”Ben çocuklara inanıyorum.Bu yüzden umutluyum.Ben çocuklara inanıyorum.Bu yüzden de mutluyum!”

2 Şubat 2009 Pazartesi

KOMÜNİKASYON(*)


Faiz CEBİROĞLU


”…Komünikasyon, haberleşmedir. Haberleşme, birlikte bilmek ve birlikte öğrenmek içindir.

Komünikasyon, birlikte anlayış yaratmak içindir… Birlik ve ortaklık içindir…

….kömünikasyonun da anlamı ve kökü: Ortaklık ve ortaklığı yaratmak için birlikte çaba sarfetmektir. Birlikte yapmaktır!..”


Bir yazımda, dilin, bir “komünikasyon davranışı” olduğunu yazmıştım. Peki, komünikasyon nedir? Komünikasyon deyince, ne anlıyoruz?

Çok hızlı bir küreselleşmeye girdiğimiz bu haberleşme ağı ve çağında, komünikasyon kavramı üzerine durmak çok önemlidir diye düşünüyorum.

Komünikasyon, Latince’den ’comminocatio’ sözcüğünden geliyor. Haberleşme demektir. Bu bağlamda komünikasyon, insanların karşılıklı bağlantı kurduğu, haberleştiği bir süreç olarak, tanımlanabilir. Karşılıklı bildirişim, komünikasyonun iki yönlü olduğunu gösterir. En basit bir
komünikasyon modeli şöyledir:

Gönderen -Alan

Burada mesaj, alıcıya değişik yollardan iletilir. Bu iletişim yolu, gönderenin seçtiği, araca bağlı. Bu bazen, mektupla, kitapla, afiş, gazete, film, konuşma gibi yollarla gerçekleştiriliyor. Bu değişik iletişim araçlarını gözönünde bulundurursak, komünikasyon modelini şöyle genişletebiliriz:

Gönderen -Mesaj- Alan

Mesaj derken, mesajın değişik anlam içerdiğini de unutmamak gerek.

Bir: Mesaj; enformasyon içerikli.

İki: Etki amaçlı.

Üç: Yorum ve değerlendirme amaçlıdır.

Bu genel bilgilerden sonra, komünikasyonun, aynı zamanda, “kişisel” ve “kişisel olmayan” yönü olduğunu da yazmam gerekiyor. Aralarında “fark” olduğu, açıktır. Bu, şu demektir: Kişisel komünikasyon, hem başımızla, hem de kalbimizle birlikte yapılan kömünikasyondur. Kişisel olmayan kömünikasyon türü ise, bazen ir-rasyonal, us dışı, baş ve kalbin bir kenara itildiği, safdışı bırakıldığı bir haberleşmedir. Mekaniktir.

Kişisel komünikasyon, iletişim kurduğumuz kişiye karşı, hem mesajın içeriğinden, hem de kullandığımız dilden sorumlu olmak demektir. Burada kalkış noktası, ifade ve demeçlerimizdir. İfade ve demeç; sorumluluğu başkalarının üzerine atmayan; “ben şunu diyorum.” “Benim düşüncem şudur,” anlamına geliyor. Sorumluluktur.

Yalnız bu kadar değil. Ekleyeceklerim var.

Yaşadığımız bu haberleşme ve bağıntı çağında, farklı komünikasyon yöntemleri vardır:

- Agresif (saldırgan, düşmanca, nefret duygulu) komünikasyon; var olan sorumluluktan kaçmak, sorumluluğu başkalarına devretmek.

- Yıpratıcı Komünikasyon:
Kişisel sorumluluk kabul etmemek.

- Assertive (özdeğer): Hem kişisel, hem de birlikte sorumluluk kabul eden, kendinden emin, kendini geri plana itmeyen, başla, kalple birlikte yapılan iletişimdir.

Yalnız bu kadar değil. Komünikasyon, aynı zamanda hem sözlü, hem de sözsüz (vücutdili) bir bildirişimi içerir. Sözlü komünikasyon, yani dil, kullandığımız dildir. Sözsüz komünikasyon ise; mimik, el, kol hareketleri, vücut duruşumuz ve bakışımızdır. Karşılıklı konuşma esnasında, vücutdilimiz, konuşmanın içeriğine göre, kendini gösterir.

Kömünikasyon, bazen ikili, bazen çoklu bir haberleşmedir. Komünikasyon, kaç kişi arasında olursa olsun, içinde, anlam, düşünce ve duygular vardır. Karşılıklı, sorumluluk vardır.

Komünikasyon, haberleşmedir.

Haberleşme, birlikte bilmek ve birlikte öğrenmek içindir.

Komünikasyon, birlikte anlayış yaratmak içindir.

Birlikte anlayış, birlikte bilmek, dünümüzü bügüne, bugünümüzü de yarına bağlamak, demektir.
Komünikasyon budur: Birlik ve ortaklık içindir.

Aslında kömünikasyonun da anlamı ve kökü: Ortaklık ve ortaklığı yaratmak için birlikte çaba sarfetmektir. Birlikte yapmaktır!

----------
(*) Faiz Cebiroğlu: Pedagoji Yazıları - I – Eylemsel Yetke, Sayfa: 119, Alter Yayıncılık, 1.Basım, Eylül 2007, Ankara

26 Ocak 2009 Pazartesi

ABARTMA VE UYDURMA(*)





Faiz CEBİROĞLU

Neden hep kendimizi, tarihimizi abartarak, "üstün­lüğümüzü" kanıtlamaya çalışıyoruz?

Biz, "uluslaşma aşamasına" geç başladığımız için mi bu kendini abartma savları oluştu?

Gerçekten, üzerinde durulması ve tartışılması gereken, önemli sorulardır.

Yalnız bu kadar mı? Hayır.

Bakıyorum, kendini, tarihini abartma ve uy-durma yanlılarına, son yıllarda, "dil abartmacıları” da katılmış durumda. Kendilerini, "yeni Türkçeci-ler" diye adlandıran bu kesim, "Türkçe'nin, diğer dillere göre üstünlüğünü" ispat etmekle meşgûl.

Bu, ilk kez olmuyor. Türkiye'de, bazen, böylesi 'eksantrik' sav sahibi kişiler, ara-sıra ortaya çıkıyor. Bu belki de 'cehaletle cüretin, zaman zaman birbirine karışmasından veya birbirinin yerini almasından' kaynaklanıyor.

Yıllar öncesinde savunulup, daha sonra terkedilen, "Güneş - dil teorisi" saçmalığını tekrar gündeme getirmenin, Türkçe diline ne faydası olacak?

Bu uydurma teori, biliniyor. Bilmeyenler için yazıyorum: Dünya'daki, her olguyu, her oluşumu, her şeyi, “Türk olmaya bağlama” teorisi. Bu bağlamda, dilimiz Türkçe de, diğer dilleri etkilemiş, aydınlatmıştır!

Biliniyor. Türk Dil Kurumu, yıllar yıllar öncesinde, bu "uydurma teoriyle" Türkçe'nin bir yere varamayacağını fark etti. Terketti. Hatta son derece ve haklı olarak ta, "bu uydurma görüşlerle" Türkçe dilini geliştiremeyiz" diye açıklamada bulunmuştu.

Herkes dilini sevmelidir.

Herkes dilini oluştuğu gibi, ama geliştirerek sevmelidir. Zira dil, toplumsal bir fenomen olarak, sürekli gelişir, değişir.

Herkes dilini sevmelidir ama dil sevgisi ayrı, dil abart­macılığı ayrıdır. Bunların birbirinin yerini almaması gerekiyor.

Ben Türkçeyi seviyorum. Türkçe, aynı zamanda, bir "dünya dili" olduğu için de, daha fazla seviyorum. Evet; Türkçe, bir dünya dilidir; içinde, Arapça, Farsça, Süryanice, Latince, Fransızca, İnglizce, Yunanca, Çince… gibi kelimeler var. Türkçenin %90'nı bu "ecnebi" denilen kelimelerden oluşuyor. Bana göre bu, Türkçe'nin bir "ayıbı" veya "fakirliği" değil, aksine zenginliğidir.

Bir ara, Türk Dil Kurumu, Türkçeyi, "ecnebi" kelime­lerden, nasıl "temizleriz" tartışmasını başlatmıştı. Buna yanıt, Orhan Hançerlioğlu'ndan gelmişti. Hançerlioğlu, haklı olarak:

"Türkçe'de, C, F, H, I, J, L, M, N, P, R, Ş, V, Z harfleriyle başlayan Türkçe kelime yoktur" dedi. Hangi kelimeleri arındıracağız, geriye bir şey kalmıyor, diye, tepkisini göstermişti. (Bakınız, Türk Dili Sözlüğü: Orhan Hançerlioğlu. Remzi Kitapevi. 618 sayfa. 2. hamur baskı. 1992).

Şimdi burada bir parentez açıp Hançerlioğlu'nun verdiği harflere dayanarak, bir kaç örnek vermek istiyorum. Haftanın günlerinden başlayalım:

Pazar, Pazar-tesi, Salı, Çarşamba, Perşembe: Farsçadır. Cuma/ Cumar-tesi: Arapçadır.

Aylara bir bakalım: Şubat: Süryanice. Mart: Latince. Haziran: Süryanice. Temmuz: Sümer veya İbranice. Ağustos: Latince. Eylül: Süryanice. Mayıs: Latince…

Şimdi burada, sayfalar dolusu örnekler vermek mümkün. Ama bu, hiçbir şeyi değiştirmez, biliyorum. Artık bu "ecnebi" dedikleri kelimeler, Türkçedir. Türkçeleşmiştir.

Zaten Türk Dil Kurumu, daha sonra, Türkçeyi bu "ecnebi" dedikleri kelimelerden "temizleme" fikrinden vazgeçmişti. Vazgeçmişti, zira geriye, bir şey kalmıyor.

Bunun böyle olması, yani Türkçenin, âdeta, bir "dünya dili" olması, dil adına, bir fakirlik değil, aksine, bir zenginliktir. Zira Türkçe budur. Bir enternasyonalist dildir. Artık bunu, tartışmamak gerekiyor.

Her insan, dilini sevmelidir ama herkes dilini, oluştuğu gibi, sevmelidir. Ben, Türkçeyi seviyorum, ama Türkçe'nin gelişmesi gerektiğini de söylüyorum.

Ama bu dil sevgisini abartarak, "bakın Türkçe, Arapça’dan veya başka bir dilden daha üstündür, o dilleri etkilemiştir" demek, kuşkusuz "dilbilimi" ciddiyetiyle pek bağdaşmaz. Türkçeye de, bir faydası olmaz. Olmuyor.

Her dil, tarihsel gelişim sürecinde; bir başka dile, kelime verir, alır. Bunlar ayrı şeylerdir. Ama "Güneş-dil teorisi" uydurmasıyla her olayı, Türkçe'ye bağlamak; ne bizi, ne de dilimizi bir yere götürür.

Eğer güzel Türk dilini, daha da "güzel" hale getirmek istiyorsak, aşağıdaki noktalar üzerine düşünmek, kafa yormak, daha yararlı olur, diye düşünüyorum. Nedir bu noktalar? Kısaca şu:

Bir: Türkçenin "yapısını" geliştirmek için çaba sarfetmek,

İki: Türkçeyi çok daha kavramlı hale getirmek,

Üç: Türkçeyi, yazım olarak da daha esnek ve daha şiirsel hale getirmek.

Düşüncem, kısaca, budur.

Artık, bu sözcük, "oyunlarından" vazgeçmenin zamanı geldiğini düşünüyorum.

Yaşadığımız dönem, abartma ve uydurma dönemi değil.

Zaman, abartma ve uydurmaları, ayırma zamanıdır.

Dikkat ederseniz, yazılarımda, hep dil sevgisinden bahsediyorum. Arapça, Türkçe ve Danca konuşuyor ve yazıyorum.

Ama Türkçeyi seviyorum. Daha çok Türkçe yazıyorum.

Türkçeyi sevmek, bu dili kullanan halkı da sevmek demektir.

Bunu da belirteyim.

------------

(*) Faiz Cebiroğlu: Pedagoji Yazıları(1), Eylemsel Yetke, Sayfa: 105, Eylül 2007, Alter Yayıncılık

17 Ocak 2009 Cumartesi

EMPERYALİZM VE DİL




Faiz CEBİROĞLU

Dil ve dili geliştirmek; dili emperyalist dil yozlaşmasına ve kirlenmesine karşı korumak, yaşadığımız bu küresel emperyalist çağda çok zordur. Bunun tarihsel ve ekonomik nedenleri vardır.

Serbest rekabet dönemindeki mal ihracı, yerini sermayeye terketmesiyle birlikte büyüyen ve daha sonra dünyamızı saran emperyalist ekonomi ve kültür egemenliği, tüm dünya ülkelerini her alanda etkiliyor. Böylesi bir oluşumun halkası olan bizim gibi ülkeleri de daha fazla etkiliyor. Yaşamdaki yozlaşma ve yabancılaşma, böylesi bir sistemin ürünüdür. Dilimizdeki “kirlenme”, böylesi bir çağın ve oluşumun ürünüdür.

Bütün bu nesnel gerçeklik karşısında, emperyalist kültür ve onun yarattığı “dil çirkinleşmesine” karşı çıkan aydınlarımız da var. Değişik sitelerde yazan, Sayın Nuri Sağaltıcı ve diğer dostlar da var. Sevindiricidir. Bilimsel zeminde dili, emperyalist dil kirlenmesine karşı, her hal ve şartta savunan aydınlarımızı, gerçekten, kutlamak gerekiyor. Yalnız kutlamak değil, onları, aynı zamanda fiili olarak desteklemek de gerekiyor. Böylesi bir tutum, insan kimliğinin, “sertifikası” oluyor.

Dilimiz “yozlaşıyor”, dilimiz “çirkinleşiyor” diyoruz. Doğrudur. Yozlaşan ve çirkinleşen yalnızca “yazı” ve “sözlü dilimiz” değildir! Yaşamda kullandığımız “tüm” dillerimizdir: Yazı dili, konuşma dili, işaret dili, vücut dili, resim, müzik, drama, dans gibi dillerimiz de böylesi bir “yozlaşma” ve “çirkinleşme” ile karşı karşıyadır. Böylesi bir durum, “özdeğer” ve “kimliğimizi” olumsuz olarak etkilediği açıktır. Bu nokta da önemlidir, zira bizler bütün bu dilleri kullanarak, hem kendi düşünce ve duygularımızı ifade ediyor, hem de aynı kültürü taşıyan başkalarını da bu yolla/yollarla anlamaya çalışıyoruz.

Dil iletişimi, her zaman, karşılıklı ve bütünseldir. Çizdiğimiz resim, dans, şarkı v.b. hülyalarımızı, düşüncelerimizi, sevdamızı ve kavgamızı iletmek ve ifade etmek içindir. Biz insanlar, bu yolla/yollarla değişik dilleri kullanarak, ifade, özduygu ve kimliğimizi geliştiriyoruz. Bu anlamda dil, toplumsal “değerler” ve “kültürel ifade tarzı” için de zorunlu bir elementtir.

Yaşadığımız bu küresel sermaye çağında, yukardaki zorunlu noktaları muhafaza etmek, çok zordur. Zordur, zira dilimiz, emperyalist sermaye dilinin baskı ve etkisi altındadır. Sermaye çağı demek, herkesin birbirine bağlı ve bağımlı olması demektir. Böylesi bir küresel yapı, tek tek ülkelerdeki dili, dilleri de etkiliyor, yozlaştırıyor, asimile ediyor.

Bu durumu gören ve yaşayan sorumlu aydınlarımız, haklı olarak, böylesi bir “dil kirlenmesine” karşı çıkmaktalar. Haklıdırlar. Dil kavgaları önemlidir, ama yeterli değildir. Sorun yapısaldır. Türkiye de dünya içindedir. Türkiye de ekonomik olarak emperyalist sistemin bir halkasıdır. Böylesi bir iç ve dış dinamik üzerine yükselen üst yapı, doğal olarak, siyasetimizi, hukuk, etik, din, felsefe, sanat ve bunların ifade tarzı olan hem Türkçeyi hem de Anadolu’da kullanılan tüm dilleri etkiliyor…

Çözüm, radikaldır. Radikalcı çözüm, köktenci çözümdür. Devrimcidir. Bu anlamda, köktenci çözüm, hem emperyalist sermaye ilişkisi ve onun yarattığı “dil kirlenmesine” karşı bir yöntem; hem de insanın “sürü” olmaktan çıkışın yöntemi oluyor.

9 Ocak 2009 Cuma

YAPMAK VE YARATMAK ÜZERİNE İPUÇLARI



Faiz CEBİROĞLU

Pedagojide yapmak ve yaratmak, her zaman büyük bir önem taşımıştır. Bu yüzden, drama, müzik, şarkı, ritim, dans ve atölye çalışmaları ( resim-iş ve sanat anlayışı), her zaman pedagojinin olmazsa olmaz elementleri olmuştur. Burada üzerinde önemle durulan nokta, hiç kuşkusuz, insanının her yönüyle gelişmesi, değişmesi ve ileri gitmesidir.

Yapmak ve yaratmak; kendini ifade etmek demektir. İnsan yaptığı ürünle, çelişkilerini, şikayetlerini, kısacası, duygu ve düşüncelerini ifade eder. Dışa yansıtır.

Yapmak ve yaratmak; komünikasyondur. Bizler, ürettiklerimizle başkalarıyla haberleşiyor ve böylece, mesajlarımızı başkalarına, yani alıcıya, göndermiş oluyoruz.

Yapmak ve üretmek; diyalogdur. İnsan, yetenek ve hayal gücünü kullanarak, ürettiği ürün aracılığıyla başkalarına sinyal gönderiyor; iletilen sinyal (işaret), tepki, cevap (respons) alıp, başkalarıyla karşılıklı bir diyalog kurmanın yolunu sağlamış oluyor.

Yapmak ve üretmek; keşfetmek, incelemek ve araştırmak demektir. Bu, insanın kendini tanıması, keşfetmesi ve anlaması anlamına da geliyor.

Yapmak ve üretmek; insanın hem duyu organlarını kullanma, hem de kendi etrafındakilerini kavramak demektir. Burada, insanın tüm duyu organları, yeni bir ürün yaratmada iç-içe geçmiştir. Kenetlenmiştir.

Yapmak ve üretmek; sosyal bir prosestir. Bu, başklarıyla ilişki kurmanın, dostluğun ve birlikteliğin sağlanması anlamına geliyor.

Yapmak ve üretmek; başkalarını hayrete düsürmek, şaşırtmak ve böylece, insan kafasında, yeni soru işaretleri yaratmak demektir.

Yapmak ve üretmek; gelişim ve değişimdir. İnsan yaparak, üreterek kendini geliştirir. Gelişim, var olan aşamadan bir başka aşamaya geçmek demektir. Sıçramadır. Niteliksel bir sıçramadır.

Yapmak ve üretmek, insanın kendi hayal gücünü ve yeteneğini kullanarak, bunu dışarıya vurmasıdır, ifade etmesidir...

Yapmak ve üretmek; anlamak demektir. Çin dilinde bir deyiş vardır: ”Duyuyorum ve unutuyorum. Görüyorum ve hatırlıyorum. Yapıyorum ve anlıyorum.”

Özetle; yapmak, yaratmak ve üretmek; insan yaşamında, belki de, en önemli bir süreçtir. Dolayısiyle, yapmak ve üretmek, yalnızca ’belirli’ insanlar için değil, herkesin hakkı olmalıdır.

İnsana verilen ve verilmesi gereken, ihtimam da budur.

4 Ocak 2009 Pazar

TEHLİKELİ OYUNCAKLAR



Faiz CEBİROĞLU

Çocuğun gelişiminde oyunun anlam ve önemi üzerine durdum. Oyunlarda kullanılan materyallerin ve oyuncakların, duyu, hayal, devinimsel ve bir çok alanda çocukların gelişiminde oynadıkları önem üzerine görüşlerimi yazdım. Ama unutulmaması gereken önemli bir başka nokta daha var, bu da; bazı oyuncakların çocukların sağlığı için ciddi tehlikler taşıdıkları gerçeğidir. Biz aileler, bunları düşünmeden, çocuklarımıza çeşit çeşit oyuncaklar alıyoruz. Ama ne yazık ki, bazı oyuncaklar, çocukların sağlığı için büyük tehlikler oluşturmaktadır.

Çocukların severek oynadıkları plastik bebeklerde, arabalarda, hayvanlarda, el çantalarında v.b. oyuncaklarda böylesi tehlikeleri görmek mümkün. Çocuklar için tehdit oluşturan oyuncakları kontrol etmek için, bazı ülkelerde komiteler oluşturulmuş; Çevre ve Sağlık bakanlıkları gibi. Son yapılan kontrollerde, Mattel firmasının ürettiği oyuncaklarda çocuk sağlığı için zararlı olan oyuncaklar ürettiği açığa çıktı. Mattel firması, Avrupa piyasalarından 8.217 oyuncağının geri çekilmesine karar verdi.

Mattel firmasın ürettiği oyuncaklardan alan varsa, aşağıda isimlerini vereceğim oyuncakları tekrar kontrol etmeleri yerinde olur, diyorum:

- Fischer Price Geotrax Rail and road ( bu oyuncakta sağlık için tehlike arzeden: arabalardaki motor).

- Barbie Dream Puppy House Playset ( sağlık için tehlike arzeden: köpek oyuncağı)

- Barbie Dream Kitty Condo Playset ( sağlık için tehlike arzeden: kedi).

- Barbie Table and Chars Kitchen Playset ( sağlık için tehlike arzeden: mutfak araç – gereçleri ve köpek oyuncağı).

- Barbie Bathtub an Toilet Playset ( sağlık için tehlike arzdeden oyuncak: kedi).

- Barbie Living Room Playset ( sağlık için tehlike arzeden: kedi)

- Barbie Desk an Chair Bedroom Playset: ( sağlık için tehlike arzeden oyuncak: köpek)

- Barbie Living Room Playset ( sağlık için tehlike arzeden: el çantası).

Mattel firması, dünya genelinde 844 bin oyuncağını geri çektiğini belirteyim. Bütün uyarılara karşın Mattel firması hâlâ çocuk sağlığı için zararlı oyuncaklar üretmeğe devam ediyor.
Değişik ülkelerde “Çevre ve Sağlık” bakanlıkları, piyasalara sürülen oyuncakları kontrol etmelerine karşın, ne yazık ki, gene satılmakta olan oyuncaklarda sağlığa zararlı maddeler bulunmaktadır. En zararlı maddeler, tekstil, metal ve özellikle plastik oyuncaklarda görülüyor.

Plastik oyuncaklarda kullanılan ”phthalates” maddesinin sağlık açından son derece zararlı olduğunu hemen belirteyim. Bu madde çocuklarda hormon bozukluğu ve kansere sebep olmaktadır. Phthalates, plastikten yapılan oyuncakları ”yumuşak” hale getirmek için kullanılıyor… Yeri gelmişken hemen yazayım: Phthaletes tehlikesinden kaçınmanın ilk yolu: Yumuşak plastik yapılı oyuncaklar yerine, katı, sert yapılı oyuncakları tercih etmek, satın almak en doğrusudur.
Oyuncak alırken dikkat edilmesi gereken noktalar var:

Bir: Kokulu, şiddetli kokulu oyuncakları satın almamak.

İki: Yumuşak değil, ama sert plastikten yapılan oyuncakları tercih etmek.

Üç: Phthalates içeren oyuncaklardan uzakta durmak

Dört: Oyuncak etiketlerinde eklenen CE-markasının olup olmadığını kontrol etmek.(CE-markası yoksa oyuncağı satın almamak gerekiyor. Zira CE- markası, Avrupa’da ve hemen hemen dünya genelinde, oyuncakları teftiş eden bir kurulun eklediği ve ”oyuncak sağlığa zararlı değildir” markasıdır).

Bunlara ek olarak şunları da yazayım; satın alınan oyuncakları çocuklara vermeden önce, onları ”havalandırmakta” ve ”yıkamakta” çok büyük yarar vardır.

Evet, çocuk gelişiminde oyun ve oyunda kullanılan oyuncaklar önemlidir. Ama önemli olan bir başka nokta da, bazı oyuncakların sağlık için son derece tehlike arzettikleri gerçeğidir. Bunu da göz önünde bulundurarak, çocuklarımızı sağlık açısından da korumakla yükümlü olduğumuzu unutmamak gerekiyor.

15 Aralık 2008 Pazartesi

ÇOCUK GELİŞİMİNDE OYUNUN ANLAM VE ÖNEMİ(2)



Faiz CEBİROĞLU

Çocukların gelişiminde en önemli etkinlik olan ço­cuk oyunu üzerine, bana sürekli sorular geliyor. Sevin­diricidir. Çocuklarını en iyi bir şekilde yetiştirmek iste­yen, sorumlu anne ve babalar, haklı olarak bu konuda bilgi sahibi olmak istemekteler. Böylesi sorumluluk, çok sevindiricidir.

Değişik dergi ve gazetelerde çocuğun oyunu üzerine yazdıklarım vardır. Ayrıca, Sanat, Edebiyat ve Eğitim’de YOĞUNLUK dergisinin Nisan 2006, sayı 4’te, “Oyunun Anlam ve Önemi Üzerine” başlıklı geniş bir yazım var­dır. Bu konuda daha geniş bilgi sahibi olmak iste­yen­ler, bu yazıları da okumaları iyi olur, diye düşünüyorum.

Oyun üzerine başlıklı bu kısa yazımda, daha önceleri üzerinde durmadığım veya az durduğum bazı noktalara dikkat çekmek istiyorum.

Oyun, çocuğun sosyal gelişiminde çok önemli bir yer teşkil ediyor. Oyun, en başta, çocuğun ihtiyacı olan kontak, merak, heyecen ve sosyal birlikteliğin aracıdır. Çocuğun kendini ve çevresini anlamada aracı olan yine oyundur. Oyunlardır.

Bazen kendiliğinden, bazen de planlı bir şekilde oy­nanan çocuk oyunları, değişik yaş ve gelişim aşamalarına göre ayrılıyor. Bunları şöyle sıralamak mümkün:

1- Fonksiyon oyunu ( 0–1 ½ yaş): Çocuğun kendini, vücudunu, çevresini tanıma ve anlama araştırmalarıyla yoğun, meşgul olduğu devinimsel ve deneyimsel süreç.

2- Paralel oyun (1 – 2 yaş): Çocukların işbirliği yapmadan, ya tek başlarına, ya da yan yana aynı oyuncaklarla oynama. Roloyuna hazırlık süreci.

3- Rol oyunu (3 – 6 yaş): Çocukların birlikte oynadıkları taklit oyunu. Değişik konuları içeren, sosyal rolleri ihtiva eden oyunlar. Örneğin, “Anne, Baba ve Çocukları”, “Doktor”, “Hemşire” gibi rollere girme ve oynama. Roloyunu, çocuğun gelişiminde önemli bir oyun şeklidir.

4- Kurallı oyun ( 6 – 12 yaş): Okula başlangıç devresi. Kimlik yapılanması ve sosyal gelişimin en önemli devresidir. Çocukların hem yaşıtlarıyla birlikte olma, hem de arkadaşlıkların uzun süreli olduğu devredir. Burada, arkadaşlar arasında oynanan oyunlar, artık belirli bir kurala dayanıyor. Artık kurallara göre oynama ve kuralları öğrenme durumu var. Futbol v.b gibi takım oyunları. Satranç, bilgisayar oyunları. Değişik yarış­malar. Oyunlarda “kaybetme” ve “kazanma” durumu. Çocukların kendilerini “sınama” ve ”başarılı” oldukları aktivitelerde kendilerini gösterme. Bu devrenin en popüler oyunları, müzik ve spor gibi oyunlardır…

Değişik yaş gruplarına ayırdığım bu oyun ve oyun gelişimine psikolojik açıdan da yaklaşırsam, şöylesi sonuçlara varmak mümkün:

Bir: Çocuklar oynar, çünkü oyun oynamak eğlencelidir.

İki: Çocukların, oyun esnasında çıkabilecek ihtilaflarla karşı karşıya kalmaları ve bu ihtilafları çözme ortamı.

Üç: Çocuğun kendini ve çevresini tanıma zemini.

Dört:
Çocukların hayal güçlerini, düşünce, yaşam ve duygularını ifade etme ortamı.

Dünyanın neresinde olursa olsun, çocuklar oynar, zira oyun oynamak zevkli ve neşelidir.
Çocuklar oynar, zira oyun aracılığıyla sosyal birliktelikler sağlanıyor.

Çocuk oyunu önemlidir, çünkü dostluk, arkadaşlık, duygudaşlık ve kendi kültürlerini iletme, oynadıkları oyunlar aracılığıyla oluyor.

Çocuk oyunu önemlidir, zira çocuğun dünyayı ve çevresini tanımanın metodu oyundur, oyunlardır. Bu yüzden, çocukların oyunlarını destekleyelim. Çocuk oyunun yalnız “oyun” olmadığnı, artık kavrayalım...

9 Aralık 2008 Salı

ÇOCUK GELİŞİMİNDE OYUNUN ANLAM VE ÖNEMİ(1)



Faiz CEBİROĞLU

Çocukların dünyası, gerçekten, oyunla dolu. Oyun da; kelime, ritim, şarkı ve hareketle doludur. Çocuklar, oynadıkları oyunlar aracılığıyla, hayatla ilgili deney yaparlar, deneyim kazanırlar. Bu araçla, kendilerini ifade ederler.

Müzik, değişik oyun ve aktiviteler, çocuğun hem motorik, hem de yetenek kazanmasında önemli bir yer tutar. Bu açıdan, çocuğu tek yönlü değil, çok yönlü, yani topyekün gelişimini destekleyen ve etkileyen tüm alanlarda desteklemek gerekiyor.

Burada, bazı noktalara değinmek istiyorum:

Çocuğun motorik gelişimi:

Çocuğun motorik (devinimsel) gelişimi konusunda sık sık yanlış anlaşılmalara rastlıyoruz. Tanık oluyoruz. Bazıları, çocukların önce ayaklarını ve daha sonra vücüdun diğer bölümlerini geliştirdiğini sanıyor. Doğru değil. Tam tersine, çocuğun motorik gelişimi, yukardan aşağıya doğru, yani önce başıyla mobiliyet ve stabilitet kazanıyor, daha sonra, el ve kollarda ve en sonda da ayaklarda mobiliyet ve sabitlik elde ediliyor. Bu aşamalardan sonra çocuk, ancak yürümeye başlıyor.

Bu motorik gelişimi destekleyen, oyunlar çoktur. Çocuğun bu oyunlardan yararlanması gerekiyor. Çocuğa; sürünme hareketleri, zıplama, koşma ve dans etme gibi… Hareket edeceği yer ve imkân, bulmak ve yaratmak, çok önemlidir. Çocuklara bu yer, zaman ve desteği sağlayacak olan, biz büyüklerdir.

Denge duyusu:


Çocuğun gelişiminde denge duyusu da çok önemlidir. Çocuğun denge duyuları: yukarı/aşağı; sol/sağ; ileri/geri gibi duyulardır. Yazmış olduğum bu duyular, çocuğun “içselkulağı” diyebileceğimiz bir yerde bulunmaktadırlar. Çocuk, hareket ettiği zaman, otomatik olarak bu duyularını çalıştırmaktadır.

İşitme duyusu:

İşitme duyusunu en iyi destekleyen, hiç kuşkusuz, müziktir. Çocuk, şarkı aracılığıyla, ritim, melodi, tempo, durak gibi elementleri öğrenir. Bu araçla, özdinamik elde eder. Diğer alanlarda olduğu gibi, müzik alanında da, çocuklar değişiktir. Kimileri, şarkıyı ve ritmini hemen öğrenir, kimileri daha sonraları. Bu da normaldir. Buna, saygı göstermek gerekir.
Unutmamak gerek, çocuklar, duyularıyla, tecrübe ve faaliyetleriyle gelişir. Çocuklar, koştukları, tırmandıkları ve hopladıkları zaman motorik/hareket yönlerini geliştirir. Onun için, çocuklar, sürekli kendi vücutlarını hareket ettirmeleri gerekir. Bu hareketi sağlayacak olan araç, hiçkuşkusuz, oyundur. Oyunlardır.

Dünyanın neresinde olursa olsun, çocuklar oynar, oynamayı sever. Zira oyun, çocukların ifade formudur. Bu form üzerine onlarca kitap yazılmış, değişik yaş gruplarına ilişkin, teoriler geliştirilmiştir.

Oyun, hayal gücüyle dolu, istek dolu, bazen kendiliğinden, bazen de planlı bir aktivite olarak tasvir edilebilir. Oyun oynayan çocuklar, büyük bir konsentrasyon ve angaje içine girerler. Bu, çocuklarda heycen, ciddiyet ve coşku dolu bir sosyal birliktelik ortamı yaratır.

Oyun, zevkli ve neşeli olduğu için, tüm çocuklar tarafından oynanır. Çocukların birçok ihtiyacı oynadıkları oyun aracılığıyla karşılanır. Daha da önemlisi oyun, çocukların arkadaşlarıyla birlikte olmalarını sağlar. Bu açıdan oyun, çocuklar için olmazsa – olmaz bir ihtiyaçtır.

Çocuklar, kendilerini, duygularını, sosyal ve yaratıcı yönlerini ifade etmek için, oynarlar.
Çocuklar, vücutlarını kullanmak, kendi dünyalarını tanımak, araştırmak ve deneyim kazanmak için, oynarlar. Böylece çocuklar, oynadıkları oyun aracılığla özgüven ve özduygu elde etmiş olurlar.

Oyun, aynı zamanda, çocukların sembolik yeteneklerini de geliştirir. Çocukların oyunlarına bir bakın; bazen, oynadıkları kum, bir “pasta” oluyor; bazen “masa”, bir “gemi” haline getiriliyor. Bazen, oyun oynayan küçücük kızlar, anne, büyük abla; bazen küçücük erkek çocuklar, baba, kardeş, amca, rollerine giriyorlar. Böylesi oyun tarzına, pedagojide, “rol-oyunu” deniyor. Bu rol-oyunun çocukların gelişmesinde büyük önemi vardır. Bu oyunla çocuklar, yetişkinlerin dünyalarını anlamaya çalışırlar; yetişkinlere, oynadıkları bu rol-oyunlarıyla, benzemeye çalışırlar.

Bir rol-oyununa ilişkin, pratik yaşamdan, somut bir örnek vermek istiyorum.

Üç erkek çocuk arasında oynanan bir oyun:



“Maskeli Adam”.

Oyunda roller:

Kuvvetli çocuk: 4,5 yaşında (maskeli adam).
1. zayıf çocuk: 4 yaşında.
2. zayıf çocuk: 5 yaşında.
Oyun için kullandıkları materyaller: karton, makas, elastik, renkler (boya).

Oyun, bir gün, bir çocuğun yanıma gelip, “Faiz, bana bir maske yapar mısın?” diye sormasıyla başladı ve gelişti. Birlikte maskeyi yaptık. Maskeyi kendisi boyadı. Maskeyi takıp, hemen oynamak isteyen iki çocuk buldu. “Maskeli Adam” çocuklara yaklaşıp; “Brrrr!..” deyince, çocuklar koşmaya başladı, kendisi de arkalarından… Çocuk, ara sıra yanıma gelip; “Faiz, gördün mü, çocuklar benden korktu!” diye, büyük bir coşkuyla, bana anlattı.

Bu oyun, bazen de roller de değişerek, iki – üç saat kadar oynanabilir.

Oyunu biraz aydınlatırsak, “ipucu kelimelere” varmış oluruz:

1- Çocuklar oyunda, “kuvvetli adam” ile “zayıf adam” rollerini prova ediyorlar.

2- Zayıf çocuk rolündeki arkadaşları, oyunu, “heyecan”, “titreme”, “ürperme” ve “korku” duygusuyla oynuyorlar. Onlar da bu oyun aracılığıyla, bu duyguları öğrenmiş oluyorlar.

3- Çocuk, maskesiyle, diğer çocuklarla kontak kurmanın yolunu buluyor. Arkadaş ediniyor.

4- Bu oyunla çocuk, hem sosyal, hem de kişisel olarak kendini geliştiriyor.

5- Bu oyunla çocuk, konsentrasyon yeteneğini artırıyor.

6- Çocuk oyun süresince dilini kullanıyor. Geliştiriyor.

Bir başka oyunu, çoğumuzun oynadığı:

“Yağ Satarım, Bal Satarım” oyununu ele alalım:

Bu oyunda en az 6 kişi olmamız gerekiyor.

Şimdi hep beraber bir halka oluşturalım ve yere oturalım. Herkesin yüzü birbirine dönük olsun. Bir ebe seçelim ve ebemizin eline ucu düğümlü bir mendil verelim. Ebemiz, elindeki mendili bize göstermeden arkamızda dolaşacak. Bakalım hangimizin arkasına bırakacak mendili. Ahmet’in arkasına eğildi, acaba oraya mı bıraktı? Yok yok herhalde Zeyneb’in arkasında. Ebe bizi şaşırtmaya çalışıyor, arkamıza dönüp bakmamız yasak, ancak el yordamıyla anlayabiliriz mendilin arkamızda olup olmadığını. Ebe, hâlâ etrafımızda dönüyor:

“Yağ satarım, bal satarım. Ustam ölmüş, ben satarım.”
“Ustamın kürkü sarıdır. Satsam on beş liradır.”
“Zambak zumbak, dön de arkana bak.”

Mendil arkamdaymış, şimdi ebe, bir tur atıp, benim yerimi kapıp oturmadan onu yakalamam lazım. Eğer yakalayamazsam, ebe ben olurum. Eğer mendilin arkamda olduğunu fark etmezseydim ve ebe halkayı dolanıp gelseydi, ebe yine ben olurdum.”

Bu oyunu da tahlil edersek:

Bir: Oyun, çocukların hem “tepki yeteneklerini”, hem de -koşacakları- “yön/taraf duyularını”, çalıştırıyor, harekete geçiriyor.

İki: Oyun, çocukların “konsentrasyon” ve “dikkat” yönlerini geliştiriyor. Oyunda, çocukların “dikkatli” ve “uyanık” olmalarını; ebenin, her an mendili arkalarına bırakacak sezgisiyle, koşmaya ve ebeyi yakalamaya “hazır” durumda olmalarını sağlıyor.
Üç: Çocuklar kural öğreniyorlar; oyunun kuralını öğreniyorlar.
Dört: Oyun sürecinde çocuklar koşarak, motorik yönlerini geliştiriyorlar.
Beş: Oyun esnasında çocuklar, ritim, tekerleme, aracılığıyla, hem tempo ve durak gibi elementleri (müzik) öğreniyorlar; hem de söyledikleri, birbiriyle uyumlu, şarkılı sözlerle yeni kelime ve kavramlar öğreniyorlar. Bu yolla dillerini geliştiriyorlar.
Altı: Oyun, çocuklara, zevkli, neşeli ve heyacan dolu bir ortam sağlıyor; duygularını ifade etmenin zemini yaratılmış oluyor.

Yedi: Oyun çocukların sosyal yönlerini geliştiriyor. Başka çocuklarla bir arada olmanın birlikteliğini sağlıyor.

Genelde toparlarsak:


* Oyun, değişik arkadaşlarla ilişki kurmanın aracı,
* Sosyal rolleri öğrenme,
* Kendini tanıma ve pratikte sınama,
* Konsentrasyonu öğrenme,
* Belirli kuralları öğrenme ve kabul etme,
* Dilini pratikte kullanma ve geliştirme.

Özetle oyun;
çocukların hem fiziki, hem de ruhsal aktivite atölyeleridir. Oyunun hem motifi, hem de hedefi vardır. Motivasyon, daha sonra oyunun hedefiyle karışır. Tekleşir.

Evet, çocuk oyunu sonderece “ciddidir”, buna saygı gösterelim.

Oyun, çocukların kültürüdür. Destekleyelim.