”Ben çocuklara inanıyorum.Bu yüzden umutluyum.Ben çocuklara inanıyorum.Bu yüzden de mutluyum!”

16 Ekim 2009 Cuma

Bir Profesörün Evhamları




Faiz Cebiroğlu
faizce@hotmail.com

YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan’ın, Kürt dili üzerine yapmış olduğu açıklamayı okuyunca, Türkiye’de verilen “profesörlük” unvanı adına utandığımı yazmak zorundayım.İnsan sormadan edemiyor: Bir profesör, daha önceleri, ODTÖ’de sosyoloji dersleri veren bir profesör, bu kadar “evhamı” nasıl yapabiliyor?

Nasıl oluyor da, Ankara Üniversitesi’nden mezun olan, yüksek lisansını ve doktorasını “Chicago Üniversitesi”inde tamamlayan bir profesör; “Kürtçe ödünç bir dildir. Yüzde 60 – 70’şi Farsça, Arapça ve Türkçe’den oluşmuş” deyip, Kürtçe’yi, sözüm ona, küçümseyebiliyor?

Peki, bir profesör bu “evhamları nereden buluyor?

Sömürgeci Türkiye tekeller ülkesinde sorulması ve yanıtlanması gerek sorular bunlardır.

Tesadüf değildir; dil üzerinde hiç bilgisi olmayan bu cahil pröfesör, Türkçe hakkında da bilgisi yok.

Tesadüf değildir; Kürtçe dilini ”küçümseyen” bu cahil profesör, Türkçe’nin ”ecnebi” kelimelerden oluştuğunu da hiç bilmiyor!

Burada, kısaca, insanları Kürtçe dili konusunda yanıltmaya yönelik ”evhamlarda” bulunan bu cahil profesöre, notlar halinde, bir kaç ders vermem gerekiyor.

Eyy, Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, öğren:

Bir: Türkçe’nin yüzde 90’nı “ecnebi” denilen kelimelerden oluşuyor.

İki: Türkçe’de, C, F, H, I, J, L, M, N, P, R, Ş, V, Z harfleriyle başlayan hiç bir Türkçe kelime yoktur!

Üç: Türkiye’de hiç bir yöre veya yerleşme yerinin adı Türkçe değildir. Buna bağlı olarak;

Türkçe’deki hafta günleri, Farsça ve Arapça’dan oluşuyor. Ay adları; Şubat, Mart, Mayıs, Haziran, Temmuz, Ağustos, Eylül...Türkçe değildir (Burada sayfalar dolusu örnek vermek mümkün, ama sizin gibilere faydası olmaz, biliyorum).

Dört: Türkçe dili; yüzde 10 kadar Türkçe kelimelerden oluşuyor ve sana göre bir dil oluyor!

Eyy, Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan!

Herkes dilini sevmelidir, ama dil sevgisi başka, dil abartmacılığı ve uydurmacılığı başkadır. Bu evhamlar senin gibi profesör ünvanını alan birisi tarafından yapılıyorsa, korkunçtur.

Korkunçtur; zira yüzde 90’nı “ecnebi” kelimelerden oluşan bir Türkçe’yi “yükseklerde” tutup, Kürtçe gibi, dört ülke tarafından sömürgeleştirilen, Kürt insanı ve dilini tarihten silmek isteyen zalim iktidarlara karşı hala varlığını koruması ve buna rağmen, Türkçe’den çok daha zengin olmasını görmemek ve küçümsemek, korkunçtur!

Gerçekten, insan sormadan edemiyor: Sömürgeci tekeller Türkiye’sinde profesörler ne yapar?

Cevabı açıktır: İnsanları yanıltmak içindir!

Ne yazık ki, tekeller Türkiye’sinde Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan gibiler, ”evham” yapmak ve insanları yanıltmak için varlar. Artık bu düzende, sıkılma ve utanma kalmamış. Olmaz. Bu tekeller düzeninde, ne yazık ki, ”cehalet” ile ”cüret”, çoğu zaman, birbirinin yerini alıyor ve ne yazık ki, Yusuf Ziya Özcan gibi cahil profesörler de çıkıyor. Tiksinti veriyor!

Tiksinti veriyor.

Engels’te yıllar öncesinde, sanki,Yusuf Ziya Özcan gibi profesörlere söylemiş: ”Cehalet, tiksintiricidir!” diyor.

Gerçekten budur.

Not derslerim bitiyor ama sonuçlar var ve açıktır: Bundan böyle, sömürgeden de beter Türkiye tekeller ülkesinde, Yusuf Ziya Özcan gibi profesörlerin ”evhamlarına” cevap vermek ve bunlara karşı mücadele etmek, biz, aydınlara düşen en önemli görev oluyor.

Sömürgeden de beter Türkiye tekeller ülkesinde, bundan böyle, ”cehaletle” ”cüreti” birbirine karıştıran, Yusuf Ziya Özcan gibi, profesörlere ”sevecenlikle” bakamayacağımızı artık bilmeleri gerekiyor.

16 Eylül 2009 Çarşamba

DİNAMİKSEL GELİŞİM(*)


Faiz Cebiroğlu

Toplumsal gelişime paralel olarak, çocuğun ileriye yönelik gelişimi üzerine sürekli "yeni fikirler" geliştiriliyor. Butünlüklü gelişimi, ”dinamiksel olarak” algılayan biz eğitimciler, psikolog ve diğer uzmanlar, içinde bulunduğumuz toplum ve çağa uygun, ”insani ve toplumsal bakış” ilişkisi dahilinde, yeni görüşler geliştirmekle yükümlüyüz. Bu zorunludur. Zira gelişimi ileriye yönelik ve niteliksel bir değişim olarak algılayan bizler, bu niteliksel sıçramaya yanıt veren ve yarınlara işaret eden yeni teoriler yaratmakla sorumluyuz. Bu, bir görevdir.

Yeni dönüşümsel bakış, insanlara, aniden ve gökten zembille inen bir bakış değildir. Bu toplumsal bir süreçtir. Bu, dünün bugüne, bugünün de yarına ve yarınlara bağlanmasının birikimi ve sonucu oluyor. Diyalektiktir. Zaten dinamiksel olmasının nedeni de budur. Canlıdır. Yaşamla iç-içedir.

Dinamiksel gelişim, belirli bir yaş gurubu için değil, herkes içindir. Bu canlı gelişimin fokus noktaları, sıfır yaştan başlamak üzere tüm yaş guruplarına verilen öğretilerdir. Bu öğretileri şöyle sıralamak mümkün: deneyimi artırma, kimlik gelişimi, aktif olarak toplumsal yaşamda yer almadır. Böylesi öğretilerde amaç; dilsel, sosyal, bireysel ve duygusal gibi alanlarda çocuğu desteklemek ve ”ileri daha daha ileri” bir aşamaya götürmek içindir.

Bu öğretilerin fokus noktalarını şöyle izah etmek mümkün:

Birincisi, dil: Çocuğun dilsel gelişimi üzerinde çok yazdım. Bu nedenle daha önceki yazdıklarımı tekrarlamak istemiyorum. Ama özetin özetini yapabilirim: Dil, çocuğun kendisini ve kim olduğunu anlamasının temelidir. Dil, çocuğun kimliğini yaratan ve çocuğun kültürünü taşıyan olmazsa olmaz bir değerdir. Dil, kimliktir, çocuğun kimliğidir.

İkincisi, sosyal gelişim: Çocuğun, yaşadığı toplumda aktif olarak yer alabilme istek ve yeteneği ve yaşadığı toplumu anlama durumu. Bu şu demektir:

- Başkalarını dinleme yeteneği
- İçinde yer aldığı gurubun bir üyesi olduğunu öğrenme
- Başkalarını gözönünde bulundurma ve dikkate alma
- Sorumluluk kabûl etme
- Çıkabilecek ihtilafları çözebilme yeteneği.

Üçüncüsü, bireysel gelişim: bireysel gelişim; özgüven, özdeğer, şekillenme ve merak gibi değerleri ihtiva eden bir gelişimdir. Bu noktaları bir başka yazımda ele alıp, açmak istiyorum.

Dördüncüsü, duygusal gelişim: Bunun üzerinde de daha önceleri yazmıştım. Yine özetin özeti şu oluyor:

- Kendi duygularını tanıma ve anlama
- Var olan ”sorunları” çözmek için, kendini harekete geçirme. Motivasyon.
- Başka insanların duygularını kabûl etme, anlama, saygı gösterme ve onlarla ortak olma. Yani, empati.
- Başka insanlarla yapıcı ve geliştirici bir ilişki kurabilme bir yapıya sahip olma.

Dinamiksel gelişimin fokus noktaları kısaca bunlardır. Biz eğitimciler, böylesi noktaları çocuklara vermek için, sürekli uğraş veriyoruz. Bu bir görevdir. Dinamiksel gelişimi, canlı bir süreç olduğunu kabûl eden herkes için, bu, bir görevdir.

Bu gerçeği görmeyenler, ne yazıkki, toplumun bireyleri olarak hep geride kalıyorlar. Geride kalmak, açık ki, duraklamak ve ilerlememek demektir. Bu, dinamiksel gelişime de ters düşmek oluyor.

Toplumsal gelişim, adı üzerinde gelişimdir, dinamiktir. Canlıdır. Yaşam canlıdır. Toplum canlıdır. Yeni teori, bu perspektifle ortaya çıkıyor; bu perspektifle kitlelere ulaşıyor.

Dinamiksel gelişim, ”ileri, daima ileri” olan yaşamın kendisidir.

Yaşam canlıdır. Teori, canlı yaşamı görmek ve pratiğe yol göstermek içindir.

Teorilerimiz, böylesi gelişime hizmet etmek içindir.





(*) Faiz Cebiroğlu: Pedagoji Yazıları(1), Eylemsel Yetke, Alter Yayıncılık /Ankara, Eylül 2007, Sayfa, 23- 25.

7 Ağustos 2009 Cuma

ROMAN VE HİKÂYE ÜZERİNE BİR KAÇ NOT


Faiz Cebiroğlu
faizce@hotmail.com

Eski Toplumsal Kurtuluş dergisinden arkadaşım Alper Yalman’ın yeni çıkan romanı “Maktul ve Maktule” beraberinde, “roman nedir? nasıl yazılır?” tartışmasını getirmiş bulunmaktadır. Yapılan tartışmalara “katkı” sağlamak ümidiyle, roman ve hikayeyi birbiriyle kıyaslayarak notlarımı yazmak istiyorum. Daha önceleri yazmış olduğum bu notlara, yeni notlar ekliyorum.

Evet, gerçekten roman nedir? Hikâye nedir? Roman ile hikâye arasındaki fark ne? Bu sorulara yanıt vermek, artık bir zorunluluk olmuştur. Edebiyat dünyasında, biliniyor gibi görünen birçok kavram, aslında bilinmiyor oldukları gerçeğidir.

Bazen alfabeden başlamak, güzel. Başlıyorum.

Hikâye; ya da “novella” (İtalyanca) ; Türkçe olarak da, “yeni”, “yenilik”, “yeni çıkmış haber” anlamına geliyor.

Hikâyenin tanımı; az insanlardan oluşan, sınırlı bir zamanda geçen, sınırlı bir çevrede cereyan eden, kısa bir kurgusal edebiyat anlatımıdır.

Hikâyelerin, genellikle, “sürpriz”, ama “mantıksız” bir sonuçları yoktur.

Hikâyelerin konusu, tipik olarak, tekyönlüdür. Kronolojik zaman dilimi, hızlı bir şekilde ilerler ve çok kısadır. Hem kişi sayısı, hem de “çevre”, sınırlıdır.

Roman; “lingua romana”dan ( eski Fransızca) gelme ve “halk dili” anlamına geliyor. Genelde, “destan” türlerine girer. Roman sözcüğünü açıklamaya çalıştığımız zaman aklımıza - hikayeye kıyasla - hep büyük bir literatür eseri gelir. Hikayeye kıyasla roman, cereyan ettiği çevreyi derinlemesine, derin kişi tahlilleri, kişilerin yaşamış oldukları çelişkiler ve bu sürecin yarattığı gelişim ve zaman akla gelir. Bu bağlamda roman, okuyucuyla bir nevi “empatik” durumun yaratılmasına vesile olur.

Değişik romanlar vardır, bazıları; tarihsel romanlar, gelişim romanları, gezi romanları, aşk romanları, gençlik romanları, “anahtar romanlar” vardır. Burada bir parentez açıyor, “anahtar roman” olarak adını verdiğim bu roman çeşidi üzerine bir not düşmek istiyorum: Bu roman türünde yer alan “kişiler”, ”gerçek” kişilerden oluşuyor. Ama isimler romanda genellikle başka bir isim altında kendilerini gösterirler.

Bu temel açıklamalardan sonra roman şu oluyor:

Roman, geniş hacimli, en azından bir, ama genellikle birden fazla kişiyi ihtiva eden, uzun zaman dilimini içeren, bir uzun kurgusal edebiyat metinidir. Birey gelişimi üzerinedir.

Romandaki kişiler, genellikle aynı ve dar bir çevreden değil, değişik çevredendir.

Roman, temel bir merkez, ama birçok eylem varyantını kapsıyor.

Bu tanımlar ışığında:

Bir: Hikâye, nicelik olarak, nispeten, kısadır.

İki: Roman, nicelik olarak, nispeten, uzundur.

Üç: Hikâyede zaman hareketi, genellikle ileriye doğru yol alır.

Dört: Romanda zaman hareketi, ileri, geri ve zaman fırlaması vardır.

Beş: Hikâyede kişi sayısı, nispeten, az.

Altı: Romanda kişi sayısı çok.

Yedi: Hikâyede, yer, çevre, nispeten, az.

Sekiz: Romanda yer ve çevre, nispeten, çoktur.

Evet; roman ve hikâye üzerindeki notlarım, şimdilik bu kadardır. Bu notlarım, roman yazımı ve tahlili konusunda, tüm yazar ve okuyuculara yardımcı olacağını umuyorum.

28 Temmuz 2009 Salı

DİL TOPLUMSAL BİR FENOMENDİR(*)



Faiz Cebiroğlu

”Kürtçe konuşmak veya Kürtlerin Kürtçe olarak, kendilerini ifade etmelerini istemek, nasıl suç olabiliyor? Dünya’da bunun benzeri örneği var mı?

Bakın; Sultan Abdülhamit döneminde bile, bunları talep etmek, istemek, suç değildi. Acaba, şu an Türkiye, Sultan Abdülhamit devrinden daha mı geri bir durumda?..”


Birinci Bölüm:

Dil üzerine yazmak, dil kavramı üzerinde yoğunlaşmak, sanıldığı gibi, basit bir olay değildir. Zira dil, toplumsal bir fenomen olarak, bağrında bir çok‚ görünüş taşır, içerir.

Dil üzerinde araştırma yapan, ‘lingvistik’ dilciler, dil uzmanları; dilin “kullanılabilir/anlaşılabilir” olması için, sürekli araştırma yapıyor; dilin, toplum için, “hangi anlam ve önemi” taşıdığı sorusuna, yanıt bulmaya çalışıyorlar. Dil bilimcileri; resmi ve resmi olmayan diller için, “nasıl bir model” sorusuna, sürekli, kafa yormaktadırlar.

Ne yazık ki, Türkiye’de böylesi çalışmalar, pek iç açıcı değildir. Bunun çeşitli nedenleri vardır. Olmuştur. “Resmi dil, resmi ideoloji” bakış açısıyla, alınan “siyasi tedbirler”, çok dilli/renkli Anadolu halklarını kaynaştırmaya değil, ayrıştırmaya kadar itmiştir. Bir ülkede ayrı ayrı dillerin varlığı ve bu dillerde, kendini ifade etme serbestliği, Türkiye’nin bölünmesi demek olmadığı, bir türlü anlaşılmamıştır.

Bu alanda, yanlışlık devam ediyor. Toplumun bazı kesimlerini, “tek kanala, tek resmi kanal”a göre, şartlandırılma kampanyaları, sürüyor. Bir de, bu çıkmaz sokak siyasetine hizmet veren, bir kaç “yazar-çizer”, ön plana da çıkartılmış durumda. Onlar da bundan, rant topluyor.
İnsan hakkı olan, “anadilde eğitim” istendiği zaman, cevap hazır: Sevr’i, Sevr Antlaşmasını, bize dayatıyorlar! Böylece toplumda, “sahte bir Sevr fobi” yaratılmış oluyor.

Sevr’in dille, dillerle bir ilgisi olmadığını, azıcık tarih bilgisine sahip olanlar bilir. Sevr; Türkçe dışında, başka dilde eğitim istendiği için değil; emperyalist ülkelerin, yenilmiş Osmanlı İmparatorluğu’na, benimsettikleri bir antlaşmadır! Sevr, budur. Bu, birinci noktadır.

İkincisi şu: “Anadillere göre pasaport verme” önyargısı. Yine Sevr misali, toplum, böylesi bir korkuyla, şartlandırılmak isteniyor; “dillere göre, pasaport, kimlik istenip”, ülke bölünecek! Bugün, Türkiye’de – sağcısından, solcusuna kadar– dilime göre pasaport istiyorum, diyen var mı?
Amaç, gene insanları korkutmak ve bu sahte korkuyla, “insan hakkı olan anadilde eğitim” talep eden kitlelerin, yolunu tıkamaktır.

Bugün dünyada tek devlet altında, “tek pasaportlu” ayrı dil konuşan ayrı milletler olduğunu herkes biliyor. Bunun bilinmesine karşın, dillere göre pasaport-kimlik korkusunu, bilinçli olarak, sürekli gündeme getirenlerin amaçları bellidir: Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu, paradigma değişimini, engellemek içindir!

DÜNYA DİLLERLE DOLU

Bugün dünya’da, yaklaşık olarak, 170 ülkede 7000’den fazla dilin konuşulduğu tahmin edilmektedir. Düşünün, Nigeria’da (Nijerya), günlük yaşamda, 400’den fazla dil kullanılıyor!
Fransızca, Fransa dışında 49 ülkede, bazen resmi dil, bazen anadili, bazen de ikinci dil olarak kabul edilmiştir. Kanada’nın ikinci resmi dili, Fransızca’dır. Fransızca, Tunus, Cezayir ve Fas’ta basım, yayın ve uluslararası alanda, bir iletişim dili olarak, kullanılmaktadır.
Dilin resmi olup olmaması, o dili kullanan halkların miktarına göre belirlenmiyor. Bugün sayıları 50 bini geçmeyen, ama dilleri resmi olan, ülkeler mevcuttur.

“Arikapú” vahşi Amazon ormanlarında, Rondóndia’da, konuşulan bir Kızılderili dilidir. Dil, ne yazık ki, bitmek, tükenmek üzere. Şu an, bu dili kullanan, sadece 2 kişi, kalmıştır. Ama dünya diller sıralamasında, Arikapú dili 6800 üncü sırada yerini almaktadır. Zira dil, yazdığım gibi, temel bir insan hakkıdır. Sayı ile nüfus ile ilgisi yoktur. Bulunmuyor.

ÇOK DİLLİK, DEVLETİN PARÇALANMASI DEMEK DEĞİLDİR!

Çok dillik, devletin parçalanması demek değildir. Bugün hem Avrupa’da, hem de Avrupa dışında birçok ülkede, tek devlet yönetimi altında, “tek pasaportlu“, ama ayrı diller konuşan halklar, milletler vardır. Yine bu ülkelerde, çocuklar, daha küçük yaştan, Belediyelere bağlı okullarda kendi dillerinde eğitim almaktadırlar. Parentez içerisinde şunu yazayım: Avrupa’da ve birçok ülkede, eğitim, Türkiye’de olduğu gibi, devletin kontrolü altında değil, Belediyelere bağlıdır. Türkiye bu alanda da, değişime muhtaçtır! Bu da ayrı bir yazının konusu olacak.

Evet, tek devlet yönetimi altında, ayrı diller konuşan ülkeler çoktur, birkaçını vermek istiyorum:
1- Belçika’nın üç resmi dili bulunmaktadır: Nederland (Flamanca), Fransızca ve Almancadır. Çocuklara, Belediyelere bağlı okullarda, her üç dilde, eğitim verilmektedir.

2- İsviçre’nin üç resmi dili vardır. Almanca, Fransızca ve İtalyancadır. Her kanton da (eyalet), örneğin Wallis kanton’unda, çocuklar, Belediyelere bağlı okullarda, Almanca ve Fransızca eğitim almaktadırlar. Bu kanton da, Neuchätel (Neunburg) üniversitesinin bir araştırması şu sonuçları vermiştir: Erken yaşta, iki dil eğitimi alan çocuklar, yalnız iki dil öğrenmekle kalmıyorlar, aynı zamanda, hızlı dil öğrenme yetenekleri de gelişiyor.

3- Finlandiya’nın iki resmi dili vardır: Fince ve İsveççe. İsveçliler, Finlandiya toplumun ancak %6sını oluşturmalarına karşın, dilleri resmi dil olarak kabul edilmiştir!

4- Büyük Britanya ya da Birleşik Krallık ( İngiltere, İskoçya, Galler ve İrlanda). Burada resmi dil diye bir şey yok. Her 4 dilde, İngilizce, Skots, Welsh ve İrlandaca dilleri kullanılıyor. Düşünün, dört millet bir devlet içinde ve tek yönetim altındadır!

5-
Danimarka. Sayıları az olan (yaklaşık olarak 50 bin) ve Danimarka’nın Güneyinde yaşayan, Alman azınlığı, Almanca eğitim almaktadırlar. Ayrıca, radyo, tv, gazete… Her şeyleri vardır. Yine Almanya’da yaşayan Danimarka azınlığı, hem Danca, hem de Almanca eğitim almaktadırlar. Yine Danimarka’ya bağlı Faroe adaları: Bu ada da yaklaşık olarak, 46 bin kişi yaşamasına karşın, Faroe dili resmi dildir. Orada hem Faroe dile ile hem de Danca dili ile eğitim verilmektedir. Ayrıca, “Lagtinget” ismiyle parlamentoları var. Dört yılda bir seçim yapılmakta ve onları, Danimarka’da, temsil eden, iki üyeleri bulunmaktadır.

Peki, bu örnekler, Türkiye için, neden geçerli olmasın? Neden bu ülkelerde, bütünlük bozulmuyor da, Türkiye söz konusu olunca, “aman ha, devlet parçalanır” nidaları atılıyor!

HİÇ BİR ŞEY, YOKTAN VAR OLMAZ!

Hiç bir şey, yoktan var olmaz, vardan da yok olmaz! Türkiye’de yıllardır, Kürtçe diye bir dilin olmadığı, Kürtlerin yüzüne baka baka, söylenmiştir. Buna göre, Kürt dilini inkâr etmek için, “kart –kurt” efsaneleri dahi oluşturulmuş; bir düşünün!

Peki, bu inkârcılık, Anadolu halklarına, zarardan başka ne vermiştir?

Ne yazık ki, bu “çıkmaz sokak”, bu inkârcı politika, devem ediyor. Daha yeni, DEHAP İl Yöneticisi, Raşit Yardımcı, iki cümle Kürtçe konuştuğu için, 6 ay hapis cezasına çarptırılmıştır.
Daha dün, Kürtçe eğitim için dilekçe veren öğrencilere, Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesi (dikkatinizi çekeğim, AĞIR CEZA), 2 öğrenciye 6’ar yıl 3 ay; 2 öğrenciye ise, 3’er yıl 9 ay hapis cezası vermiştir.

Kürtçe konuşmak veya Kürtlerin Kürtçe olarak, kendilerini ifade etmelerini istemek, nasıl suç olabiliyor? Dünya’da bunun benzeri örneği var mı?

Bakın; Sultan Abdülhamit döneminde bile, bunları talep etmek, istemek, suç değildi. Acaba, şu an, Türkiye, Sultan Abdülhamit devrinden daha mı geri bir durumda?..

Evet, dil, diller bir zenginliktir. Ama soyut olarak, zenginlik demek, hiç bir şey ifade etmiyor. Etmez. Zira dil, “dağbaşında”, insanların “kendi aralarında konuştukları” bir araç değil; toplumsal bir olgu olarak, topyekün bir iletişim aracıdır. Dil, bir sistemdir. Dil, insanın kimliğidir; kim olduğunu anlatır. Dil, insanlarla birlikte var olan ve sürekli gelişen bir iletişim aracıdır. Dil, yalnızca, kenar mahallelerde, varoşlarda, kullanılan bir araç değil; dil, konuşma ve yazma dili yanında, resim, işaret, vücut, müzik, dans gibi dilleri içerir. Dil, toplumsal yaşamın karmaşık ve çok yönlü bir aracıdır. Siyaseti, iktisadi, ideoloji, kültürü ve sanatı içerir. Peki, bunlar yoksa dilin herhangi bir anlamı kalır mı? Bunlar yoksa dil, “DİL” olur mu?

DİL TOPLUMSAL BİR FENOMENDİR

İkinci Bölüm:

Dil ile beynin iç-içe girdiği açıktır. Bu nedenle, pratikte kullanılmayan dil, ne yazık ki, dil olmuyor. Olmaz.

Dil, insanlar içindir. Dilini kullanmayan insan, insan olur mu? Taş’ın dili yok. Taş’tır. İnsan, taş değildir.

İnsan, düşünen bir varlıktır. İnsan, düşünerek gelişti. İnsan oldu. Sosyalleşti. Dil, sosyal bir olgu olarak, beyin ile iç-içe kenetlendi; insanoğlu, yazılı, sözlü ve diğer vücut dillerini kullanarak, insan oldu. Bu yolla gelişti. Gelişerek, değişti. Değiştirdi.

İnsan oldu, ama insan, “insan“ olmaya başladığı zaman, yasaklar da başladı. “Düşünce suçu” ortaya çıktı. Bu yetmemiş olacak ki, insanı insan yapan, dil, diller yasaklandı. Yasaklanmaya çalışıldı. Dil katliamı başladı. Bazılarının dilleri kesildi. Şili’li özgürlük şarkıcısı Viktor Jara’nın dili kesildi!

Tesadüfi değil bunlar. Zira dil, bazı Ebu-cahillerin sandığı gibi, yalnızca, “insanların kendi aralarında konuşmalarının” bir aracı değildir. Bir önceki yazımda, dil, sosyal bir olgu olarak, siyaseti, iktisadi, ideoloji, kültürü ve sanatı içerir, demiştim. Dil, budur.

Anadilleriyle, konuşma, yazma ve bir bütün olarak dillerini kullanma serbestliğinden mahrum olan insanları sürekli düşünmüşümdür. Bu insanların, nasıl bir ruh haleti içinde olduklarını, tahmin edebiliyorum.

Danimarka’da pedagog olarak, kendi anadilim dışında, danca diliyle görevimi yapıyorum. Çalıştığım yerde, Türk, Kürt, Arap, Somali, Tamil… çocuklar da var. Onlarla, ikinci dilleriyle, dancayla, konuşuyorum. İçlerinden bazılarının kendi anadillerini bilmediklerini duyduğum zaman, içim yanmıştır. Bir insanın, örneğin, bir Türkün veya Kürdün, kendi anadillerini öğrenmemeleri acıdır. Bu, beni hep düşündürmüştür. Bu duygumu, çocukların velileriyle görüşürken, bıkmadan, usanmadan dile getiriyorum.

Asimilasyonu önlemeye çalışıyorum. Tekliği değil, dil çoğulculuğunu savunuyorum. Çocuklar, ikinci dil öğrensin, ama önce kendi anadilini, duygu dilini öğrensin, diyorum. Benim kavgam budur. Haksız ve yanlışa her alanda karşı çıkıyorum. Düzeltmek için uğraş veriyorum.

Peki bu bağlamda; Kürtçe, Arapça, Boşnakça, Çerkezce, Lazca, Zazaca… hem sözlü, hem de yazılı olarak, kullanılmadıkları sürece, toplum adına, kültür adına ne işe yarayacaklar? Hiç! Zira dil, daha önceleri yazdığım gibi, insanın kimliğidir. Kimlik, kim olduğunu, kime ait olduğunu anlatır. Dil, kültürün bir aracıdır. Bunlardan yoksun insan beyninin “beyin” olamayacağı açıktır. Anadillerini kaybetmiş insanların, hem kimliklerini, hem de kültürlerini yitirecekleri, tartışma götürmezdir. Bu açıdan da sorun, hem pedagojik, hem de psikolojiktir. Zaten, bu yüzden dil katliamlarına karşı çıkıyoruz. Herkes kendi anadilinde eğitim alma hakkına sahiptir, diyoruz.

Bakın ne acı: 18 Mart 2005’te TRT INT için hazırlanan “Bergüzar” adlı müzik programına çağrılan Laz müzisyen Topaloğlu, Lazca şarkılarını tulum eşliğinde seslendirmek isterken engellenmiştir. Program çekimine başlandığı sırada kurum yetkililerinden gelen “emirle” mevzuat gereği Lazca şarkı söylemeyeceği belirtilmiştir… Topaloğlu: “Mağdurum. Yargıya başvurmayı düşünüyorum.” (BIA Haber Merkezi. 29.06.2005). Diyor.

Peki, bundan daha büyük utanç verici bir durum olur mu? Lazca şarkı, türkü söylemenin engellenmesi, acaba hangi gerekçe ve mantığa dayanmaktadır?
Kansere yenik düşen ve aramızdan erken ayrılan, çok rahmetli, değerli sanatçı, Karadeniz’in sesi, Kazım Koyuncu: “Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük…” sözleri çok anlamlıdır.

Evet, biz eğitimciler, sanatçılar ve toplumun diğer duyarlı insanları olmazsa ne olur? Totaliter rejimlerde olduğu gibi, “tek dil, tek resmi ideoloji” adı altında, insan ve insanın iletişim aracı olan dil katliamlarına başlanır. İşte itirazımız budur. Bunu kabul etmiyoruz. Etmeyeceğiz! Yalnız değiliz. Bu alanda uğraş veren değerli aydınlar da çıkmaktadır. Daha önceleri bana gönderilen, “Lazca – Türkçe” ve “Lazca grameri” kitabı, gelecek için büyük bir girişimdir. Bu çalışmalarından dolayı Sayın İsmail Avcı Bucaklişi’yi kutlarım. Lazuri grameri, gerçekten çok iyi hazırlanmıştır.

Yine araştırmacı yazar Sayın Selma Koçiva, Laz dilinin yaşatılması için, uğraştığını biliyoruz. Zira böylesi çalışmalar yapılmasa, bu güzelim dillerde yok olup gideceklerdir.

Sayın İsmail Avcı Bucaklişi: “Dostlar, şaka değil bu, Lazca gerçekten yok oluyor. Ya, anadilimize sahip çıkacağız ve onu geleceğe hep birlikte taşıyacağız, ya da o, gerçekten yok olup gidecek. Zaten günümüze kadar uygulana gelen asimilasyon politikalarının amacı bu değil miydi?”
Önceki yazılarımda belirtmiştim. Tekrarlamakta yarar var: Yıllardır sürdürülen “resmi dil, resmi ideoloji” nin bir diğer amacı da, Türkçe dışındaki diğer dilleri yok etmek, asimile etmek içindir.

Bitiriyorum.

Dil, anadil bir insan hakkıdır. Anadilini öğrenmeyen insan, kendini de hiç öğrenemez. Anadilini tam olarak öğrenemeyen insan, ikinci ve diğer dilleri de öğrenemez.

Anadili, duyguların dili oluyor. Dil, insanların topyekûn iletişim imkânlarını içerir. Bu iletişim içinde: işaret dili, vücut dili, resim dili, müzik ve dans dili gibi dilleri kapsar. Hem anadilini, hem de diğer dilleri öğrenmek zenginliktir.

Diller toplumsal bir olgu olarak, zenginliktir! Diller, zenginliktir!

------------

(*) Faiz Cebiroğlu: Pedagoji Yazıları(1), Eylemsel Yetke, Alter Yayıncılık /Ankara, Eylül 2007, Sayfa, 87- 96.

26 Haziran 2009 Cuma

Yazmak mı, Aforizmadır!


Faiz Cebiroğlu


Bazen soruyorlar: ”Sürekli yazıyor musun? Nasıl yazıyorsun?..” diye.

Evet yazıyorum; sık sık yazıyorum. Ama yazdığım metnin önceden nasıl sonuçlanacağını, gerçekten, ben de bilmiyorum. Ama sürekli yazıyorum; düşüncelerimi yazıyorum.

Yazarken kullandığım ”teknik” ve ”tarz” yok mu?

Elbette vardır. Şudur: Fikirlerimi ”aforizma” olarak yazıyorum. Zira yazmak, bana göre, aforizmadır.

Şiir mi, aforizmadır.

Politika mı, şiirdir. Aforizmadır.

Yaşam mı, felsefedir. Aforizmadır.

Yazmak mı, aforizmadır.

Aforizma mı, düşüncelerin güçlü bir anlatımla, öz sözlerle / sözün sözleriyle vermek oluyor. Yaşamın siyaseti ve şiiri oluyor.

Aforizma, içsel bir fotoğrafın çekimi oluyor; çekilen fotoğrafın kısa ve özlü sözlerle, çarpıcı ve şaşırtıcı bir şekilde anlatımı oluyor. Örnek mi, not defterimde var:

“Danimarka’da, Nisan ayında, ünlü komponist, Carl Nielsen’in eserlerinden oluşan bir konsere çağrıldım. Komponize edilen eserler, orkestrayla birlikte, mükemmel bir şekilde bizlere iletiliyor… İnsan, ”müziği” unutup, ”kendisi müzik” oluyor…”

”Konser arası mola var… kahve içiliyor… herkes kahve içerken, ben ”müzik” içiyorum…”

Yazmak mı, aforizmadır.

Aforizma mı, sözün sözüdür.

Sözün sözü mü, şiirdir.

Sevdamız ve kavgamız damıtılıyor, şiir oluyor. Şiirdir.

Yazmak mı, yaşamaktır. Yaşamak mı, aforizmadır. Aforizma, “eşitlik, ortaklık ve özgürlük” kavgamızın özlü sözü oluyor.

Yazmak mı, canlı kalmaktır. Canlılık, güçlü anlatımlarda anlam buluyor. Güçlü anlatım, yaşam felsefemizdir...Yaşam felsefemiz, en güçlü bir şekilde, aforizmalarda anlam kazanıyor:Şiir oluyor...öykü oluyor....roman oluyor.... resim / fotoğraf oluyor...

Sürekli mi yazıyorum, evet.

Nasıl mı yazıyorum, aforizmadır.

Aforizma mı, yaşamın imbiğinden süzülen şiirdir!..

-------------
* Tüm öğrenci, öğretmen arkadaşlarıma ve sitenin okuyucularına iyi bir yaz tatili diliyorum.

16 Haziran 2009 Salı

ÇOCUK KÜLTÜRÜ


Faiz Cebiroğlu

Türkiye’de kültürü tam anlatamamışız. Çocuk kültürünü ise hiç tanımlayamamışız. Bu yazım çocuk kültürü üzerinedir.

Çocuk kültürü, genelde, çocukların merak, hayal gücü (fantasi) gibi yönlerini teşvik eden, dürten, “oyun” ve “yaratım” gibi aktivitelerdir. Bu bağlamda, çocuk kültürü; çocuklar için, çocuklarla birlikte veya çocukların “kendi kendilerine” yarattıkları bir kültürdür.

Bu tanımı açarsak;

Bir: Çocuklar için yaratılan kültür: Bu, yetişkinlerin çocuklar için ürettikleri çocuk edebiyatı, tiyatro, müzik, film, çocuk televizyonu, video, bilgisayar oyunları ve değişik oyuncaklardır.

İki: Çocuklarla birlikte yaratılan kültür ise; çocukların yetişkinlerle birlikte yer aldıkları ve üretil­mesine katkıda bulundukları aktivitelerdir. Bunlar, kısa­ca, oyun, film, bilgisayar, spor, müzik okulları; yazı ve medya gibi atölyelerdir.

Üç: Çocukların kendi kültürü: Bu, dışardan herhangi bir yetişkinin yardımı olmaksızın, çocukların kendi kendilerine yarattıkları kültürdür. Bu kültür, ço­cukların gelişim aşamasında, çok önemli bir yere sahiptir. Buna, çocukların, “oyun kültürü” deniyor. Bunun içine; değişik ifade tarzları ve anlatım çeşidi giriyor: çocukların yarattıkları oyunlar, anlatım, şarkı, ritim, nükteler, yazım, video, bilgisayar gibi aktivitelerdir.

Bu üçüncü şık üzerinde, yani, çocukların kendi kendilerine yarattıkları kültür üzerinde, önemle durmak gerekiyor. Zira çocukların kendi kendilerine yarattıkları kültür, dinamik bir kültürdür. Bu, yaşayan, kuşaktan kuşağa ve yeni çocuklara aktarılan bir kültürdür. Mekanik değildir, dinamiktir. Değişkendir, ama soru işareti ve derslerle dolu bir kültürdür.

Çocukların kendi kültürü; çocukların kendi hayal güçleriyle, hiç bir yetişkinin yardımı olmaksızın, kendi kendilerine yarattıkları, aktivitelerdir.

Çocuk kültürü; yalnızca dışarıdan, yetişkinlerin, çocuklara sundukları kültür, değildir. Bunu, kabul etmemek gerekiyor. Çocuk kültürü, bunun ötesinde, hem çocuklarla, hem de çocukların, kendi hayal güçlerini kullanarak, kendi kendilerine yarattıkları bir oyun kültürüdür. Buna destek olmak ve bunun olanaklarını yaratmak, biz, yetişkinlere düşmektedir.

Biz eğitimciler, çocuklara, kendi anlatım ve ifade tarzlarını, kısacası, kendi kültürlerini yaratmalarında, öncü olmalı ve onlara bu imkânları sağlamalıyız.

Çocuk kültürü, oyun kültürüdür. Oyun kültürü, hem bugünün, hem de, geleceğin değerleridir; başarı ve kazanımlarıdır.

14 Mayıs 2009 Perşembe

DİLSEL KOMÜNİKASYON ÜZERİNE NOT


Faiz Cebiroğlu

Dilsel komünikasyon başlıklı bu notum, daha önceleri, dil üzerine yazmış olduğum yazıların devamı niteliğindedir. Bu notumda da çocuğun dilsel gelişimi; çocuğun komünikasyon ve konuşma yeteneği üzerinde, kısaca da olsa, düşüncelerimi sürdürmek istiyorum.

Soru şu: Çocuğun dilsel komünikasyon gelişiminden neyi anlıyoruz?

Yanıtım basittir ve açıktır: Dilsel gelişim, çocuğun anadili, dilin ses-ilişkisi, kelime hazinesi ve gramatiğidir. Dilsel gelişim budur. Kısaca budur.

Çocuklar, konuşma dillerinden çok önce, komünikasyona girerler. Yaklaşık olarak, ilk 2 yılın iletişim dili, vücut dili oluyor: vücut ve baş- hareketleri, göz kontağı, tebessüm v.s… Buna “dilsel bağlantı” devresi demek de mümkün. Bu “dilsel bağlantı” devresine, zamanla, konuşma sesleri: sesli / dilsel ifadeler ekleniyor: vücut dili, konuşma diliyle bütünleşiyor. Böylece dil, bütün yönleriyle gelişme aşamasına varıyor. Bu aşamanın da yönleri vardır. Bunlar kısaca şudur:

Bir: Dilin anlamı: Elde edilen izlenim, bilgi, fikir ve düşünceler.

İkincisi: Kendini ifade edebilme: yani; dili kullanma, kendini ifade etme. Kısacası, kavram, idrak, bilme ve tabir caiz ise, ”yargılama” yeteneği,.

Devam ediyorum. Ama devam etmeden önce bir parentez açıyorum.

Dilsel komünikasyon üzerine ileri sürdüğüm bu kısaca tezler, Türkiye’de, resmi dil Türkçe dışında, ikinci bir dil öğrenmek isteyen tüm çocuklar için de geçerli oluyor… Parentezi kapatmadan, önce, parentez içerisinde bir yeni parentez açıyorum: Resmi dil ile ikidilliliği birbirine karıştırmamak gerek. Bunu bir başka yazımda ele almak istiyorum. Şimdilik şunları söyleyebilirim: Bir ülkede, birden fazla resmi dil olabilir. Örnek olsun, Belçika’nın üç resmidili bulunmaktadır. Kezâ, İsviçre’nin üç, Finlandiya’nın iki resmidili vardır. Bu örnekler, Türkiye için de geçerlidir!

Parentezi kapatıyor ve devam ediyorum.

Dilsel komünikasyondan anladığım kısaca budur. Dil üzerine yazarken, belki dikkatinizi çekmiş, dilin, pedagojik, sosyal, psikolojik ve ülkelerin uluslaşma aşamalarına göre, dilin “resmi/gayri resmi” statüsü üzerinde duruyorum.

Bu bağlamda, dilsel komünikasyonun pedagojik yönünü ele alırsam, kısaca şu özelliklere dikkat çekilebilir:

Bir: Çocukların “konuşma” ve “görüşme” yetenekleri yükseltilmelidir.

İki: Çocukların konuşma ve görüşme yeteneği doğuştan başlar.

Üç: Pedagogla–çocuk; eğitim (mesleki) olarak eşit değiller ama her ikiside aynı değerde ve birbirlerini “tamamlayıcıdırlar.” Burada gelişim karşılıklıdır, böyledir.

Katılımcı, aktif yığın demokrasilerde, pedagojik olarak, çocuklara sürülen “dilsel komünikasyon şartları” kısaca, bunlardır. Bu şartlara, “gelişim şartları” demek de mümkün. Zaten dilsel komünikasyonun ana hedefi de budur; bu oluyor.

Amacımız; çocuğun gelişim aşamasına paralel olarak dilsel komünikasyonu en üst aşamaya yükseltmektir. Zira, dilsel komünikasyonun, birlikte yapmanın ve geleceği kurmanın da aracı oluyor. Unutulmamalıdır.