve iletmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç kuşku yok ki, tüm insanlar, duygularını ve ihtiyaçlarını ifade etme yetenekleriyle doğarlar.&lt;br /&gt;Yeter ki, bu yeni konuşma tarzını öğrenelim. Yeter ki, bunu pratikte uygulayalım. Peki nasıl, buna ilişkin somut örnek verilmez mi? Elbette verilir. Şöyle “basit” bir örnek vereyim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir Cumartesi akşamına eve misafirler davet edilmiş. Ev temizlenecek, düzenlenecek ve misafirlere hazır hale getirilecektir. Böylesi bir ortamda ve “meşguliyette” evin çocuğu, bir kasa dolu oyuncaklarını getirip oturma odasına boşalttıyor, oyuncaklar da her tarafa yayılmış durumda...Çocuk, bu konuda daha önceleri uyarılmıştı. Demek ki, dinlememiş...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylesi bir durum karşısında, çocukla olan dilsel iletişim ve tepkimiz nasıl olması gerekiyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sorunun yanıtını, Zürafa ve Kurt dili ile mukayese ederek vermek mümkün. Önce &lt;strong&gt;Kurt diliyle başlayalım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;“Yeter artık! Niye beni bu kadar kızdırıyorsun? Kaç sefer söyleyeceyim, bunu böyle yapma diye.&lt;br /&gt;Hemen, ouyuncaklarını topla ve kasaya koy!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu iletişimi, Zürafa kulakları ve dili ile tahlil edersek; ”özde kızgın olan ve ”kızdıran” çocuk değil,&lt;br /&gt;çocuğun anasıdır. Çünkü anne, misafirler gelmeden önce, evin misafirlere hazır olmasını&lt;br /&gt;ve çocuğun da oyuncaklarını toplamasını istiyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurt dili ile yapılan bu iletişim, Zürafa dili ile yapılsaydı, yani çocuğu ”suçlamadan” ve ”yargılamadan” yapılmış olsaydı, çocuk, hiç kuşkusuz, hem oyuncaklarını toplayacak, hem de evi misafirlere hazır halde olmasına ve kalmasına dikkat ve yardım edecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı örneği, &lt;strong&gt;zürafa dili ile&lt;/strong&gt; dinleyelim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;”Görüyorum ki, bir kasa dolu oyuncaklarını misafir odasına boşaltmışsın. Bu beni rahatsız ediyor&lt;br /&gt;ve sana olan kızgınlığımı da hissedebiliyorum. Sen de biliyorsun, misafirler gelmeden önce ev temiz olacak, oyuncaklar da yerlerinde, kasalarında olacaktır. Yardım edersen, hem oturma odası hazır olur, hem de oyuncaklarını da yerlerine koymuş oluruz…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dikkat edilirse veya yukardaki kurt dili ile mukayese edilirse, zürafa dilinde ”hayır” demek, daima ”empati”ile ”duygudaşlık” ile başlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dikkat edilirse, zürafa dilinde en önemli nokta, kontağın yaratılması ve sürdürülmesidir.&lt;br /&gt;Böylesi bir temasın yaratılması ve bunda ısrar, değişik duygu ve ihtiyaçlara da yer veren karşılıklı ve saygılı bir diyaloğun başlangıcı demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zürafa dilinde kontak önemlidir. Kontağı korumak ve muhafaza etmek önemlidir.&lt;br /&gt;Kurt dili, egresif, saldırgan bir dildir. Burada amaç ve uğraş ihtilafların çözümü değil, haklı olduğunu gösterme uğraşı ve telaşı içindir. Kurt dili, suçlama dilidir. Zürafa dilinin tersine, diyaloğu sürdürme değil, kendini diyaloğdan çekme dilidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açık ki, Zürafa dili, yeni konuşma tarzı olan bir dildir.&lt;br /&gt;Zürafa dili, diyaloğun ve duyguların dilidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gönül ister ki, herkes”zürafa” olsun; herkes, empati dili olan zürafa diline sahip olsun! &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-8089729287159448587?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/8089729287159448587/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=8089729287159448587' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/8089729287159448587'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/8089729287159448587'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2008/06/zrafa-dili.html' title='ZÜRAFA  DİLİ'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SFy94peW-LI/AAAAAAAAACw/wGfrSEQK-iA/s72-c/girafogulv.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-5568067394300252306</id><published>2008-06-11T00:09:00.005+02:00</published><updated>2008-06-11T00:30:24.858+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yasamin degerleri - faiz cebiroglu'/><title type='text'>YAŞAMIN DEĞERLERİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SE78gwrs-vI/AAAAAAAAABs/p3Fp7RDuxkg/s1600-h/agacadam1mc.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5210379458668460786" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SE78gwrs-vI/AAAAAAAAABs/p3Fp7RDuxkg/s200/agacadam1mc.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;Faiz CEBİROĞLU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;”…katılımcı ve eylemsel yetkeli insanın değerleri de çok daha açıktır: Sorumluluk, kendi karar verme, açıklık, alınan kararlarda söz sahibi olma, sevgi, dayanışma, birliktelik, ihtimam, saygı / karşılıklı saygı gibi değerlerdir…"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamın değerlerinden bahsediyoruz. Yaşamı ”değerli ve anlamlı” kılan değerlerden söz ediyoruz. Yaşamsal değerler, belirli bir evrim sonucunda oluşan değerler ve toplumsal değişime paralel olarak kendini değiştiren ve sürekli geliştiren değerlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Feodal toplumda yaşamın değerleri nasıldı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalist toplumda yaşamın değerleri nasıl?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyalist toplumda yaşamın değerleri nasıl olacak?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu sorular, insanın evrim tarihiyle ilgilidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açıktır; insan, sosyal bir varlık olarak sürekli değişir, gelişir ve, “ileri, daha ileri” için yön alır. Bu, insan evrim tarihinin dönüşümüdür. Bu, tarihsel olarak insan dönüşümü oluyor. Devrimciliktir. Devrimcilik bu çerçevede, “ileri, hep ileri için” insanın kendisini de aşması demek, oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devrimcilik, ileriye gitmek için, insanın kendisini de aşması demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gençliğimde Aşık İhsani’den dinlediğim ve çok sevdiğim bir türkü vardı, ileriyi, daha ileriyi gerçekten çok güzel dile getiriyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Aya çıkıp yıldızlara / Ordan bakmak istiyorum!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Budur, ileri daha ileri vizyona sahip olmak, budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buradaki vizyonlar, hepsi, insan yaşamını daha kaliteli ve daha anlamlı kılmak içindir. Bunların hepsi, herşeyin en güzeline layık olan insanlar içindir. Zaten sevdamızın ve kavgamızın hedefi de:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herşey insan içindir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amacımız, insan yaşamını daha kaliteli ve daha değerli yapmak içindir. Anlamlı ve kaliteli yaşam, sahip olduğumuz insani bakışımızla ilgilidir, açıktır. Birinci noktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkincisi şu: yaşamın değerleri toplumsal değişime uygun olarak, sürekli değişir, gelişir, büyür. Bu da insani bakışımızın sürekli gelişmesi ve büyümesi demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz eğitimciler pedagojide, insan gelişimiyle bağıntılı olarak, sürekli yaşamın değerlerinden bahsediyoruz. Amacımız, açıktır. Bu bağlamda, katılımcı ve eylemsel yetkeli insanın değerleri de çok daha açıktır: Sorumluluk, kendi karar verme, açıklık, alınan kararlarda söz sahibi olma, sevgi, dayanışma, birliktelik, ihtimam, saygı / karşılıklı saygı gibi değerlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu değerlerle insan büyüyor, bu değerlerle büyüyen insan, gelişen insan oluyor. Bu değerlerle büyüyen insan, ”hoşgörülü” insan da oluyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5210379130100927458" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SE78NorGS-I/AAAAAAAAABk/GZ_uA60VFcA/s200/hands.jpg" border="0" /&gt;Burada çarpıcı bir örnek vermek istiyorum, Aniden, Danimarka’nın Taarbæk şehrinde, yıllardır kilisede papazlık yapan Thorkild Grosbøl, ”Tanrı’ya inanmadığını” söyleyince, sözleri, Danimarka genelinde ve papazlar arasında ”şok” etkisi yarattı. Kilise Bakanı da devreye girip, ”Tanrı’ya inanmayan bir insanın, Kilise’de papazlık yapması doğru değil ve papazın derhal görevinden ayrılması gerekir” deyince, Taarbæk kentinin halkı da ayağa kalktı. Papazı desteklemek için yürüyüşler düzenledi. Halk ise, ”Sayın Thorkild Grosbøl, bizlere sürekli İncil’den Tanrı’yla ilgili çok güzel şeyler anlatıyordu. Biz onu seviyor ve ona inanıyoruz” deyip, ona sahip çıktı. Papaz, bu halkın sevgisi ve desteği sayesinde görevinde kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bunun tersini düşünelim. Yani, otoriter toplum değerleriyle yetişen insanı / insanları düşünelim. Örnek olsun, Türkiye. Peki bu olay, Türkiye’de olsaydı ne olurdu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir cami imamı, Türkiye’de ben Allah’a inanmıyorum derse, ne olur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah göstermesin!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıvas’ta insanlarımızı diri diri yakanlar, böylesi bir durum karşısında, yalnız cami imamını değil, ailesini, hatta köyünü dahi yakarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, budur. Otoriter toplumda ”hoşgörü” sözcüğü yok. Hoşgörü, otoriter toplumun tersine, ancak katılımcı toplum bireyleri ve üyeleri arasında vücut bulur. Türkiye’de sık sık yaşanan linç etme girişimleri, hiç kuşkusuz, var olan otoriter toplumun, otoriter değerlerinden kaynaklanıyor. Dayak, ceza, kontrol, intikam, linç… hepsi böylesi bir sistemin sonucudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha yeni, babasının cüzdanından 50 kuruş alıp dondurma alan çocuğuna öldüresiye vuran baba, yine böylesi bir otoriter toplumun sonucu oluyor. Zaten, böylesi bir toplumda, ”hoşgörü” diye bir anlayış olmaz. Olamaz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sorunlar üzerine durmamızın amacı, yaşamsal değerleri, gerçekten ”yaşamın değerleri” haline getirmek içindir. Değerli yaşam, ancak katılımcı ve eylemci insan toplumunda kendini gösterir. Gösteriyor. Ancak böylesi toplumlarda, insan kaliteli ve değerli bir yaşam sağlayabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda, böylesi bir toplum ve toplum insanı yaratmak için uğraşmak, biz eğitimcilerin baş görevi oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zira, insan herşeyin en güzeline layıktır, diyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu en güzel insanı yaratmak, her sorumlu insanın görevi de oluyor. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-5568067394300252306?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/5568067394300252306/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=5568067394300252306' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/5568067394300252306'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/5568067394300252306'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2008/06/yaamin-deerleri.html' title='YAŞAMIN DEĞERLERİ'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SE78gwrs-vI/AAAAAAAAABs/p3Fp7RDuxkg/s72-c/agacadam1mc.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-5370866902120615881</id><published>2008-06-06T21:24:00.004+02:00</published><updated>2008-06-06T21:31:05.312+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='interaksiyon - faiz cebiroglu'/><title type='text'>İNTERAKSİYON</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SEmQWHes4gI/AAAAAAAAABc/cFzqvZ5sjgk/s1600-h/r_fcebiroglu.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5208853153670029826" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SEmQWHes4gI/AAAAAAAAABc/cFzqvZ5sjgk/s200/r_fcebiroglu.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Faiz Cebiroğlu&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her gelişim, karşılıklıdır. Her ileriye yönelik değişim, bir interaksiyondur. İnteraksiyon, karşılıklı etkileşim oluyor. İnsanlar, başkalarıyla birlikte yer alarak, başkalarıyla birlikte öğrenerek sosyal yönlerini geliştiriyorlar. Sosyal yönünü geliştiren insan, aldığı öğreti ve deneyimlerle bireysel yönünü ”işleyerek” yapılandırıyor. Yapılanma, ”özbilinç” ve ”özgüven” ile nitelik bir hal alıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnteraksiyon ya da karşılıklı etki, yaşadığımız toplumda, değişik yer ve ortamlarda farklı farklı oluyor. Dille başlayan diyaloğa; insanların bulunduğu yaşam tarzları, çalışma biçimleri ve kısacası sahip oldukları sınıfsal konumları da ekleniyor. Sosyal sınıf, gelişimde ”ana halka” oluyor. Sosyal sınıf, ileriye yönelik değişimin ”can alıcı noktasını” oluşturuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karşılıklı etkileşimde kullandığımız ilk araç, dildir. Karşılıklı bir anlayış ve tesir için, yazılı, sözlü, vücut v.b dil çeşitlerinden yararlanıyoruz. Fakat burada kullanılan dil, yalnızca ”kelime” ”doğru telafüz” veya ”cümle kuruluşu” , kısacası dilbilgisi, gramatik değildir. Bizler, vücut duruşlarımızla, mimik ve vücut ifadeleriyle de birbirimizi anlamaya ve etkilemeye çalışıyoruz. Bizler, bu yöntemlerle, içinde yer aldığımız sınıfsal konuma göre, gelenek ve normlarımızı ifade ediyoruz. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5208852225957093842" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SEmPgHes4dI/AAAAAAAAABE/m5Vk2I4d40M/s200/bigbrotherbizolduk.jpg" border="0" /&gt;Burada ifade edilen normlar ya da örnekler, içinde yer aldığımız sosyal konuma göre, değişiklik arz ediyor. Bu değişiklikler nedir, nasıl oluyor? Şudur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir: Yaşam tarzımız: Yani aile, barınma, bütçe, giyim, eğlence v.b imkanlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki: Çalışma biçimi: Yaptığımız iş ve işyeri. Yaptığımız işin hayatımızdaki yeri ve rolu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üç: Düşünce bakışımız: Yani dünyaya bakışımız; insan ve toplum modeline ilişkin görüşümüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dört: Yaşadığımız yer: Yani yaşadığımız yer şehir mi, köy mü? Yaşadığımız yerde sosyal netvörk (aile, komşu, arkadaş ve dostlar arasındaki bağıntı) nasıl?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5208852552374608354" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SEmPzHes4eI/AAAAAAAAABM/0GzFXgYzyy4/s200/memzin_sk.jpg" border="0" /&gt;Görüldüğü gibi, interaksiyon, toplumsal yaşamın karmaşık ve bir çok yönüne hitap eden ve bunları ihtiva eden karşılıklı bir enformasyon, yani malümat alışverişidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu faktörler, karşıklı gelişimde belirleyici bir rol oynadıkları açıktır. Bizler, hayatımıza tesir eden bu faktörlerin (olumlu – olumsuz) yönlerini tanımak zorundayız. Bu faktörler üzerinde durmak, bu faktörlerin yaşamımızda etkilerini ”tahlil” etmek, harmonik ve ileriye yönelik gelişim için zorunludur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her gelişim, karşılıklıdır. Doğrudur. Ama doğru olan bir başka nokta da var, her karşılıklı etkileşimin, bir gelişim olamayacağı gerçeğidir. Böylesi interaksiyonlarda, ”seçici” olmak yükümlülüğü ortaya çıkıyor. Açık ki, interaksiyonlarda ”seçici” olmayanlar, kendilerini de geliştiremiyorlar. İnteraksiyonlarda ”seçici” olmayanlar ne kendilerini, ne de talihlerini değiştirebiliyorlar. &lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5208852749943103986" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SEmP-nes4fI/AAAAAAAAABU/rBRYRPAeFus/s200/213187_kucuk.jpg" border="0" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-5370866902120615881?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/5370866902120615881/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=5370866902120615881' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/5370866902120615881'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/5370866902120615881'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2008/06/interaksiyon.html' title='İNTERAKSİYON'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SEmQWHes4gI/AAAAAAAAABc/cFzqvZ5sjgk/s72-c/r_fcebiroglu.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-3263570382092058065</id><published>2008-06-05T09:14:00.000+02:00</published><updated>2008-06-05T09:18:55.617+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hikaye tahlil modeli - faiz cebiroglu'/><title type='text'>HİKAYE TAHLİL MODELİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SEeS0lk_wFI/AAAAAAAAAA8/UxkFaOyfKBc/s1600-h/faiz.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5208292926215405650" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SEeS0lk_wFI/AAAAAAAAAA8/UxkFaOyfKBc/s200/faiz.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Faiz Cebiroğlu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin her tarafından bana, eğitimle ilgili sorular geliyor. Bu soruları bir yazıyla sınırlamak mümkün değildir. Ama bir soru var, dikkatimi çekti, &lt;strong&gt;”Hikaye Tahlil Modeli Üzerine Fikirleriniz var mı”&lt;/strong&gt; diye. Bu soruyu yanıtlamak istiyorum. Ama önce bir ön giriş yapmak gerekiyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, okullar açılalı çok oldu. Okullarla birlikte binbir sorunlar da ortaya çıktı. Türkiye gibi, devlete bağlı olan yanlış eğitimin yarattığı sorunlar var ve çoktur. Açıktır, Türkiye’de köklü bir eğitim reformu yapılmadan böylesi sorunların üstesinden gelmek mümkün değildir. Bu konuları bir başka yazımda ele almak istiyorum. Ama şunu yazabilirim: Türkiye’deki eğitim, devletin etkinliğinden kurtarılıp, yerel, yani belediyelere devredilmedikçe sorunların üstesinden, kısmen de olsa, gelinmez, gelinemez; bunu açıkça yazıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizler de bu ezberci, tek boyutlu ve yanlış eğitimden çok çektik. Ben, Arap kökenli birisi olarak, lisenin son sınıfına kadar, bu yanlış eğitimin hem izdırabını, hem de öğretmenlerin azabını çektim. Enson şunu anladım, yanlış, her tarafta vardır. Dengesiz ve eklektik eğitimin yarattığı sorunlar gerçekten çoktur. Örnekler de değişik ve çoktur. Birisini vermek istiyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç unutmam, yıllar öncesinde, Hatay / Antakya, Antakya Merkez Lisesi’nde son sınıfa devam ederken, çok sevgili edebiyat hocamız, bizlere bir ”ev ödevi” vermişti: ”Okuduğunuz bir hikaye kitabının özetini yapınız!” diye. Biz öğrenciler, birbirimize baktık. Birbirimizle konuştuk: Edebiyat derslerinde ’hikaye ve hikayenin tahlili’ üzerinde hiç durmayan edebiyat hocamız bizlerden okuduğumuz bir hikayenin özetini yapmamızı istiyordu. Ama bu yetmemiş olacak ki, aynı sınıfta yer alan, iki sevgili köydaşım da; ”Faiz, sen çok kitap okuyorsun, bizlere bu konuda yardımcı olursan, çok memnun oluruz.” diye bana gelmişlerdi. Ben de kabül ettim. Üç ayrı hikayenin özetini, normal bir kompozisyon şeklinde, yazıp aramızda paylaşmıştık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, aradan yıllar geçti. Bizler değiştik. Bizler, yeni bir mertebeye ulaştık. Ama ne acı, hâlâ Türkiye’de, öğrencilere, ”Hikayenin Nasıl Tahlil Edilmesi” gerekir konusunda dersler verilmiyor. Hâlâ öğrencilere bu konuda net bir model, tarz sunulmuyor, öğretilmiyor. Peki neden?..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu soru üzerine çok durmak ve düşünmek gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben düşündüm ve yıllar sonra, hem beni izleyen okuyuculara, hem de sevgili hocam Mehmet Karasu ve diğer edebiyat hocalarına, ”hikaye nasıl tahlil edilir?” sorusuna, gecikmiş bir yanıt olarak, görüşlerimi yazmak istiyorum. Ayrıca çok değer verdiğim öğrencilere de aşağıdaki ”modeli” sunmak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Önce hikaye nedir?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Hikaye, sınırlı bir periyodikte geçen, kişi sayısı az, sınırlı zaman ve çevrede cereyan eden, tek yönlü bir düzyazı anlatımıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Peki hikaye nasıl tahlil edilir?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Görüşlerim şudur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikayenin özeti: Kısa ipuçları yazılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Başlık:&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;- Hikaye adının (başlığı) anlam ve önemi ne?&lt;br /&gt;- Hikaye başlığı, anlatılan konuya, yazılan metine uyuyor mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Zaman:&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;- Konu nasıl ve ne kadar bir zaman sürecinde kendini gösteriyor?&lt;br /&gt;- Anlatılan konuda hangi tarihsel zaman geçiyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çevre:&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;- Konu nerede geçiyor?&lt;br /&gt;- Çevre nasıl tasvir ediliyor?&lt;br /&gt;- Hikayede çevreyle ilgili özel bir tasvir ya da yorum yer alıyor mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kişiler:&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;- Hikayenin ana kahramanı kim? Yan kişiler kim?&lt;br /&gt;- Kişiler nasıl anlatılıyor? Yani karekteristik özellikleri: Yaş, görünüşleri, kendilerine ait belirli özellikler, tutum, bakışları v.s.&lt;br /&gt;- Kişiler, yazar tarafından direkt tasvir ediliyorlar mı?&lt;br /&gt;- Hikayede birbirine ”zıt” olan kişiler kim? Birbirleriyle ilişkileri nasıl?&lt;br /&gt;- Hikaye anlatım sürecinde, kendini, tutumunu, değiştiren kişi kahramanları var mı? Neden? Niçin?&lt;br /&gt;- Hikayede, olumlu ve olumsuz rol alan kişi grupları kimler: Kim, kimle ve ne için zıtlık içinde?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Anlatım Tekniği:&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;- Monolog / yanıtlar / direkt ya da indirekt konuşma, düşünceler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yazılan Metnin Tipi:&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;- Konusu olmayan yazılı metin&lt;br /&gt;- Konusu olan metin&lt;br /&gt;- Kişisel metin / psikolojik metin&lt;br /&gt;- Bir çok tipi içinde barındıran metin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kompozisyon:&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;- Yazılan metnin diziliş şekli&lt;br /&gt;- Heyecan verici durumları, birden alevlenen, kızışan metin v.s.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dil:&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;- Yüksek bir estetik dille yazılan hikaye ya da&lt;br /&gt;- Normal dil, konuşma dili, düşük kompozisyon, kaba dil, dialekt dili (belirli bir bölgenin konuştuğu dil, lehçe), çocuk dili, mesleki dil..&lt;br /&gt;- Sözcük seçimi: yabancı kelimeler, argo, klişe, olumlu sözcükler, olumsuz sözcükler, tarafsız sözcükler, birbirinin zıddı olan sözcükler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Konu – Mesaj:&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;- Hikayede ele alınan sorun ve bu sorunların işlenişi&lt;br /&gt;- Sorunlar, kişi adları zikredilmeden mi işleniyor?&lt;br /&gt;- Metnin en önemli değer / değerler tasarımı ne?&lt;br /&gt;- Bu değerler tasarımı metinde nasıl ele alınıyor ve işleniyor?&lt;br /&gt;- Metnin mesajı ne?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Gönderen – Alan:&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;- Gönderen kim?&lt;br /&gt;- Metin kimlere yazılmış? Alıcısı kim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kişisel Değerlendirme:&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;- Hikayede ele alınan sorunlar, verilmek istenen mesaj ne kadar uygun ve gerçekçi?&lt;br /&gt;- Bunları sosyal yaşamda kullanabilir miyiz?&lt;br /&gt;- Metnin anlatım dili bakımından kalitesi ne? Tasvir dili nasıl?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim ”Hikaye Tahlil Modelim” kısaca böyle. Amacım, bu modelle, hem öğrencilere hem de edebiyat öğretmenlerine, nebzecikte olsa, yardımcı olmaktır! &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-3263570382092058065?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/3263570382092058065/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=3263570382092058065' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/3263570382092058065'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/3263570382092058065'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2008/06/hikaye-tahlil-modeli.html' title='HİKAYE TAHLİL MODELİ'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SEeS0lk_wFI/AAAAAAAAAA8/UxkFaOyfKBc/s72-c/faiz.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-6220552631336602455</id><published>2008-06-05T08:20:00.000+02:00</published><updated>2008-06-05T08:22:44.223+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='literatür bir dildir - faiz cebiroglu'/><title type='text'>LİTERATÜR  BİR  DİLDİR</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SEeGGFk_wBI/AAAAAAAAAAc/TbNNcM9Ac50/s1600-h/fc.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5208278933211955218" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SEeGGFk_wBI/AAAAAAAAAAc/TbNNcM9Ac50/s320/fc.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Faiz Cebiroğlu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Literatür, bir dildir. Literatür, yaşamın deneyi ve iletişimidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edebi yazılar, kitaplar, dünyaya açılan bir kapı oluyor. Her kitabı elimize alıp açtığımızda, dünyaya bir kapı açılıyor; belki tanıdık olaylara, belki de bilinmeyen ya da yeni gelişmelerle dolu bir dünyaya girmiş oluyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Litaratür, bir buluşmadır; zamanla, başka kültürlerle, değişik yaşam tutkularıyla ve renkli renkli isanlarla dolu olan bir buluşmadır. Dünyaya açılan bir kapı olan literatür, bizi zenginleştiriyor, değiştiriyor ve geliştiriyor; bizleri yaşamın ustaları haline getiriyor. Bu bağlamda literatürün, her insan için temelli ve köklü bir önemi vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Literatür, insanların yaşama ilişkin tepki yeteneklerini de geliştirir. 'Nasıl bir dünya ve nasıl bir yaşam' sorusuna tepkisiz kalmamamızı sağlar. Bizleri, güzel bir dünya ve güzel bir yaşamı savunmak için çağırır. Burada tepki, insanın bireysel, sosyal ve kültürel yeteneklerini geliştirme doğrultusunda canlı bir süreç oluyor. Bu canlı süreci ve tepkiyi yaratan, buna kaynaklık eden ve destekleyen, hiç kuşkusuz, kitaplar oluyor. Çeşit çeşit kitaplar aracılığıyla insanlar, kendi yaşamlarını sorguluyorlar. Yaşamlarına ilişkin ”olumlu” ya da ”olumsuz” tepki yeteneklerini de geliştiriyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anlamda literatür, yazar ile okuyucu arasında süren uzun bir diyaloğun dili oluyor. Bu diyalogtan ortaya çıkan bazı noktalar vardır. Şudur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir: Litaratür, hem içsel, hem de dışsal yaşamın resmidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki: Dilimizi, hayal gücümüzü ve duygularımızı uyarır, teşvik eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üç: Başka yer ve zamanları; bilinmeyen ve ”bambaşka” bir yaşamı bizlere yaşatır, bizlere bunun imkanını verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dört: Değişik yer ve coğrafyadaki dikkatsizliklerle dolu yanlış eğitime işaret eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beş: Bizleri ”konuşmaya”, düşüncelerimizi ”yüksek sesle” söylemeye teşvik eder. Yüreklendirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anlamda literatür, bizleri ”canlı” kalmamızı sağlıyor. Canlılık, dünle bugün; bugünle yarın arasında sürüp giden bir süreçtir. Bu süreçte kimliğimiz şekilleniyor; 'ben kimim, nasılım' sorusuna yanıtlar bulunuyor. Literatür, bu canlı sürecin ifadesi ve felsefesidir. Zira bizlerin, dünyayı kavramasına ve anlamasına aracılık ediyor. Budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Literatür bir dildir; anlamlı bir yaşamı yaratmanın dili ve iletişimidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamımızı, sevda ve kavgamızı resmeden literatüre sahip çıkalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ev ve okullarımızı bu kavgaya aracılık eden edebiyatla dolduralım! &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-6220552631336602455?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/6220552631336602455/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=6220552631336602455' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/6220552631336602455'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/6220552631336602455'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2008/06/literatr-bir-dildir.html' title='LİTERATÜR  BİR  DİLDİR'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SEeGGFk_wBI/AAAAAAAAAAc/TbNNcM9Ac50/s72-c/fc.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8219731486550354574.post-6988204395801908959</id><published>2008-06-05T08:15:00.000+02:00</published><updated>2008-06-05T08:25:27.144+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yazi yazma sanati - faiz cebiroglu'/><title type='text'>YAZI YAZMA SANATI</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SEeGyFk_wCI/AAAAAAAAAAk/BDqpXgu9weA/s1600-h/cf.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5208279689126199330" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SEeGyFk_wCI/AAAAAAAAAAk/BDqpXgu9weA/s320/cf.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Faiz CEBİROĞLU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Arapça’dan Türkçe'ye geçen ”edebiyat” sözcüğüne, Latince’de ”litteratura” deniyor. Türkçe’de de kullanılan ve benim de kullandığım literatür kelimesi, ”yazı yazma” anlamını ifade eder. Bu kelimeye denk düşen Türkçe sözcüğü, ”yazın” ”yazın sanatı”dır. Bu anlamda edebiyat, yazın, başlı başına bir sanat oluyor. Yazı yazma sanatı oluyor.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Literatür veya yazı yazma sanatı, kendi içinde birçok türlere ayrılmaktadır. Bazılarını şöyle sıralamak mümkün: Birincisi… düzyazı, şiir, koşuk, nazım, hikaye, roman v.b.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkincisi… belirli bir devri, çağı, ulusu anlatan yazı ve eserlerin tümü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncüsü… Hukuk, tıp, sözlükler, mektup çeşitleri v.b. alanlardaki yazın eserleri…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazın ve yazın eserleri diyoruz, ama yazın eserleri deyip geçmemek gerekiyor. Yazmak vardır; yazmak vardır. Herkes yazabilir, ama herkes ”yazı yazma sanatçısı” olamaz. Edebiyatın birçok dalında eserler vermiş, bazı yazarlara, yazı yazma sanatçılarına, bir baktığımızda, gerçekte onlar, tıpkı bir heykeltıraş, bir ressam, bir komponist güzelliği ile ürünlerini biz okuyuculara sunmaktadırlar. Ben de, böylesi güzel eserler üreten bu sanatçıları, nedense, hep heykeltıraşlara benzetmişimdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilirsiniz, heykeltıraş heykeliyle uğraşır, yontar. Ama arada bir, yonttuğu heykelin karşısına, kenarına ve birçok yönüne bakar; perspektife bakar. Estetik biçime; uyumlu ve uyumsuz noktalara bakar, onları bulmaya çalışır. Tekrar yontar… tekrar bakar… ta yonttuğu heykeli "kabul” edinceye kadar bu böyle devam eder. Dikkat edilirse, burada, heykeltıraş, heykelini yontarken iki role giriyor: Bu hem üreten ve eserini yapan, hem de dışarıdan bir izleyici, bir eleştirmen gözüyle eserine bakan bir çifte roldür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazı yazma sanatçıları da, tıpkı bir heykeltıraş gibi, yazılarını yazıyor, değiştiriyorlar ve tekrar yazıyorlar. Yazılan kompozisyon, bazen tekrar diziliyor, yeni cümleler ekleniyor… ve bir okuyucu gözüyle, bir eleştirmen gözü ile yazdıklarını tekrar okuyorlar, tekrar inşa ediyor ve en sonda, yazdıklarına ”geçerli not” veriyorlar. Yaptıkları hem insana, hem de yazma sanatına gösterilen sevgidir. Budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan, her alanda yaptığı işi sevmelidir. Zira bu emek, bu uğraş, bu sevgi, hep biz insanlar içindir. Çünkü bizler, en güzeline layıkız, diyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açıktır, güzel insan, her şeyin en güzeline layık olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet; yazmak vardır; yazmak vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kim bilir, belki de birçoğumuz, ilerde yazar olacaktır. Bu mümkündür. Ama çoğumuzun ”yazı yazma sanatçıları” olacağımızı söylemek, biraz güç. Zira yazı yazma sanatçısı olmak, aynı zamanda, derinlikleri görmenin yaratıcılığına sahip olmayı gerektiriyor. Bu, güzel olanla, güzel olmayanı ayırt edebilme yeterliliğidir. Bu, heykeltıraş misali, kendi sanatının ”belgin” bir bilgisine sahip olma yeterliliğidir. Bu, kendini de aşma yeterliliğidir. Birinci nokta budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkincisi, yazı yazma sanatçısı olmak, aynı zamanda estetik’in sınırlarını aşmak demektir. Bu, hem bakışa, hem de içimize, duyularımıza hitap eden bir güzelliktir. Bu, içle dışın kenetlendiği ve bütünleştiği bir güzelliktir. Böylesi bir güzelliği, bir ressam, bir heykeltıraş, bir komponist gibi harmonileştirmek, yazmak ve tasvir etmek, hiç kuşkusuz, ”uzmanlık, deneyim zaman ve sabır” gerektiriyor. Sorumluluk gerektiriyor. Perspektif gerektiriyor. Derine inmeyi ve derinden bakmayı gerektiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazı yazmak, bir sanattır. Profesyonelliktir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama üretilen sanat, sanat için üretilmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanat, toplum içindir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanat ve yazı yazma sanatı, biz, güzel insanlar içindir!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8219731486550354574-6988204395801908959?l=eylemselyetke2.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/feeds/6988204395801908959/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8219731486550354574&amp;postID=6988204395801908959' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/6988204395801908959'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8219731486550354574/posts/default/6988204395801908959'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://eylemselyetke2.blogspot.com/2008/06/yazi-yazma-sanati.html' title='YAZI YAZMA SANATI'/><author><name>faizce</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08045094066658630467</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SWC3KNgrBKI/AAAAAAAAAIg/mT-96JA8Bl4/S220/r_fcebiroglu.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_cY0ryVc0n60/SEeGyFk_wCI/AAAAAAAAAAk/BDqpXgu9weA/s72-c/cf.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
