”Ben çocuklara inanıyorum.Bu yüzden umutluyum.Ben çocuklara inanıyorum.Bu yüzden de mutluyum!”

28 Temmuz 2009 Salı

DİL TOPLUMSAL BİR FENOMENDİR(*)



Faiz Cebiroğlu

”Kürtçe konuşmak veya Kürtlerin Kürtçe olarak, kendilerini ifade etmelerini istemek, nasıl suç olabiliyor? Dünya’da bunun benzeri örneği var mı?

Bakın; Sultan Abdülhamit döneminde bile, bunları talep etmek, istemek, suç değildi. Acaba, şu an Türkiye, Sultan Abdülhamit devrinden daha mı geri bir durumda?..”


Birinci Bölüm:

Dil üzerine yazmak, dil kavramı üzerinde yoğunlaşmak, sanıldığı gibi, basit bir olay değildir. Zira dil, toplumsal bir fenomen olarak, bağrında bir çok‚ görünüş taşır, içerir.

Dil üzerinde araştırma yapan, ‘lingvistik’ dilciler, dil uzmanları; dilin “kullanılabilir/anlaşılabilir” olması için, sürekli araştırma yapıyor; dilin, toplum için, “hangi anlam ve önemi” taşıdığı sorusuna, yanıt bulmaya çalışıyorlar. Dil bilimcileri; resmi ve resmi olmayan diller için, “nasıl bir model” sorusuna, sürekli, kafa yormaktadırlar.

Ne yazık ki, Türkiye’de böylesi çalışmalar, pek iç açıcı değildir. Bunun çeşitli nedenleri vardır. Olmuştur. “Resmi dil, resmi ideoloji” bakış açısıyla, alınan “siyasi tedbirler”, çok dilli/renkli Anadolu halklarını kaynaştırmaya değil, ayrıştırmaya kadar itmiştir. Bir ülkede ayrı ayrı dillerin varlığı ve bu dillerde, kendini ifade etme serbestliği, Türkiye’nin bölünmesi demek olmadığı, bir türlü anlaşılmamıştır.

Bu alanda, yanlışlık devam ediyor. Toplumun bazı kesimlerini, “tek kanala, tek resmi kanal”a göre, şartlandırılma kampanyaları, sürüyor. Bir de, bu çıkmaz sokak siyasetine hizmet veren, bir kaç “yazar-çizer”, ön plana da çıkartılmış durumda. Onlar da bundan, rant topluyor.
İnsan hakkı olan, “anadilde eğitim” istendiği zaman, cevap hazır: Sevr’i, Sevr Antlaşmasını, bize dayatıyorlar! Böylece toplumda, “sahte bir Sevr fobi” yaratılmış oluyor.

Sevr’in dille, dillerle bir ilgisi olmadığını, azıcık tarih bilgisine sahip olanlar bilir. Sevr; Türkçe dışında, başka dilde eğitim istendiği için değil; emperyalist ülkelerin, yenilmiş Osmanlı İmparatorluğu’na, benimsettikleri bir antlaşmadır! Sevr, budur. Bu, birinci noktadır.

İkincisi şu: “Anadillere göre pasaport verme” önyargısı. Yine Sevr misali, toplum, böylesi bir korkuyla, şartlandırılmak isteniyor; “dillere göre, pasaport, kimlik istenip”, ülke bölünecek! Bugün, Türkiye’de – sağcısından, solcusuna kadar– dilime göre pasaport istiyorum, diyen var mı?
Amaç, gene insanları korkutmak ve bu sahte korkuyla, “insan hakkı olan anadilde eğitim” talep eden kitlelerin, yolunu tıkamaktır.

Bugün dünyada tek devlet altında, “tek pasaportlu” ayrı dil konuşan ayrı milletler olduğunu herkes biliyor. Bunun bilinmesine karşın, dillere göre pasaport-kimlik korkusunu, bilinçli olarak, sürekli gündeme getirenlerin amaçları bellidir: Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu, paradigma değişimini, engellemek içindir!

DÜNYA DİLLERLE DOLU

Bugün dünya’da, yaklaşık olarak, 170 ülkede 7000’den fazla dilin konuşulduğu tahmin edilmektedir. Düşünün, Nigeria’da (Nijerya), günlük yaşamda, 400’den fazla dil kullanılıyor!
Fransızca, Fransa dışında 49 ülkede, bazen resmi dil, bazen anadili, bazen de ikinci dil olarak kabul edilmiştir. Kanada’nın ikinci resmi dili, Fransızca’dır. Fransızca, Tunus, Cezayir ve Fas’ta basım, yayın ve uluslararası alanda, bir iletişim dili olarak, kullanılmaktadır.
Dilin resmi olup olmaması, o dili kullanan halkların miktarına göre belirlenmiyor. Bugün sayıları 50 bini geçmeyen, ama dilleri resmi olan, ülkeler mevcuttur.

“Arikapú” vahşi Amazon ormanlarında, Rondóndia’da, konuşulan bir Kızılderili dilidir. Dil, ne yazık ki, bitmek, tükenmek üzere. Şu an, bu dili kullanan, sadece 2 kişi, kalmıştır. Ama dünya diller sıralamasında, Arikapú dili 6800 üncü sırada yerini almaktadır. Zira dil, yazdığım gibi, temel bir insan hakkıdır. Sayı ile nüfus ile ilgisi yoktur. Bulunmuyor.

ÇOK DİLLİK, DEVLETİN PARÇALANMASI DEMEK DEĞİLDİR!

Çok dillik, devletin parçalanması demek değildir. Bugün hem Avrupa’da, hem de Avrupa dışında birçok ülkede, tek devlet yönetimi altında, “tek pasaportlu“, ama ayrı diller konuşan halklar, milletler vardır. Yine bu ülkelerde, çocuklar, daha küçük yaştan, Belediyelere bağlı okullarda kendi dillerinde eğitim almaktadırlar. Parentez içerisinde şunu yazayım: Avrupa’da ve birçok ülkede, eğitim, Türkiye’de olduğu gibi, devletin kontrolü altında değil, Belediyelere bağlıdır. Türkiye bu alanda da, değişime muhtaçtır! Bu da ayrı bir yazının konusu olacak.

Evet, tek devlet yönetimi altında, ayrı diller konuşan ülkeler çoktur, birkaçını vermek istiyorum:
1- Belçika’nın üç resmi dili bulunmaktadır: Nederland (Flamanca), Fransızca ve Almancadır. Çocuklara, Belediyelere bağlı okullarda, her üç dilde, eğitim verilmektedir.

2- İsviçre’nin üç resmi dili vardır. Almanca, Fransızca ve İtalyancadır. Her kanton da (eyalet), örneğin Wallis kanton’unda, çocuklar, Belediyelere bağlı okullarda, Almanca ve Fransızca eğitim almaktadırlar. Bu kanton da, Neuchätel (Neunburg) üniversitesinin bir araştırması şu sonuçları vermiştir: Erken yaşta, iki dil eğitimi alan çocuklar, yalnız iki dil öğrenmekle kalmıyorlar, aynı zamanda, hızlı dil öğrenme yetenekleri de gelişiyor.

3- Finlandiya’nın iki resmi dili vardır: Fince ve İsveççe. İsveçliler, Finlandiya toplumun ancak %6sını oluşturmalarına karşın, dilleri resmi dil olarak kabul edilmiştir!

4- Büyük Britanya ya da Birleşik Krallık ( İngiltere, İskoçya, Galler ve İrlanda). Burada resmi dil diye bir şey yok. Her 4 dilde, İngilizce, Skots, Welsh ve İrlandaca dilleri kullanılıyor. Düşünün, dört millet bir devlet içinde ve tek yönetim altındadır!

5-
Danimarka. Sayıları az olan (yaklaşık olarak 50 bin) ve Danimarka’nın Güneyinde yaşayan, Alman azınlığı, Almanca eğitim almaktadırlar. Ayrıca, radyo, tv, gazete… Her şeyleri vardır. Yine Almanya’da yaşayan Danimarka azınlığı, hem Danca, hem de Almanca eğitim almaktadırlar. Yine Danimarka’ya bağlı Faroe adaları: Bu ada da yaklaşık olarak, 46 bin kişi yaşamasına karşın, Faroe dili resmi dildir. Orada hem Faroe dile ile hem de Danca dili ile eğitim verilmektedir. Ayrıca, “Lagtinget” ismiyle parlamentoları var. Dört yılda bir seçim yapılmakta ve onları, Danimarka’da, temsil eden, iki üyeleri bulunmaktadır.

Peki, bu örnekler, Türkiye için, neden geçerli olmasın? Neden bu ülkelerde, bütünlük bozulmuyor da, Türkiye söz konusu olunca, “aman ha, devlet parçalanır” nidaları atılıyor!

HİÇ BİR ŞEY, YOKTAN VAR OLMAZ!

Hiç bir şey, yoktan var olmaz, vardan da yok olmaz! Türkiye’de yıllardır, Kürtçe diye bir dilin olmadığı, Kürtlerin yüzüne baka baka, söylenmiştir. Buna göre, Kürt dilini inkâr etmek için, “kart –kurt” efsaneleri dahi oluşturulmuş; bir düşünün!

Peki, bu inkârcılık, Anadolu halklarına, zarardan başka ne vermiştir?

Ne yazık ki, bu “çıkmaz sokak”, bu inkârcı politika, devem ediyor. Daha yeni, DEHAP İl Yöneticisi, Raşit Yardımcı, iki cümle Kürtçe konuştuğu için, 6 ay hapis cezasına çarptırılmıştır.
Daha dün, Kürtçe eğitim için dilekçe veren öğrencilere, Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesi (dikkatinizi çekeğim, AĞIR CEZA), 2 öğrenciye 6’ar yıl 3 ay; 2 öğrenciye ise, 3’er yıl 9 ay hapis cezası vermiştir.

Kürtçe konuşmak veya Kürtlerin Kürtçe olarak, kendilerini ifade etmelerini istemek, nasıl suç olabiliyor? Dünya’da bunun benzeri örneği var mı?

Bakın; Sultan Abdülhamit döneminde bile, bunları talep etmek, istemek, suç değildi. Acaba, şu an, Türkiye, Sultan Abdülhamit devrinden daha mı geri bir durumda?..

Evet, dil, diller bir zenginliktir. Ama soyut olarak, zenginlik demek, hiç bir şey ifade etmiyor. Etmez. Zira dil, “dağbaşında”, insanların “kendi aralarında konuştukları” bir araç değil; toplumsal bir olgu olarak, topyekün bir iletişim aracıdır. Dil, bir sistemdir. Dil, insanın kimliğidir; kim olduğunu anlatır. Dil, insanlarla birlikte var olan ve sürekli gelişen bir iletişim aracıdır. Dil, yalnızca, kenar mahallelerde, varoşlarda, kullanılan bir araç değil; dil, konuşma ve yazma dili yanında, resim, işaret, vücut, müzik, dans gibi dilleri içerir. Dil, toplumsal yaşamın karmaşık ve çok yönlü bir aracıdır. Siyaseti, iktisadi, ideoloji, kültürü ve sanatı içerir. Peki, bunlar yoksa dilin herhangi bir anlamı kalır mı? Bunlar yoksa dil, “DİL” olur mu?

DİL TOPLUMSAL BİR FENOMENDİR

İkinci Bölüm:

Dil ile beynin iç-içe girdiği açıktır. Bu nedenle, pratikte kullanılmayan dil, ne yazık ki, dil olmuyor. Olmaz.

Dil, insanlar içindir. Dilini kullanmayan insan, insan olur mu? Taş’ın dili yok. Taş’tır. İnsan, taş değildir.

İnsan, düşünen bir varlıktır. İnsan, düşünerek gelişti. İnsan oldu. Sosyalleşti. Dil, sosyal bir olgu olarak, beyin ile iç-içe kenetlendi; insanoğlu, yazılı, sözlü ve diğer vücut dillerini kullanarak, insan oldu. Bu yolla gelişti. Gelişerek, değişti. Değiştirdi.

İnsan oldu, ama insan, “insan“ olmaya başladığı zaman, yasaklar da başladı. “Düşünce suçu” ortaya çıktı. Bu yetmemiş olacak ki, insanı insan yapan, dil, diller yasaklandı. Yasaklanmaya çalışıldı. Dil katliamı başladı. Bazılarının dilleri kesildi. Şili’li özgürlük şarkıcısı Viktor Jara’nın dili kesildi!

Tesadüfi değil bunlar. Zira dil, bazı Ebu-cahillerin sandığı gibi, yalnızca, “insanların kendi aralarında konuşmalarının” bir aracı değildir. Bir önceki yazımda, dil, sosyal bir olgu olarak, siyaseti, iktisadi, ideoloji, kültürü ve sanatı içerir, demiştim. Dil, budur.

Anadilleriyle, konuşma, yazma ve bir bütün olarak dillerini kullanma serbestliğinden mahrum olan insanları sürekli düşünmüşümdür. Bu insanların, nasıl bir ruh haleti içinde olduklarını, tahmin edebiliyorum.

Danimarka’da pedagog olarak, kendi anadilim dışında, danca diliyle görevimi yapıyorum. Çalıştığım yerde, Türk, Kürt, Arap, Somali, Tamil… çocuklar da var. Onlarla, ikinci dilleriyle, dancayla, konuşuyorum. İçlerinden bazılarının kendi anadillerini bilmediklerini duyduğum zaman, içim yanmıştır. Bir insanın, örneğin, bir Türkün veya Kürdün, kendi anadillerini öğrenmemeleri acıdır. Bu, beni hep düşündürmüştür. Bu duygumu, çocukların velileriyle görüşürken, bıkmadan, usanmadan dile getiriyorum.

Asimilasyonu önlemeye çalışıyorum. Tekliği değil, dil çoğulculuğunu savunuyorum. Çocuklar, ikinci dil öğrensin, ama önce kendi anadilini, duygu dilini öğrensin, diyorum. Benim kavgam budur. Haksız ve yanlışa her alanda karşı çıkıyorum. Düzeltmek için uğraş veriyorum.

Peki bu bağlamda; Kürtçe, Arapça, Boşnakça, Çerkezce, Lazca, Zazaca… hem sözlü, hem de yazılı olarak, kullanılmadıkları sürece, toplum adına, kültür adına ne işe yarayacaklar? Hiç! Zira dil, daha önceleri yazdığım gibi, insanın kimliğidir. Kimlik, kim olduğunu, kime ait olduğunu anlatır. Dil, kültürün bir aracıdır. Bunlardan yoksun insan beyninin “beyin” olamayacağı açıktır. Anadillerini kaybetmiş insanların, hem kimliklerini, hem de kültürlerini yitirecekleri, tartışma götürmezdir. Bu açıdan da sorun, hem pedagojik, hem de psikolojiktir. Zaten, bu yüzden dil katliamlarına karşı çıkıyoruz. Herkes kendi anadilinde eğitim alma hakkına sahiptir, diyoruz.

Bakın ne acı: 18 Mart 2005’te TRT INT için hazırlanan “Bergüzar” adlı müzik programına çağrılan Laz müzisyen Topaloğlu, Lazca şarkılarını tulum eşliğinde seslendirmek isterken engellenmiştir. Program çekimine başlandığı sırada kurum yetkililerinden gelen “emirle” mevzuat gereği Lazca şarkı söylemeyeceği belirtilmiştir… Topaloğlu: “Mağdurum. Yargıya başvurmayı düşünüyorum.” (BIA Haber Merkezi. 29.06.2005). Diyor.

Peki, bundan daha büyük utanç verici bir durum olur mu? Lazca şarkı, türkü söylemenin engellenmesi, acaba hangi gerekçe ve mantığa dayanmaktadır?
Kansere yenik düşen ve aramızdan erken ayrılan, çok rahmetli, değerli sanatçı, Karadeniz’in sesi, Kazım Koyuncu: “Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük…” sözleri çok anlamlıdır.

Evet, biz eğitimciler, sanatçılar ve toplumun diğer duyarlı insanları olmazsa ne olur? Totaliter rejimlerde olduğu gibi, “tek dil, tek resmi ideoloji” adı altında, insan ve insanın iletişim aracı olan dil katliamlarına başlanır. İşte itirazımız budur. Bunu kabul etmiyoruz. Etmeyeceğiz! Yalnız değiliz. Bu alanda uğraş veren değerli aydınlar da çıkmaktadır. Daha önceleri bana gönderilen, “Lazca – Türkçe” ve “Lazca grameri” kitabı, gelecek için büyük bir girişimdir. Bu çalışmalarından dolayı Sayın İsmail Avcı Bucaklişi’yi kutlarım. Lazuri grameri, gerçekten çok iyi hazırlanmıştır.

Yine araştırmacı yazar Sayın Selma Koçiva, Laz dilinin yaşatılması için, uğraştığını biliyoruz. Zira böylesi çalışmalar yapılmasa, bu güzelim dillerde yok olup gideceklerdir.

Sayın İsmail Avcı Bucaklişi: “Dostlar, şaka değil bu, Lazca gerçekten yok oluyor. Ya, anadilimize sahip çıkacağız ve onu geleceğe hep birlikte taşıyacağız, ya da o, gerçekten yok olup gidecek. Zaten günümüze kadar uygulana gelen asimilasyon politikalarının amacı bu değil miydi?”
Önceki yazılarımda belirtmiştim. Tekrarlamakta yarar var: Yıllardır sürdürülen “resmi dil, resmi ideoloji” nin bir diğer amacı da, Türkçe dışındaki diğer dilleri yok etmek, asimile etmek içindir.

Bitiriyorum.

Dil, anadil bir insan hakkıdır. Anadilini öğrenmeyen insan, kendini de hiç öğrenemez. Anadilini tam olarak öğrenemeyen insan, ikinci ve diğer dilleri de öğrenemez.

Anadili, duyguların dili oluyor. Dil, insanların topyekûn iletişim imkânlarını içerir. Bu iletişim içinde: işaret dili, vücut dili, resim dili, müzik ve dans dili gibi dilleri kapsar. Hem anadilini, hem de diğer dilleri öğrenmek zenginliktir.

Diller toplumsal bir olgu olarak, zenginliktir! Diller, zenginliktir!

------------

(*) Faiz Cebiroğlu: Pedagoji Yazıları(1), Eylemsel Yetke, Alter Yayıncılık /Ankara, Eylül 2007, Sayfa, 87- 96.

26 Haziran 2009 Cuma

Yazmak mı, Aforizmadır!


Faiz Cebiroğlu


Bazen soruyorlar: ”Sürekli yazıyor musun? Nasıl yazıyorsun?..” diye.

Evet yazıyorum; sık sık yazıyorum. Ama yazdığım metnin önceden nasıl sonuçlanacağını, gerçekten, ben de bilmiyorum. Ama sürekli yazıyorum; düşüncelerimi yazıyorum.

Yazarken kullandığım ”teknik” ve ”tarz” yok mu?

Elbette vardır. Şudur: Fikirlerimi ”aforizma” olarak yazıyorum. Zira yazmak, bana göre, aforizmadır.

Şiir mi, aforizmadır.

Politika mı, şiirdir. Aforizmadır.

Yaşam mı, felsefedir. Aforizmadır.

Yazmak mı, aforizmadır.

Aforizma mı, düşüncelerin güçlü bir anlatımla, öz sözlerle / sözün sözleriyle vermek oluyor. Yaşamın siyaseti ve şiiri oluyor.

Aforizma, içsel bir fotoğrafın çekimi oluyor; çekilen fotoğrafın kısa ve özlü sözlerle, çarpıcı ve şaşırtıcı bir şekilde anlatımı oluyor. Örnek mi, not defterimde var:

“Danimarka’da, Nisan ayında, ünlü komponist, Carl Nielsen’in eserlerinden oluşan bir konsere çağrıldım. Komponize edilen eserler, orkestrayla birlikte, mükemmel bir şekilde bizlere iletiliyor… İnsan, ”müziği” unutup, ”kendisi müzik” oluyor…”

”Konser arası mola var… kahve içiliyor… herkes kahve içerken, ben ”müzik” içiyorum…”

Yazmak mı, aforizmadır.

Aforizma mı, sözün sözüdür.

Sözün sözü mü, şiirdir.

Sevdamız ve kavgamız damıtılıyor, şiir oluyor. Şiirdir.

Yazmak mı, yaşamaktır. Yaşamak mı, aforizmadır. Aforizma, “eşitlik, ortaklık ve özgürlük” kavgamızın özlü sözü oluyor.

Yazmak mı, canlı kalmaktır. Canlılık, güçlü anlatımlarda anlam buluyor. Güçlü anlatım, yaşam felsefemizdir...Yaşam felsefemiz, en güçlü bir şekilde, aforizmalarda anlam kazanıyor:Şiir oluyor...öykü oluyor....roman oluyor.... resim / fotoğraf oluyor...

Sürekli mi yazıyorum, evet.

Nasıl mı yazıyorum, aforizmadır.

Aforizma mı, yaşamın imbiğinden süzülen şiirdir!..

-------------
* Tüm öğrenci, öğretmen arkadaşlarıma ve sitenin okuyucularına iyi bir yaz tatili diliyorum.

16 Haziran 2009 Salı

ÇOCUK KÜLTÜRÜ


Faiz Cebiroğlu

Türkiye’de kültürü tam anlatamamışız. Çocuk kültürünü ise hiç tanımlayamamışız. Bu yazım çocuk kültürü üzerinedir.

Çocuk kültürü, genelde, çocukların merak, hayal gücü (fantasi) gibi yönlerini teşvik eden, dürten, “oyun” ve “yaratım” gibi aktivitelerdir. Bu bağlamda, çocuk kültürü; çocuklar için, çocuklarla birlikte veya çocukların “kendi kendilerine” yarattıkları bir kültürdür.

Bu tanımı açarsak;

Bir: Çocuklar için yaratılan kültür: Bu, yetişkinlerin çocuklar için ürettikleri çocuk edebiyatı, tiyatro, müzik, film, çocuk televizyonu, video, bilgisayar oyunları ve değişik oyuncaklardır.

İki: Çocuklarla birlikte yaratılan kültür ise; çocukların yetişkinlerle birlikte yer aldıkları ve üretil­mesine katkıda bulundukları aktivitelerdir. Bunlar, kısa­ca, oyun, film, bilgisayar, spor, müzik okulları; yazı ve medya gibi atölyelerdir.

Üç: Çocukların kendi kültürü: Bu, dışardan herhangi bir yetişkinin yardımı olmaksızın, çocukların kendi kendilerine yarattıkları kültürdür. Bu kültür, ço­cukların gelişim aşamasında, çok önemli bir yere sahiptir. Buna, çocukların, “oyun kültürü” deniyor. Bunun içine; değişik ifade tarzları ve anlatım çeşidi giriyor: çocukların yarattıkları oyunlar, anlatım, şarkı, ritim, nükteler, yazım, video, bilgisayar gibi aktivitelerdir.

Bu üçüncü şık üzerinde, yani, çocukların kendi kendilerine yarattıkları kültür üzerinde, önemle durmak gerekiyor. Zira çocukların kendi kendilerine yarattıkları kültür, dinamik bir kültürdür. Bu, yaşayan, kuşaktan kuşağa ve yeni çocuklara aktarılan bir kültürdür. Mekanik değildir, dinamiktir. Değişkendir, ama soru işareti ve derslerle dolu bir kültürdür.

Çocukların kendi kültürü; çocukların kendi hayal güçleriyle, hiç bir yetişkinin yardımı olmaksızın, kendi kendilerine yarattıkları, aktivitelerdir.

Çocuk kültürü; yalnızca dışarıdan, yetişkinlerin, çocuklara sundukları kültür, değildir. Bunu, kabul etmemek gerekiyor. Çocuk kültürü, bunun ötesinde, hem çocuklarla, hem de çocukların, kendi hayal güçlerini kullanarak, kendi kendilerine yarattıkları bir oyun kültürüdür. Buna destek olmak ve bunun olanaklarını yaratmak, biz, yetişkinlere düşmektedir.

Biz eğitimciler, çocuklara, kendi anlatım ve ifade tarzlarını, kısacası, kendi kültürlerini yaratmalarında, öncü olmalı ve onlara bu imkânları sağlamalıyız.

Çocuk kültürü, oyun kültürüdür. Oyun kültürü, hem bugünün, hem de, geleceğin değerleridir; başarı ve kazanımlarıdır.

14 Mayıs 2009 Perşembe

DİLSEL KOMÜNİKASYON ÜZERİNE NOT


Faiz Cebiroğlu

Dilsel komünikasyon başlıklı bu notum, daha önceleri, dil üzerine yazmış olduğum yazıların devamı niteliğindedir. Bu notumda da çocuğun dilsel gelişimi; çocuğun komünikasyon ve konuşma yeteneği üzerinde, kısaca da olsa, düşüncelerimi sürdürmek istiyorum.

Soru şu: Çocuğun dilsel komünikasyon gelişiminden neyi anlıyoruz?

Yanıtım basittir ve açıktır: Dilsel gelişim, çocuğun anadili, dilin ses-ilişkisi, kelime hazinesi ve gramatiğidir. Dilsel gelişim budur. Kısaca budur.

Çocuklar, konuşma dillerinden çok önce, komünikasyona girerler. Yaklaşık olarak, ilk 2 yılın iletişim dili, vücut dili oluyor: vücut ve baş- hareketleri, göz kontağı, tebessüm v.s… Buna “dilsel bağlantı” devresi demek de mümkün. Bu “dilsel bağlantı” devresine, zamanla, konuşma sesleri: sesli / dilsel ifadeler ekleniyor: vücut dili, konuşma diliyle bütünleşiyor. Böylece dil, bütün yönleriyle gelişme aşamasına varıyor. Bu aşamanın da yönleri vardır. Bunlar kısaca şudur:

Bir: Dilin anlamı: Elde edilen izlenim, bilgi, fikir ve düşünceler.

İkincisi: Kendini ifade edebilme: yani; dili kullanma, kendini ifade etme. Kısacası, kavram, idrak, bilme ve tabir caiz ise, ”yargılama” yeteneği,.

Devam ediyorum. Ama devam etmeden önce bir parentez açıyorum.

Dilsel komünikasyon üzerine ileri sürdüğüm bu kısaca tezler, Türkiye’de, resmi dil Türkçe dışında, ikinci bir dil öğrenmek isteyen tüm çocuklar için de geçerli oluyor… Parentezi kapatmadan, önce, parentez içerisinde bir yeni parentez açıyorum: Resmi dil ile ikidilliliği birbirine karıştırmamak gerek. Bunu bir başka yazımda ele almak istiyorum. Şimdilik şunları söyleyebilirim: Bir ülkede, birden fazla resmi dil olabilir. Örnek olsun, Belçika’nın üç resmidili bulunmaktadır. Kezâ, İsviçre’nin üç, Finlandiya’nın iki resmidili vardır. Bu örnekler, Türkiye için de geçerlidir!

Parentezi kapatıyor ve devam ediyorum.

Dilsel komünikasyondan anladığım kısaca budur. Dil üzerine yazarken, belki dikkatinizi çekmiş, dilin, pedagojik, sosyal, psikolojik ve ülkelerin uluslaşma aşamalarına göre, dilin “resmi/gayri resmi” statüsü üzerinde duruyorum.

Bu bağlamda, dilsel komünikasyonun pedagojik yönünü ele alırsam, kısaca şu özelliklere dikkat çekilebilir:

Bir: Çocukların “konuşma” ve “görüşme” yetenekleri yükseltilmelidir.

İki: Çocukların konuşma ve görüşme yeteneği doğuştan başlar.

Üç: Pedagogla–çocuk; eğitim (mesleki) olarak eşit değiller ama her ikiside aynı değerde ve birbirlerini “tamamlayıcıdırlar.” Burada gelişim karşılıklıdır, böyledir.

Katılımcı, aktif yığın demokrasilerde, pedagojik olarak, çocuklara sürülen “dilsel komünikasyon şartları” kısaca, bunlardır. Bu şartlara, “gelişim şartları” demek de mümkün. Zaten dilsel komünikasyonun ana hedefi de budur; bu oluyor.

Amacımız; çocuğun gelişim aşamasına paralel olarak dilsel komünikasyonu en üst aşamaya yükseltmektir. Zira, dilsel komünikasyonun, birlikte yapmanın ve geleceği kurmanın da aracı oluyor. Unutulmamalıdır.

3 Mayıs 2009 Pazar

Tekelci Aşamada Aşkı Tanımlamak - 1 -


Faiz Cebiroğlu
Aşk üzerine yazmak, aşkı tanımlamak o kadar kolay değil. Hele hele yaşadığımız dünya tekeller dünyası ise bu hiç de kolay değildir. Kolay değildir, zira tekelcilik ”birliktelik”, birlikte yaşamak duygusunun reddi oluyor. Tekelcilik, aşk ve sevgi duygusunun reddi oluyor. Açıktır, aşk, sevgi ve birliktelik değerlerinin yok edildiği bir aşamada büyük aşklar yaşamak ve beklemek pek gerçekçilik olmuyor. Böylesi bir aşamada aşkı tanımlamak ve aşk üzerine yazmak da pek kolay olmuyor… Ama denemekte yarar var. Önce bir giriş:

Şiirlerimize bakıyoruz; büyük bir bölümü aşkla ilgilidir. Şarkılarımıza, türkülerimize bakıyoruz; yine büyük bir bölümü aşkla ilgilidir. Keza, yüzlerce kitap, roman, hikaye; onlarca opera... hepsi aşkla ilgilidir. Ama ne ilginç, bu böyle olmasına rağmen, aşk, psikoloji branşında, psikoloji mesleğinde, ele alınıp incelenen bir konu, hiç olmamıştır. Ferud’un sevgi üzerine söylediği bir kaç cümle dışında, aşk, ayrı bir branş olarak, psikoloji mesleğinde yer almamıştır. Aşk, genellikle sanatçıların, imtiyazlı, ayrıcalıklı konusu olmuş: onların tasvir ve anlatımlarıyla yaşamıştır.

Bu girişten sonra, soru şu: Aşk nedir? Aşk, bana göre, iki insanın birbirine karşı duyduğu büyük bir tutku ve bu tutku sonucuyla da, iki insanın birbirini fethetmesi oluyor. Aşk, önce sevgiyle başlıyor, daha sonra seksüel çekim; ve bunun sonucunda oluşan, birliktelik, birlikte yaşam / aile yapılanması. Böylesi birliktelilerden doğan çocuklara da “aşkın meyveleri” olarak adlandırılıyor.

Aşk, sevilen insana duyulan derin ve güçlü bir duygudur. Duygu, duygular - iyi ya da kötü – içte hissetmek demektir. Duygular, yaşanan aşk sürecine gösterilen ruhsal tepki, tepkiler oluyor. Aşk bu süreçte derin ve güvenlikli bir duygu çerçevesini oluşturuyor.

Bizler insan olarak sevmeye ve sevilmeye ihtiyacımız vardır; herkesin aşka ihtiyacı vardır. Tarihte yaşanan “Büyük Aşklar” vardır. Efsaneleşen büyük aşklar da vardır. Romeo ve Julie gibi, birbirleri için, ölümü bile gözönüne alacak kadar kuvvetli olan, aşklar da vardır.

Aşk, önce sevgiyle başlıyor. Sevgi, her zaman aşkın bir bölümünü oluşturuyor. İki insanın birbirini görmesi / keşfetmesi, artık, sevgilinin yakınında olmaya yetmiyor. Gelişen süreç, sevgilinin yakınında değil, ”yanında” , ”içinde” olmayı doğuruyor. ”Seni seviyorum!”; böylesi bir sürecin hem sihirli, hem de sembolik kelimeleri oluyor.

Rus şairi Turgenyev; ”ilk aşk, tıpkı ihtilâl gibidir!” sözleri, aşka bakışın en güzel sözlerini oluşturuyor.

Bir insanın bir başka insanı sevmesi ve bunun karşılıklı olması, çoğu zaman, sevgiyi de kutsallaştırıyor. En azından, karşılıklı sevenler, bunu böyle hissediyor. ”Bu sevgimiz, hiç sönmesin!” ya da ”Bizi ancak ölüm ayırır!” gibi sözler, böylesi bir sevgi sürecinin sonucu oluyor. Bu kuvvetli tutku ve birlikteliklere, aşkın sahnesi demek te mümkün. Bu sahnede yer alan oyuncuların duygusal kaliteleri çok açıktır: Sevgi, tutku, erotik çekim ve karşılıklı güven…

Aşk, sevgiyle başlıyor. Sevgi, karşılıklıdır. Karşılıksız sevgi, sevgi olmuyor; boştur.

Sevgiyle başlayan aşk, karşılıklı seven iki insanın birbirini fethetmesiyle sonuçlanıyor.

Aşk da bu oluyor; aşk, iki insanın birbirini fethetmesi oluyor...

Böylesi bir ortamı yaratmak ve güzel aşklar yaşamak için, tekellerin reddi bir düzen gerektiriyor.

Tekelci aşamada sevgi , tekellere karşı mücadele demektir.

Tekelci aşamada aşk, tekellere karşı mücadele demektir.

Tekelci aşamada aşk, bizleri tarihten silmek isteyenlere karşı mücadele demektir!..

12 Nisan 2009 Pazar

Hikaye…Anlatı…




Faiz Cebiroğlu

Yazılarımda sürekli narrativ, anlatı, yaşam hikayelerinden söz ediyorum. Bu konu üzerinde duruyorum. Okulda öğrencilere yaşam hikayelerinin anlam ve önemini vurguluyorum. Önemlidir; hayatımızın canlı sürecini tasvir eden; dünümüzü bugüne, bugünümüzü yarına bağlayacak olan böylesi sözlü / yazılı tasvirsel anlatımlar önemlidir. Bu, yaşam sürecimizin kimliğidir.

İnsanların sürüleştiği bir dünyada yaşıyoruz. Böylesi bir dönemde yaşam tarihimize sahip çıkmak ve çocuklarımızı bununla beslemek önemlidir. Böylesi bir dönemde, hikaye, anlatı…aynı anlama gelmek üzere, yaşam tarihimize ve genelde ”tarih çarpıtıcılarına” karşı da durmanın bir aracı oluyor. Bu, sık sık karşılaştığımız ”tarih çarpıtıcılarına” karşı ahlaklı olmanın ve dik durmanın da göstergesi ve belgesi oluyor.

Kendimizi ve çevremizi anlamak için bu önemlidir. Dünyamızı ve ”kim olduğumuzu” bilmek için bu zorunludur. Kendimizi ifade etmek, açıklamak; içinde bulunduğumuz bu yaşam evresine ”nasıl” geldiğimizi bilmek için, yaşamsal deneyimlerin yazılı ya da sözlü anlatımlarından yararlanıyoruz. İnsanlar geçmişlerini, tarihlerini kavraması; kuşaktan kuşağa ”nasıl bir yaşam mücadelesi” verdiklerini öğrenmesi gerekiyor. İşte, hikaye, anlatılar bunun aracı oluyor. Bu araçta dünün yaşamsal deneyimleri vardır. Bu araçta insanın tarihsel olarak yapılanması, biçimlenmesi vardır. Bu araçta insanın ”insan” olması vardır.

Ben kimim? Nereden gelmişim ve nereye gidiyorum. Yaşam hikayeleri bu sorulara da yanıttır. Bunları bilmek ve anlamak, kendini, tarihini ve kimliğini bilmek, tanımak ve anlamak demek oluyor.

Bunları söylemek, yazmak ve başkalarına iletmekle yükümlüyüz. Bunları bugünün çocuklarına ama geleceğin büyükleri olacak çocuklarımıza anlatmakla yükümlüyüz! Anlatıyoruz. Anlatacağız. Yaşamsal sürecimize, kimliğimize sahip çıkmanın ”yol” ve ”metodlarını” ifade ediyoruz; başkalarıyla birlikte paylaşıyoruz. Önemlidir, şu açıdan: bugünü bilmek için dünü bilmek gerekiyor; geleceği kurmak için bugünü anlamak gerekiyor. Bu, bileşkedir!

Bileşkedir… Hikaye, anlatı… bileşkedir. Dünün bugüne, bugünün de yarına bağlanmasının bileşkesidir. Burada formül açıktır: Anlatı, anlatının verdiği mesaj, mesajı alan bizler ve bunun yarattığı etki.

Hikaye, anlatı… yaşamsal sürecimizin tasviri oluyor. Tasvir, anlatılanın bütünsel halkasıdır: giriş, anlatım süreci ve sonuç: iç-içedir; bileşkedir.

Anlatılar, toplumsal yaşamın tüm yönlerinde vardır; siyaset, ekonomi, ideoloji, sanat, felsefe…tüm alanlarda tarihsel sürecimizi anlamaya ve kavramaya yardımcı oluyorlar; bunun ipuçlarını veriyorlar.

Nasıl bir dünyada yaşıyoruz? Yaşadığımız dünyanın evrim tarihi nasıl oldu? Tüm bu soruların yanıtını hikayelerde, anlatılarda bulmak mümkündür.

Hikaye…anlatı, kendimizi ve yaşadığımız dünyayı daha iyi, daha güzel ve daha temiz anlamak içindir. Bu, ilerde, bireysel ve toplumsal gelişmenin daha da boyatacağı güzel bir dünya kurulmasının tohumu demek oluyor.

Hikaye ve anlatı, aynı zamanda resimdir. Dünyanın ve içinde yaşayan insanların resmi. Bu resimde, kimlik, tutum, değerlerimiz ve duygularımız vardır. Bu resim, doğru ile yanlışı görmenin ve güzel bir gelecek kurmanın da aynasıdır.

Hikaye ve anlatılarda değerlerimiz vardır; insanların dünden bugüne ama büyük mücadeleler sonucunda elde etmiş olduğu değerler: demokrasi, sosyalizm, eşitlik, özgürlük, ortaklık, birliktelik, açıklık, doğruluk, bilim, merak, özdeğer, özgüven, empati, inanç, hoşgörü, aşk, estetik, sorumluluk, dayanışma, direniş, öfke, umut gibi değerler…

Bu süreçte insan, kimlik ve anlatım olarak sorgulanıyor; değerler ”eyleme” geçiyor. Tarihsel olarak yaratılan değerlere yeni değerler ekleniyor.

Biz kimiz? Hikaye ve anlatımlarda yanıt buluyor ve insan kimliği bu süreçte sorgulanıyor. Bu şu demektir: Anlatı ve hikayeler, kimlik oluyor; insan kimliği. Kimlik, kendini ve tarihini anlamak demektir… Bu süreçtir ; gelişim süreci. Bu sürecin noktaları vardır. Şudur:

Bir: Yaşam hikayeleri ve kimlik iç-içedir.

İki: Kimlik, kendini , tarihini anlamak ve sorgulamak demektir.

Üç: Yaşam hikayeleri, anlatımlar köprüdür; dünden bugüne, bugünden de yarınlara doğru uzanan ve uzanacak olan bir koprüdür. Önemlidir.

Hikaye ve anlatımlar önemlidir; anlam yaratıyorlar; yaşamsal sürecimizin anlam ve öneminin aracı oluyorlar. Anlatım, duygularımızın kimliğini yaratıyor, geliştiriyor. Kimlik, sosyal, kültürel birliktelikte ”dün, bugün ve yarın” bileşkesinde anlam ve önem kazanıyor. Kimlik, böylesi bir süreçte ”kimlik” oluyor, gelişiyor. İnsan böylesi bir süreçte insan oluyor, gelişiyor.

Narrativ, anlatı, hikayeler aynı zamanda kendimizi bilmenin, tanımanın ve anlamanın da aracıdır. Bu araç, çevremizi ve dünyamızı ”şekillendirme” ve ” değiştirmenin” aracı ve kavgası oluyor.

Böylesi bir kavganın içerisindeyiz. Bunu yapıyoruz. Sözlü / yazılı, vûcutsal… her dil çeşidinden yararlanıp, yaşamsal hikayelerimizin hem toplumsal, hem de bireysel olarak taşıdıkları temel anlam ve önemi ifade ediyoruz. Bu anlamlı ve önemli bir kavgadır. Bu tarihine ve kimliğine sahip çıkmanın kavgasıdır!

Yaşam mücadeledir. Mücadele durmaz. Toplum durmaz. Hikayeler durmaz.

Hikaye ve anlatılar durmaz. Durmuyor. Kavganın önemli bir çeşidi olan yaşam hikayelerimize sahip çıkıyor; tarih çarpıtıcılarına karşı, hikaye ve anlatımlarımızla biz de varız diyoruz. Herşey güzel bir dünya içindir. Herşey insan içindir!..

2 Nisan 2009 Perşembe

KİTAP VE KİTAP OKUMA ÜZERİNE BİR BAKIŞ




Faiz Cebiroğlu

İnsanoğlu, yazı dilinden önce, uzun yıllar sözü kullandı. Daha sonra, ses, sesler, belirli bir kalıba sokuldu. Sistemleşti. Yazı dili ortaya çıktı. Düşüncelerimiz, sorunlarımız, isteklerimiz, duygularımız; kısacası, sevdamız ve kavgamız, kâğıda, kâğıtlara döküldü: Kitaplaştı.

Çeşit çeşit kitaplar yazıldı. Doğa/doğaüstü ve toplumsal yaşamın her yönüne hitap eden kitaplar ortaya çıktı. İnsan toplumunun evrim tarihine denk düşen kitaplar üretildi. Yazı, beyinle bütünleşti. Kâgıtlara işlendi. Kitaplaştı.

Peki, bu kitapları nasıl okumalız? Yazılanları daha iyi anlamak için dikkat etmemiz gereken, belirli ölçütler var mı?

Kitapları tahlil ederek mi, okumalıyız?

Başkalarını bilmem, ama kitapları bir tahlilci gözüyle okumanın, yazılanları anlamak açısından son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Bu, bir.

2. Tahlil, okuma yeteneğimizi son derece geliştirir.

3. Tahlil, aklımızı çalıştırır.

4. Tahlil, kitaba verilen okuma değerini artırır.

5. Tahlil ederek okumak, bizleri düşünce tembeli olmaktan da çıkarır.

Bu temel noktalar ışığında, benim, kitap okurken kullandığım, fokus noktalar var:

1- NASIL BIR YAZAR SORUSU?
- Kitabın yazarıyla ilgili bir önbilgi!

2- NASIL BİR METİN?
- Tanıtım, sunuş, giriş, içkompozisyon!

3- KİTAPTA NE ANLATILIYOR?
- Kişiler, konu, anlatım ilişkisi!

4- NASIL ANLATILIYOR?
- Yazarın anlatım tekniği ve kullandığı dilin etkisi.

5- KİŞİSEL DEĞERLENDİRMEM.
- Kitapla ilgili kişisel yorumum ve kitabın bana verdiği, yaşattığı heyecan!

6- PERSPEKTIF.
- Metinle ilgili görüş açım: metinle – gerçek arasındaki bağıntı
- Metinle – metin arasındaki ilişki.
Bu okuma cetvelimden, örnek olarak, ücüncü noktadaki, “Kitapta ne anlatılıyor?” sorusu altındaki “kişiler” üzerinde ne düşündüğümü kısaca belirteyim

Yani kişiler, kitapta nasıl tasvir ediliyor?

1) Fiziksel durumları: cinsiyet (kadın, erkek), yaş grupları v.s.

2) Ruhsal durum: kişinin kendine “özgüveni” ve “özdeğeri”; duygusal durum; kişisel karekter: sabırlı / sabırsız; aktif / pasif…

3) Sosyal durum: İlişki ağı; aile, arkadaş, tanıdık, yaptığı iş, diğer ilgi alanları v.s.

4) Kültürel durum: Kişinin sahip olduğu kültürel miras; gelenek ve görenekler (aile, yetiştiği ortam, çevre). Yaşama verdiği değer; moral, alışkanlıklar…

İşte, benim kitap ve kitap okurken, üzerinde durduğum fokus noktaları, kısaca bunlardır.

Bunlardır, zira; kitap okumak, anlamak içindir.

Anlamak, düşünmek içindir.

Düşünmek, değiştirmek ve ileri gitmek içindir.