”Ben çocuklara inanıyorum.Bu yüzden umutluyum.Ben çocuklara inanıyorum.Bu yüzden de mutluyum!”

4 Ocak 2009 Pazar

TEHLİKELİ OYUNCAKLAR



Faiz CEBİROĞLU

Çocuğun gelişiminde oyunun anlam ve önemi üzerine durdum. Oyunlarda kullanılan materyallerin ve oyuncakların, duyu, hayal, devinimsel ve bir çok alanda çocukların gelişiminde oynadıkları önem üzerine görüşlerimi yazdım. Ama unutulmaması gereken önemli bir başka nokta daha var, bu da; bazı oyuncakların çocukların sağlığı için ciddi tehlikler taşıdıkları gerçeğidir. Biz aileler, bunları düşünmeden, çocuklarımıza çeşit çeşit oyuncaklar alıyoruz. Ama ne yazık ki, bazı oyuncaklar, çocukların sağlığı için büyük tehlikler oluşturmaktadır.

Çocukların severek oynadıkları plastik bebeklerde, arabalarda, hayvanlarda, el çantalarında v.b. oyuncaklarda böylesi tehlikeleri görmek mümkün. Çocuklar için tehdit oluşturan oyuncakları kontrol etmek için, bazı ülkelerde komiteler oluşturulmuş; Çevre ve Sağlık bakanlıkları gibi. Son yapılan kontrollerde, Mattel firmasının ürettiği oyuncaklarda çocuk sağlığı için zararlı olan oyuncaklar ürettiği açığa çıktı. Mattel firması, Avrupa piyasalarından 8.217 oyuncağının geri çekilmesine karar verdi.

Mattel firmasın ürettiği oyuncaklardan alan varsa, aşağıda isimlerini vereceğim oyuncakları tekrar kontrol etmeleri yerinde olur, diyorum:

- Fischer Price Geotrax Rail and road ( bu oyuncakta sağlık için tehlike arzeden: arabalardaki motor).

- Barbie Dream Puppy House Playset ( sağlık için tehlike arzeden: köpek oyuncağı)

- Barbie Dream Kitty Condo Playset ( sağlık için tehlike arzeden: kedi).

- Barbie Table and Chars Kitchen Playset ( sağlık için tehlike arzeden: mutfak araç – gereçleri ve köpek oyuncağı).

- Barbie Bathtub an Toilet Playset ( sağlık için tehlike arzdeden oyuncak: kedi).

- Barbie Living Room Playset ( sağlık için tehlike arzeden: kedi)

- Barbie Desk an Chair Bedroom Playset: ( sağlık için tehlike arzeden oyuncak: köpek)

- Barbie Living Room Playset ( sağlık için tehlike arzeden: el çantası).

Mattel firması, dünya genelinde 844 bin oyuncağını geri çektiğini belirteyim. Bütün uyarılara karşın Mattel firması hâlâ çocuk sağlığı için zararlı oyuncaklar üretmeğe devam ediyor.
Değişik ülkelerde “Çevre ve Sağlık” bakanlıkları, piyasalara sürülen oyuncakları kontrol etmelerine karşın, ne yazık ki, gene satılmakta olan oyuncaklarda sağlığa zararlı maddeler bulunmaktadır. En zararlı maddeler, tekstil, metal ve özellikle plastik oyuncaklarda görülüyor.

Plastik oyuncaklarda kullanılan ”phthalates” maddesinin sağlık açından son derece zararlı olduğunu hemen belirteyim. Bu madde çocuklarda hormon bozukluğu ve kansere sebep olmaktadır. Phthalates, plastikten yapılan oyuncakları ”yumuşak” hale getirmek için kullanılıyor… Yeri gelmişken hemen yazayım: Phthaletes tehlikesinden kaçınmanın ilk yolu: Yumuşak plastik yapılı oyuncaklar yerine, katı, sert yapılı oyuncakları tercih etmek, satın almak en doğrusudur.
Oyuncak alırken dikkat edilmesi gereken noktalar var:

Bir: Kokulu, şiddetli kokulu oyuncakları satın almamak.

İki: Yumuşak değil, ama sert plastikten yapılan oyuncakları tercih etmek.

Üç: Phthalates içeren oyuncaklardan uzakta durmak

Dört: Oyuncak etiketlerinde eklenen CE-markasının olup olmadığını kontrol etmek.(CE-markası yoksa oyuncağı satın almamak gerekiyor. Zira CE- markası, Avrupa’da ve hemen hemen dünya genelinde, oyuncakları teftiş eden bir kurulun eklediği ve ”oyuncak sağlığa zararlı değildir” markasıdır).

Bunlara ek olarak şunları da yazayım; satın alınan oyuncakları çocuklara vermeden önce, onları ”havalandırmakta” ve ”yıkamakta” çok büyük yarar vardır.

Evet, çocuk gelişiminde oyun ve oyunda kullanılan oyuncaklar önemlidir. Ama önemli olan bir başka nokta da, bazı oyuncakların sağlık için son derece tehlike arzettikleri gerçeğidir. Bunu da göz önünde bulundurarak, çocuklarımızı sağlık açısından da korumakla yükümlü olduğumuzu unutmamak gerekiyor.

15 Aralık 2008 Pazartesi

ÇOCUK GELİŞİMİNDE OYUNUN ANLAM VE ÖNEMİ(2)



Faiz CEBİROĞLU

Çocukların gelişiminde en önemli etkinlik olan ço­cuk oyunu üzerine, bana sürekli sorular geliyor. Sevin­diricidir. Çocuklarını en iyi bir şekilde yetiştirmek iste­yen, sorumlu anne ve babalar, haklı olarak bu konuda bilgi sahibi olmak istemekteler. Böylesi sorumluluk, çok sevindiricidir.

Değişik dergi ve gazetelerde çocuğun oyunu üzerine yazdıklarım vardır. Ayrıca, Sanat, Edebiyat ve Eğitim’de YOĞUNLUK dergisinin Nisan 2006, sayı 4’te, “Oyunun Anlam ve Önemi Üzerine” başlıklı geniş bir yazım var­dır. Bu konuda daha geniş bilgi sahibi olmak iste­yen­ler, bu yazıları da okumaları iyi olur, diye düşünüyorum.

Oyun üzerine başlıklı bu kısa yazımda, daha önceleri üzerinde durmadığım veya az durduğum bazı noktalara dikkat çekmek istiyorum.

Oyun, çocuğun sosyal gelişiminde çok önemli bir yer teşkil ediyor. Oyun, en başta, çocuğun ihtiyacı olan kontak, merak, heyecen ve sosyal birlikteliğin aracıdır. Çocuğun kendini ve çevresini anlamada aracı olan yine oyundur. Oyunlardır.

Bazen kendiliğinden, bazen de planlı bir şekilde oy­nanan çocuk oyunları, değişik yaş ve gelişim aşamalarına göre ayrılıyor. Bunları şöyle sıralamak mümkün:

1- Fonksiyon oyunu ( 0–1 ½ yaş): Çocuğun kendini, vücudunu, çevresini tanıma ve anlama araştırmalarıyla yoğun, meşgul olduğu devinimsel ve deneyimsel süreç.

2- Paralel oyun (1 – 2 yaş): Çocukların işbirliği yapmadan, ya tek başlarına, ya da yan yana aynı oyuncaklarla oynama. Roloyuna hazırlık süreci.

3- Rol oyunu (3 – 6 yaş): Çocukların birlikte oynadıkları taklit oyunu. Değişik konuları içeren, sosyal rolleri ihtiva eden oyunlar. Örneğin, “Anne, Baba ve Çocukları”, “Doktor”, “Hemşire” gibi rollere girme ve oynama. Roloyunu, çocuğun gelişiminde önemli bir oyun şeklidir.

4- Kurallı oyun ( 6 – 12 yaş): Okula başlangıç devresi. Kimlik yapılanması ve sosyal gelişimin en önemli devresidir. Çocukların hem yaşıtlarıyla birlikte olma, hem de arkadaşlıkların uzun süreli olduğu devredir. Burada, arkadaşlar arasında oynanan oyunlar, artık belirli bir kurala dayanıyor. Artık kurallara göre oynama ve kuralları öğrenme durumu var. Futbol v.b gibi takım oyunları. Satranç, bilgisayar oyunları. Değişik yarış­malar. Oyunlarda “kaybetme” ve “kazanma” durumu. Çocukların kendilerini “sınama” ve ”başarılı” oldukları aktivitelerde kendilerini gösterme. Bu devrenin en popüler oyunları, müzik ve spor gibi oyunlardır…

Değişik yaş gruplarına ayırdığım bu oyun ve oyun gelişimine psikolojik açıdan da yaklaşırsam, şöylesi sonuçlara varmak mümkün:

Bir: Çocuklar oynar, çünkü oyun oynamak eğlencelidir.

İki: Çocukların, oyun esnasında çıkabilecek ihtilaflarla karşı karşıya kalmaları ve bu ihtilafları çözme ortamı.

Üç: Çocuğun kendini ve çevresini tanıma zemini.

Dört:
Çocukların hayal güçlerini, düşünce, yaşam ve duygularını ifade etme ortamı.

Dünyanın neresinde olursa olsun, çocuklar oynar, zira oyun oynamak zevkli ve neşelidir.
Çocuklar oynar, zira oyun aracılığıyla sosyal birliktelikler sağlanıyor.

Çocuk oyunu önemlidir, çünkü dostluk, arkadaşlık, duygudaşlık ve kendi kültürlerini iletme, oynadıkları oyunlar aracılığıyla oluyor.

Çocuk oyunu önemlidir, zira çocuğun dünyayı ve çevresini tanımanın metodu oyundur, oyunlardır. Bu yüzden, çocukların oyunlarını destekleyelim. Çocuk oyunun yalnız “oyun” olmadığnı, artık kavrayalım...

9 Aralık 2008 Salı

ÇOCUK GELİŞİMİNDE OYUNUN ANLAM VE ÖNEMİ(1)



Faiz CEBİROĞLU

Çocukların dünyası, gerçekten, oyunla dolu. Oyun da; kelime, ritim, şarkı ve hareketle doludur. Çocuklar, oynadıkları oyunlar aracılığıyla, hayatla ilgili deney yaparlar, deneyim kazanırlar. Bu araçla, kendilerini ifade ederler.

Müzik, değişik oyun ve aktiviteler, çocuğun hem motorik, hem de yetenek kazanmasında önemli bir yer tutar. Bu açıdan, çocuğu tek yönlü değil, çok yönlü, yani topyekün gelişimini destekleyen ve etkileyen tüm alanlarda desteklemek gerekiyor.

Burada, bazı noktalara değinmek istiyorum:

Çocuğun motorik gelişimi:

Çocuğun motorik (devinimsel) gelişimi konusunda sık sık yanlış anlaşılmalara rastlıyoruz. Tanık oluyoruz. Bazıları, çocukların önce ayaklarını ve daha sonra vücüdun diğer bölümlerini geliştirdiğini sanıyor. Doğru değil. Tam tersine, çocuğun motorik gelişimi, yukardan aşağıya doğru, yani önce başıyla mobiliyet ve stabilitet kazanıyor, daha sonra, el ve kollarda ve en sonda da ayaklarda mobiliyet ve sabitlik elde ediliyor. Bu aşamalardan sonra çocuk, ancak yürümeye başlıyor.

Bu motorik gelişimi destekleyen, oyunlar çoktur. Çocuğun bu oyunlardan yararlanması gerekiyor. Çocuğa; sürünme hareketleri, zıplama, koşma ve dans etme gibi… Hareket edeceği yer ve imkân, bulmak ve yaratmak, çok önemlidir. Çocuklara bu yer, zaman ve desteği sağlayacak olan, biz büyüklerdir.

Denge duyusu:


Çocuğun gelişiminde denge duyusu da çok önemlidir. Çocuğun denge duyuları: yukarı/aşağı; sol/sağ; ileri/geri gibi duyulardır. Yazmış olduğum bu duyular, çocuğun “içselkulağı” diyebileceğimiz bir yerde bulunmaktadırlar. Çocuk, hareket ettiği zaman, otomatik olarak bu duyularını çalıştırmaktadır.

İşitme duyusu:

İşitme duyusunu en iyi destekleyen, hiç kuşkusuz, müziktir. Çocuk, şarkı aracılığıyla, ritim, melodi, tempo, durak gibi elementleri öğrenir. Bu araçla, özdinamik elde eder. Diğer alanlarda olduğu gibi, müzik alanında da, çocuklar değişiktir. Kimileri, şarkıyı ve ritmini hemen öğrenir, kimileri daha sonraları. Bu da normaldir. Buna, saygı göstermek gerekir.
Unutmamak gerek, çocuklar, duyularıyla, tecrübe ve faaliyetleriyle gelişir. Çocuklar, koştukları, tırmandıkları ve hopladıkları zaman motorik/hareket yönlerini geliştirir. Onun için, çocuklar, sürekli kendi vücutlarını hareket ettirmeleri gerekir. Bu hareketi sağlayacak olan araç, hiçkuşkusuz, oyundur. Oyunlardır.

Dünyanın neresinde olursa olsun, çocuklar oynar, oynamayı sever. Zira oyun, çocukların ifade formudur. Bu form üzerine onlarca kitap yazılmış, değişik yaş gruplarına ilişkin, teoriler geliştirilmiştir.

Oyun, hayal gücüyle dolu, istek dolu, bazen kendiliğinden, bazen de planlı bir aktivite olarak tasvir edilebilir. Oyun oynayan çocuklar, büyük bir konsentrasyon ve angaje içine girerler. Bu, çocuklarda heycen, ciddiyet ve coşku dolu bir sosyal birliktelik ortamı yaratır.

Oyun, zevkli ve neşeli olduğu için, tüm çocuklar tarafından oynanır. Çocukların birçok ihtiyacı oynadıkları oyun aracılığıyla karşılanır. Daha da önemlisi oyun, çocukların arkadaşlarıyla birlikte olmalarını sağlar. Bu açıdan oyun, çocuklar için olmazsa – olmaz bir ihtiyaçtır.

Çocuklar, kendilerini, duygularını, sosyal ve yaratıcı yönlerini ifade etmek için, oynarlar.
Çocuklar, vücutlarını kullanmak, kendi dünyalarını tanımak, araştırmak ve deneyim kazanmak için, oynarlar. Böylece çocuklar, oynadıkları oyun aracılığla özgüven ve özduygu elde etmiş olurlar.

Oyun, aynı zamanda, çocukların sembolik yeteneklerini de geliştirir. Çocukların oyunlarına bir bakın; bazen, oynadıkları kum, bir “pasta” oluyor; bazen “masa”, bir “gemi” haline getiriliyor. Bazen, oyun oynayan küçücük kızlar, anne, büyük abla; bazen küçücük erkek çocuklar, baba, kardeş, amca, rollerine giriyorlar. Böylesi oyun tarzına, pedagojide, “rol-oyunu” deniyor. Bu rol-oyunun çocukların gelişmesinde büyük önemi vardır. Bu oyunla çocuklar, yetişkinlerin dünyalarını anlamaya çalışırlar; yetişkinlere, oynadıkları bu rol-oyunlarıyla, benzemeye çalışırlar.

Bir rol-oyununa ilişkin, pratik yaşamdan, somut bir örnek vermek istiyorum.

Üç erkek çocuk arasında oynanan bir oyun:



“Maskeli Adam”.

Oyunda roller:

Kuvvetli çocuk: 4,5 yaşında (maskeli adam).
1. zayıf çocuk: 4 yaşında.
2. zayıf çocuk: 5 yaşında.
Oyun için kullandıkları materyaller: karton, makas, elastik, renkler (boya).

Oyun, bir gün, bir çocuğun yanıma gelip, “Faiz, bana bir maske yapar mısın?” diye sormasıyla başladı ve gelişti. Birlikte maskeyi yaptık. Maskeyi kendisi boyadı. Maskeyi takıp, hemen oynamak isteyen iki çocuk buldu. “Maskeli Adam” çocuklara yaklaşıp; “Brrrr!..” deyince, çocuklar koşmaya başladı, kendisi de arkalarından… Çocuk, ara sıra yanıma gelip; “Faiz, gördün mü, çocuklar benden korktu!” diye, büyük bir coşkuyla, bana anlattı.

Bu oyun, bazen de roller de değişerek, iki – üç saat kadar oynanabilir.

Oyunu biraz aydınlatırsak, “ipucu kelimelere” varmış oluruz:

1- Çocuklar oyunda, “kuvvetli adam” ile “zayıf adam” rollerini prova ediyorlar.

2- Zayıf çocuk rolündeki arkadaşları, oyunu, “heyecan”, “titreme”, “ürperme” ve “korku” duygusuyla oynuyorlar. Onlar da bu oyun aracılığıyla, bu duyguları öğrenmiş oluyorlar.

3- Çocuk, maskesiyle, diğer çocuklarla kontak kurmanın yolunu buluyor. Arkadaş ediniyor.

4- Bu oyunla çocuk, hem sosyal, hem de kişisel olarak kendini geliştiriyor.

5- Bu oyunla çocuk, konsentrasyon yeteneğini artırıyor.

6- Çocuk oyun süresince dilini kullanıyor. Geliştiriyor.

Bir başka oyunu, çoğumuzun oynadığı:

“Yağ Satarım, Bal Satarım” oyununu ele alalım:

Bu oyunda en az 6 kişi olmamız gerekiyor.

Şimdi hep beraber bir halka oluşturalım ve yere oturalım. Herkesin yüzü birbirine dönük olsun. Bir ebe seçelim ve ebemizin eline ucu düğümlü bir mendil verelim. Ebemiz, elindeki mendili bize göstermeden arkamızda dolaşacak. Bakalım hangimizin arkasına bırakacak mendili. Ahmet’in arkasına eğildi, acaba oraya mı bıraktı? Yok yok herhalde Zeyneb’in arkasında. Ebe bizi şaşırtmaya çalışıyor, arkamıza dönüp bakmamız yasak, ancak el yordamıyla anlayabiliriz mendilin arkamızda olup olmadığını. Ebe, hâlâ etrafımızda dönüyor:

“Yağ satarım, bal satarım. Ustam ölmüş, ben satarım.”
“Ustamın kürkü sarıdır. Satsam on beş liradır.”
“Zambak zumbak, dön de arkana bak.”

Mendil arkamdaymış, şimdi ebe, bir tur atıp, benim yerimi kapıp oturmadan onu yakalamam lazım. Eğer yakalayamazsam, ebe ben olurum. Eğer mendilin arkamda olduğunu fark etmezseydim ve ebe halkayı dolanıp gelseydi, ebe yine ben olurdum.”

Bu oyunu da tahlil edersek:

Bir: Oyun, çocukların hem “tepki yeteneklerini”, hem de -koşacakları- “yön/taraf duyularını”, çalıştırıyor, harekete geçiriyor.

İki: Oyun, çocukların “konsentrasyon” ve “dikkat” yönlerini geliştiriyor. Oyunda, çocukların “dikkatli” ve “uyanık” olmalarını; ebenin, her an mendili arkalarına bırakacak sezgisiyle, koşmaya ve ebeyi yakalamaya “hazır” durumda olmalarını sağlıyor.
Üç: Çocuklar kural öğreniyorlar; oyunun kuralını öğreniyorlar.
Dört: Oyun sürecinde çocuklar koşarak, motorik yönlerini geliştiriyorlar.
Beş: Oyun esnasında çocuklar, ritim, tekerleme, aracılığıyla, hem tempo ve durak gibi elementleri (müzik) öğreniyorlar; hem de söyledikleri, birbiriyle uyumlu, şarkılı sözlerle yeni kelime ve kavramlar öğreniyorlar. Bu yolla dillerini geliştiriyorlar.
Altı: Oyun, çocuklara, zevkli, neşeli ve heyacan dolu bir ortam sağlıyor; duygularını ifade etmenin zemini yaratılmış oluyor.

Yedi: Oyun çocukların sosyal yönlerini geliştiriyor. Başka çocuklarla bir arada olmanın birlikteliğini sağlıyor.

Genelde toparlarsak:


* Oyun, değişik arkadaşlarla ilişki kurmanın aracı,
* Sosyal rolleri öğrenme,
* Kendini tanıma ve pratikte sınama,
* Konsentrasyonu öğrenme,
* Belirli kuralları öğrenme ve kabul etme,
* Dilini pratikte kullanma ve geliştirme.

Özetle oyun;
çocukların hem fiziki, hem de ruhsal aktivite atölyeleridir. Oyunun hem motifi, hem de hedefi vardır. Motivasyon, daha sonra oyunun hedefiyle karışır. Tekleşir.

Evet, çocuk oyunu sonderece “ciddidir”, buna saygı gösterelim.

Oyun, çocukların kültürüdür. Destekleyelim.

16 Kasım 2008 Pazar

”KALEMİMDE SAKLANIYOR RESİMLERİM”




Faiz Cebiroğlu

Çocuklar, bizim çocuklar. Hayallerle dolu olan bizim çocuklar; ressam çocuklar. Düşüncelerini ve duygularını resim dili ile de bizlere ifade eden bizim çocuklar; ressam çocuklar.

Resim çiziyorlar; resim çizmek eğlencelidir.

Resim üretiyorlar; sanatçı kimliklerini geliştiriyorlar.

Resim çiziyorlar; çizdikleri resmi anlatarak, konuşma dillerini ve konuşma yeteneklerini geliştiriyorlar.

Resim çiziyorlar; hayal dünyaları ve yaratıcılıklarını gösteriyorlar.

”Tehlikeli bir aslan çizdim” diyor, 4 yaşında bir çocuk.

Ben de ”atımı çizdim” diyor, bir başka çocuk…

Resim çiziyorlar; kimisi aslan, at, gözlük takan güneş; kimisi de gökyüzü, deniz çiziyor, hayallerle dolu olan bizim çocuklar. Boya ve renklerden harikalar yaratıyorlar; yaşamlarında onları etkileyen; onları ”meşgul” eden resimlerini, ”resim dili” ile bize sunuyorlar.

Yıllar önce bir yerde okumuştum; Danimarka’lı bir ressam bayan, bir kız çocuğa; ”bu kadar güzel resimleri nereden buluyorsun?” diye sorduğunda, 5 yaşındaki kız; ”renkli kalemlerimde saklanıyor resimlerim” diye mükemmel yanıt veriyordu.

Evet; kimisi renkli kalemlerinde, kimisi boyalarda, kimisi de çocukların hayallerinde saklanıyor, tüm bu güzel resimler.

Resim çiziyor, bizim çocuklar…Estetik yönlerini geliştirip, hayal dünyalarını resim dili ile bizlere ifade ediyorlar.

Ne ilginç, bir çocuk bizlere; ”çizdiğim resmi ”dinle” ve anlattıklarımı ”gör” diye anlatıyor. Bizlere ”ders” veriyor; yalnız resim dersi değil, topyekûn gelişim dersleri veriyor.

Temmuz ayında Antakya’daydım. Sevgili prensesim Bilgesu’nun evindeydim. Resimler çizdi bana; ”bak bu uzaydan gelen kız” dedi. Bu, ”uzayda uçan kız”, bu da ”bahçemizde çiçekler arasında dolaşan kız.”… Çizdiği resimler bende; odamda.

Dikkatinizi çekiyor mu bilmem, ama çocuk resimlerinde dikkatimi çeken bir nokta var; erkek çocuk resimleri ve kız çocuk resimleri.

Erkek çocuklar; tehlikeli hayvanlar, uçak, savaş, silahşörler, yarış arabaları, gemi ve çeşit çeşit ”kahramanlar” çiziyorlar.

Kız çocukları; gökyüzü, sevdikleri arkadaşlarını, kelebek, çiçek, uzayda uçurdukları hayallerini, anne ve babalarını, oyuncaklarını ve atlarını çiziyorlar… çiziyorlar…

Ama hem erkek, hem de kız çocuklar, renkli kalemlerinde ve boyalarda sakladıkları hayallerini, duyu ve duygularını ifade ediyorlar. Dünyalarını, dünyadaki hayallerini resimlerle, resim dili ile bizlere iletiyorlar. Hayal dünyaları, yaratıcılık süreciyle bütünleşiyor, tekleşiyor, yaratıcılık oluyor.

Resim, dildir.

Resim, kendini resim dili ile ifade etmek demektir. Yaratıcılık sürecinde çocuklar hem kendilerini, hem de çevrelerini, dünyalarını anlamaya çalışıyorlar. Yaratıcılık süreci, aynı zamanda , çocukların bazı kavramları “yerine oturtma” ve bunları resimleriyle ifade etmeleri açısından da önemli oluyor.

Resim, dildir.

Yazı ve sözlü dilleri bazen yasaklanıyor.

Ama “resim dilini” yasaklamak o kadar da basit değil...

Evet; resim, çocukların vitaminidir. Vitaminsiz bir gelişme olmuyor. Olmaz.

Resim çizmek, vitamindir; çocukların vitaminidir. Çocukların duygularını ve duyu organlarını besleyen bir vitamin. Vitaminsiz bir gelişme yok; olmuyor. Olmaz.

Resim, vitamindir.

Çocuklarımızı “resim vitamini” ile büyütelim; resim gelişimlerinde hangi aşamalardaysa, onlarla o aşamada buluşalım; renkli kalemlerinde ve boyalarında sakladıkları resimlerini bizlere sunmalarına yardımcı olalım.

4 Kasım 2008 Salı

ÇOCUK DİLİ(*)


Faiz CEBİROĞLU

Dünyanın her tarafında çocuklar, aynı şekilde, sesler çıkararak, mırıldanarak, dil öğrenirler. Daha bebek­ken, ses, mırıldanma gelişerek, anlam kazanıyor: dil oluyor.

Dil böyle oluşuyor, ama genelde çocuğun, özelde dilin gelişmesinde, olmazsa-olmaz ilke, hiç kuşkusuz, çocuğun ailesiyle olan yakın ilişkisidir. Anne ve baba, çocuğun topyekûn gelişmesinde olduğu gibi, dilde de, çocuklarına modeldirler.

Genelde, çocuğun gelişimi, özellikle katılımcı toplumlarda, karşılıklıdır. Gelişim, birincil sorumlular ile ikincil sorumlular arasındadır. Birincil sorumlular; anne, baba ve yakın aile çevresidir.

İkincil sorumlular; çocuğun belirli bir büyüme yaşından sonra, başlayacağı kreş, çocuk yuvaları ve daha sonra okul gibi eğitim ve gelişim kurumlarıdır. Ama çocuk bu aşamaya gelinceye kadar, çocuğa, dil konusunda destek olan, hiç kuşkusuz, ailedir; anne ve babadır. Unutmamak gerek; çocuğun dil öğrenmesi, önce evden başlıyor. Bebek, daha çok, insan yüzlerine odaklaşır; kendileri bakar, göz kontağı arar. Bu açıdan, bebekle konuşmak, önemlidir. Bebek, kelimeleri anlamaz, ama konuşulan dili dinliyor, dilin melodisini öğreniyor. Kaydediyor. Bebek, mırıldanarak dilsesini söylemenin alıştırmasını, denemesini yapar.

Çocuklar dil öğrenmek için, doğuştan yetenekleri vardır.

Göz Kontağı:
Çocuklara birçok kelime, harf, hep gözle, görme duyusuyla iletiliyor. Bu yüzden çocuğun, yüzümüzü, mimik hareketlerimizi görmesi çok önemlidir. Zira dil öğrenmede iki önemli kanal, hem işitme, hemde görme duyusudur. Dikkat edilmesi gereken noktalar var:

Bir: Çocukla yüz-yüze konuşurken, çocuğun bizimle göz kontağı sağlaması önemlidir.

İki: Bu, hem çocukla olan karşılıklı ilişkiyi, hem de dili geliştirir.

Üç: Karşıklı konuşma esnasında çocuk, göz kontağı kurmak istemiyorsa, bizler, ne yapıp-edip, çocuğunbakışını yakalamak için uğraş vermeliyiz.

Herşeyin Adı Var:

Çocuk konuşmadan da bizlerle kontak kurar: vücut hareketleriyle, taklitçilik, çığlık, mırıldanma gibi yollarla. Konuşma aşamasına gelmemiş çocuk, almak istediği veya ilgi duyduğu her şeye işaret ederek bizimle komünike eder. Bu yüzden, bizlere düşen görev; çocuğun baktığı, işaret ettiği her şeyin, adını söyleyerek, çocukla konuşmaktır. Çocuk, bu yolla, sözleri, kelimeleri öğrenir, kaydeder.

Çocukların Kelime Hazineleri:

Çocukların dil gelişimi ve kelime hazineleri yaş aşamalarına göre değişir:

0 ile 6 aylık:
Bebek bu yaşta a...o…ü… gibi vokal seslerini mırıldar. Bebek uzun süre mırıldanır, vokal seslerine sessiz – sesler eklenir: ba-ba, da-da… gibi. Bebek sesin geldiği yere doğru başını çevirir.

6 aylık ile 1 yaş:
Çocuk mırıldanmayı heceleme şeklinde sürdürür: ma-ma… Heceleme değişik vugulama tarzında olur: MAM-ma!/ ma-MA!

18 – 21 aylık:
Çocuğun kelime hazinesi: 100’dür.

21 – 24 aylık:
Çocuğun kelime hazinesi 150’dir. Bu yaşta çocuk (20 -22 aylık) artık küçük cümleler kurmaya başlar.

2 yaşında:
Bu yaşta çocuğun kelime hazinesi: 300’dür. Çocuk iki – üç kelimelik cümle kurma aşamasına gelmiştir.
Çocuk, ben, beni, sen gibi tekil şahıs zamirlerini kullanan; dinleyen, soran ve tekrarlayan aşamadadır.

3 – 5 yaş:
3 yaşındaki çocuğun kelime hazinesi: 800 ile 1000 arasındadır. 4 yaşındaki çocuğun kelime hazinesi: 1500, 5 yaşındaki çocuğun kelime hazinesi ise, 1800’dür.

5– 6 yaş:
Artık çocuğun, temel gelişim dili, oturmuştur. Yerini bulmuştur. Adını yazan, renkleri tanıyan, güzel anlatan bir aşamaya gelmiştir. Bu yaştaki çocukların kelime hazineleri: 2000 ile 2200 arasında değişmektedir.

Özetle; dil, deneyimle, ilgi, eğilim, kısacası; mo­ti­vas­yonla öğrenilir, geliştirilir. Çocuk, dili, yaşayarak, keş­federek, araştırarak öğrenir. Öğrenme, dilini geliş­tirme, karşılıklı bir süreçtir. Bu, çocukla olan aktif bir birlikteliği gerektirir. Çocukla birlikteliği sağlayan deği­şik yollar vadır; bu bazen, çocukla oyun oynayarak, bazen de, çocuğa yüksek sesle hikâye okuyarak sağlanır.

Değişik metodlar vardır. Hepsini kullanmak gerekiyor.
Ama burada dikkat edilmesi gereken çok önemli bir nokta; çocuğun hangi yaşta olduğudur.
Han­gi yaşta ve nasıl bir komünikasyon? Bulunduğu yaşın dil seviyesi nasıl?
Bunları göz önünde bulun­durarak, çocuğun ihtiyaç duyduğu, ikinci en yakın dil gelişimi tespit edilir.

Bu doğrultuda ve bilinçle, çocukla komünikasyon ortamı yaratılarak, çocuğun dili, en uygun bir şekilde öğrenmesine destek verilir.

Evet; çocuğun dil öğrenmesi, önce evden başlar.

Bu yüzden; çocuklarımıza her alanda olduğu gibi, dilde de model olalım. Destekleyelim.
-------------------------
(*) Eylemsel Yetke, Alter Yayıncılık, Sayfa 97, Eylül 2007, Ankara.

1 Ekim 2008 Çarşamba

İHTİLÂFIN DİLİ

Faiz CEBİROĞLU

İhtilâfın dili, bir gecikmiş yazıdır. Bu önemli konu üzerinde, daha önceleri yazmak istiyordum, ama araya, başka konular girdi. Gecikti. Şimdi yazıyorum. Sorarak başlıyorum: İhtilâf nedir? İhtilâfın dili, nedir?

”Konflikt”, aynı anlama gelmek üzere “ihtilâf”, ya da “uyuşmazlık” üzerine, birçok tanım bulmak mümkün. Ama ben burada, daha çok günlük yaşamda ve çocuk eğitim dalından hareketle şöyle bir tanım yapmak istiyorum: İhtilâf, başkalarıyla, fikir ayrılığına düşmek demektir. Pedagojide, çocuk yetiştirme alanında, üzerinde önemle durduğumuz konu, hiç kuşkusuz, çocuklar arasında ortaya çıkan uyuşmazlık, anlaşmazlık, konusudur.

Genellikle sorulardan başlıyoruz: Anlaşmazlığa neden olan sorun/sorunlar ne? Bu sorunların, çocuklarda yarattığı duygular? Sorunlarn çözümü için, neler yapılabilir? İşte böylesi basit ve temel sorulardan kalkarak, ihtilâf noktalarını bulmaya ve çözmeye çalışıyoruz. Burada, kullandığımız sözlü dilimiz, çok önemli bir rol oynuyor. İki seçenek vardır: Biri, ihtilâfın dili; diğeri ise; ihtilâf çözücü dildir.

Peki, bunlar nedir; ne anlama geliyor?

Yanıtlamadan önce bir parantez açmam gerekiyor: Günlük yaşamda ortaya çıkan bir sürü anlaşmazlığı, bazen sözlü dilimizi kullanmadan, vücut dilimizle çözebiliyoruz. Örnek olsun, bazen, bir dostane bakış, bir tebessüm, bir yüz, bir el hareketi, hafifçe omuza dokunma… İhtilâfı, uyuşmazlığı, çözmeye yetiyor ve artıyor.

Ama bazı ihtilâf noktaları var ki, sözlü dilimizi kullanmadan, bunları çözmemiz mümkün olmuyor. Bu durum, ihtilâf sürecinde kullanılan dil türüne bağlı oluyor. İki tür dilden sözetmiştim: Birincisi, ihtilâfı yükselten dil: Karşısındakini ayıplayan, kınayan bir dildir. Bu dilin karekteristik özelliği: “Sen şöylesin…” diye başlayan ve “suçu” başkalarında gören, bir, dildir.

İkincisi: İhtilâfı yatıştıran dil: Gözleme ve somuta dayanır. Kişinin peşinde değil, ihtilâfı yaratan sorunların peşine düşen bir dildir. Bu dilin karekteristik özelliği: “Sen şöylesin…” demek yerine, “benim gözlemim şu...” cümlesiyle başlayan ve ihtilâfa neden olan sorunları tasvir etmeye ve bulmaya çalışan bir dildir.
Bu iki karşıt dili, mukayese edersek, şöylesi noktalara varmak mümkün:

İHTİLÂFI YÜKSELTEN DİL:
1- Sitemli, saldırgan, genelleştirici, uyuşmazlık sorununu başkalarında gören dil.

2- Sen-dili: “Sen şöylesin…” diye başlayan dil.

3- Karşısındakini dinlememek, sözünü kesmek.

4- Umursamayan.

5- Ayıplayan.

6- Soyut.

7- Geçmişe takılan.

İHTİLÂFI YATIŞTIRAN DİL:
1- İhtilâfın nedenlerini araştıran, kişinin değil, problemin peşine düşen ve sorumluluk taşıyan bir dildir.

2- Ben-dili: “Benim gözlemim şu” diye başlayan dil.

3- Karşısındakini sonuna kadar dinlemek.

4- İlgilenen

5- Arzularını ifade eden

6- Somut

7- Şimdi ve geleceğe bakan.

Sonuç, açıktır: İhtilâfı yükselten dil, tek yönlü ve tek yanlı bir dildir. Bu, biri “kazanan”, biri “kaybeden” dilin aracı oluyor. Çözücü, değildir.

İhtilâfı yatıştıran dil ise; ihtilâf çözücü bir dildir. Burada, biri “kaybeden” biri “kazanan” yok; ama her iki taraf için, “kazanan-kazanan” modeli dili vardır.

Çocuklarımıza öğrettiğimiz dil, hiç kuşkusuz, ihtilâf yükseltici dil değil, ihtilâf çözücü dildir. Yani; “kazanan-kazanan” dil modelidir.

Biz eğitimciler, çocuklarımızı bu alanda yetiştirmekle; onlara bu alanda model olmakla sorumluyuz.

Pedagojinin bir önemli ilkesi de bu oluyor.

---------------------------------------------------------------

(*) Yazdıklarım, birçokları için, ters görünebilir, biliyorum. Yanıtım, kısaca, şu: Aslında, bizlere öğretilen tersleri düzeltiyorum!

16 Eylül 2008 Salı

DİLLERİN ÖLÜMÜ



Faiz CEBİROĞLU


Şu an dünyada yaklaşık olarak 7 bin kadar dilin varlığından bahsedilmektedir. Rakamlar kesin değil. Kesin olmamasının nedeni, hâlâ “dil” ile “dialekt” ara­sındaki ayrımın tam netliğe kavuşmamış olmasındandır. Bazı dilbilimcilerine göre, ayrı dialektler ayrı bir dil oluşturmakta, bazılarına göre değil. Tartışmalar sürüyor.


İskandinav ülkelerinden örnek vermek mümkün: İsveç, Norveç ve Danimarka dilleri. Bazı dilbilimcilerine göre, İsveççe, Norveççe ve Danca tek dil, bazılarına göre üç faklı dildir.

Ama böylesi ince tartışmalar paralelinde, dünya dillerinin yarısı kadar kaybolma, ölme tehlikesiyle karşı karşıya oldukları bir gerçeği vardır. UNESCO’nun yaptığı araştırmaya göre, her 10 dilden 9’unun (yani 5 bin 400) yaşadığımız bu yüzyılda kaybolup gideceği, yani öleceğidir.
1994 yılında çıkan: “Atlas of the World’s Languages” kitabı, dünya dillerine ilişkin, bugüne kadar, en kapsamlı dil-atlasıdır. Kitap-Atlas, Christopher Moseley & R E Asker (ed) tarafından hazırlanmış; 374 sayfalık olup, 113 haritadan oluşmaktadır.

Şu an tehdit altında 497 dil bulunmakta; bu dilleri konuşanların sayısı 50 kişinin altındadır. İlginç olan, Danimarka büyüklüğünde, (5 milyon) olan, Papaua Niugini’de halk 830 dil konuşuyor olmasıdır. Yine bu kitap-atlas’ta diğer ülkelerden ve konuşulan dillerinden geniş bir şekilde bahsedilmektedir.

Açıktır; dilin, dillerin kayboluşu, hem kimliğimizin, hem de dillerimizi asimile etmek isteyen hâkim dillere, bir bakıma, teslim bayrağı çekmek demektir.

Reddetmek gerekir. Reddediyoruz!

Evet; halkın kültürel, ruhsal, entelektüel yaşamları dil aracılığıyla başkalarına iletiliyor. Hikâye, efsane, tören, destan, konuşma tekniği, günlük selamlaşma, karşılıklı konuşma stili, neşe, çocuklarla konuşma tarzı, özel ifade alışkanlıkları, davranış ve duygularımız… Hepsi dil, öğrendiğimiz dille ilişkilidir. Dilin, dillerin ölümü, bu değerlerin ölümü demektir; kültür mirasının ve bilimin ölümü demektir. Dilin ölümü; dün ile ilgili tüm kazanımların kaybolması, ölmesi demektir...

Dilerin hızlı bir şekilde, tükendiği biliniyor; ama bunu önlemek için, nedense, herhangi bir faaliyet yapılmıyor. Yapılmıyor! Son öğrendiğime göre, Kanada, Kızılderili ve Eskimo dillerini korumak için bazı girişimlerde bulunduğudur. Sevinçtir!

Dilleri ölmekten kurtarmak, herkesin görevidir.

Sesimizi ve dillerimizi yükseltelim!

Dil ezilmesine hayır diyelim!

Bu, dünü bugüne, bugünü de yarına bağlayacak yaşam tarihimizdir; sahip çıkalım!