”Ben çocuklara inanıyorum.Bu yüzden umutluyum.Ben çocuklara inanıyorum.Bu yüzden de mutluyum!”

4 Ekim 2015 Pazar

Half Al-Cebil: Dağ arkası!




Faiz Cebiroğlu


Half Al-Cebil, Arapçadır, dağ arkası oluyor. Half Al-cebil, Antakya, Dursunlu köyündedir. Bu dağda, yani bu dağ arkasında babam yaşardı. Babam, Fadıl babam. Babam, ”iki tabancalı” babam! Babam, ”hudutlarımızı” işgal edenlere karşı, tek başına karşı çıkan babam: Fadıl babam, ”iki tabancalı” Fadıl babam! Bu, ”Fenkten” gelenleri kovaladık, diyen babam.

Lübnan'da, İsrail siyonizmine savaşırken, ölüm haberini aldım. Yalnız ben değil, Lübnan cephesi ağladı. Yalnız Lübnan cephesi değil, Lazikiye cephesi ağladı. Yalnız lazikiye değil, Live İskenderun / Dursunlu cephesi ağladı.

Babam, ”iki tabancalı babam.”

Babam, Fadıl babam, Antakya / Dursunlu köyü  çıkışımda son parasını verdi. Son sarıldı, pir sarıldı!

Babam, ”iki tabancalı babam.”

Sordu: ”Son gidiş mi?”

Kimbilir dedim, Arapça ile...

Gider, gelmezsin, biliyorum. Dedi.

Haklı çıktı, babam, iki tabancalı babam!

Niye iki tabancalıdır?

İki tabancalı babam, tabanca nedir bilmez, ama tabanca misali emsaller bulur, yanlarına koyar ve meydana çıkardı!

Çok oldu ve bir hikayesi var, bunu da yazayım:

Bir gün, Antakya, Dursunlu Köyü, Half al-cebil'de, Fadıl babam, tek başında, bir bakıyor ki, Liva İskenderun'a bağlı, Fenk ya da Enek çobanları, Half al-cebili basıyorlar... Tek başında, Half al-cebil'de, babam, iki taştan, iki tabanca buluyor ve yanlarına koyuyor:

Kan dökülmeden, def-olun!!!! diyor.

Çekildiler...

Sonra... Sonra, fenkliler şikayet etti Fadıl babamı, Salim Cabiroğlu amcaya ve de half al-cebil dağında:

Fadıl Cebiroğlu, bizlere tabanca çekti, biz ne yaptık ki?”

Salim amcam: ” Topraklarımızı, ekinlerimizi işgal etmişsiniz. İyi ki, Fadıl kardeşim sizleri kurşunlamamıştır; demek ki, o gün iyi bir günüydü! Bir daha böylesi tecavüze kalkışmayın, hepiniz gidersiniz!...”

Bir baktılar ve bir kaçtılar o dağlardan, Half al-cebilden yani dağ arkasından...

Yıllar sonra aklıma geldi, babam, Fadıl babam, half al-cebil arkasindaki babam. Dağların arkası babam.

Dağların arkası, özgürlüktür derdi babam!

Half al-cebilin arkası, nefesimizdir derdi, Salim amcam!

Fadıl babam, Salim amcam:

Tek dağımız vardır: Half al-cebil: Dağların arkası...

Evet, dağ ve dağların arkası: Özgürlüktür!

Sizlere selam olsun!

1 Ağustos 2015 Cumartesi

Cafer ya da Cafer-i Tayyar…



Faiz Cebiroğlu

Nedense, kırk yıl sonra, aklıma geldi: Cafer.  

Cafer, Antakya / Dursunlu köyünden ve benim de arkadaşımdı. Cafer, sinemaya meraklı ve bir gün  ben de ”artist” olurum, hülyasıyla doluydu. Bir Pazar gününde,  Antakya / Dursunlu, Mansurgiller Kahvesi’nde, bana: ” Feyyaz okudun mu, İrfan Atasoy, bir film sahnesinde, motosikleti ile, bir apartmandan diğer apartmana ”uçarken” düşmüş, hastahanede, yaralı…” diye heyecanla anlatıyordu. Ben de, çayımı yudumlarken, ” inşallah, ölmez! Demiştim. Demez olaydım. Cafer: ”Feyyaz, Feyyaz!!! İrfan Atasoy’lar ölmez! Hâlâ öğrenemedin mi?”

Kafamı öne eğip, haklısın dedim…

Evet….İrfan Atasoylar ölmez, Caferler de ölmez!

Cafer, budur. Antakyalı / Dursunlu köyünden, arkadaşım Cafer, böyle bir tiptir. Umut dolu, hülya dolu bir şahsiyettir. Artist olma sevdasıyla kendini, Cüneyt Arkın ve İrfan Atasoy ile özdeşleştirirdi, fiziki olarak değil, hülya olarak kendini o tiplerle aynı tutardı. Bir gün bana:

 ”Feyyaz, artist olmak için, ne mezunu olmak gerekiyor?” diye sormuştu.

Ben de, ”vallahi bilmiyorum, duyduğum kadarı ile ”artistlik” yetenek işiymiş, yeteneğin varsa, sen de artist olursun…” demiştim.

Baktı, baktı… ”Ben de bir gün ”aksiyon” yani ”hareketli” bir artist olacağım, dedi. Cüneyt Arkın gibi, İrfan Atasoy gibi…”

İnşallah dedim.

”Olacağım, olacağım. İlerde adımı duyarsın, Feyyaz” dedi…

Antakya / Dursunlu Köyü – Mansurgillerin Kahve’sindeki sohbet böyle kapanmıştı.

Aradan üç hafta geçmemişti ki, yine köyde, Dursunlu köyünde, beni yakaladı: ”Feyyaz, vaktin varsa, şimdi gel, eve gidelim, sana ilginç şeyler göstereceğim.” dedi.

Ben de merakta kaldım. Olur dedim.

Eve ulaştık, bir baktım ki, bahçesi, spor alanına dönüşmüş: Çimentodan yapmış olduğu halterler, yerde uzanan minderler. Ağaçtan ağaca bağlanan tarzani ipler, yumruk geliştirici kum torbaları…

Gerçekten, Cafer, Cafer olmaktan çıkmış, Cafer-i Tayyar olmuştur: Uçan Cafer!

Cafer dedim, seni tebrik ediyorum. İster artist ol, istersen olma, ama sen gerçekten bir cafer-i tayyar’sın dedim.

” Ne, niye Cafer-i Tayyar olayım ki”,  diye sordu.

Belki bilmezsin, ama bizler, Aleviler olarak, aynı zamanda, Cafer’i Tayyarız. Yani hepimiz Hz.Ali’nin kardeşleriyiz. Dedim.

Cafer: ”Bir şey anlamadım,” dedi

Önemli değil, uzun  konudur. Cafer isminden yola kalkarak, bana Cafer-i Tayyar’ı hatırlattın. Bu açıdan Cafer-i Tayyar, dedim. Ama gördüğüm kadarı ile gerçekten Cafer-i Tayyar’sın, yani uçan Cafer’sin!

Devamla, bak, bahçene bak: mükemmel bir spor ve artistlik bahçesi. Temrin yaparken de gördüm. Tam bir tayyardın, yani uçan kuş gibiydin.

Bana bakarken, Arapçayla:

Kendi Cafer-i Tayyarını muhafaza et, ilerde, Alevilik tarihinde yer alan, ”Mute Savaşını ve Cafer-i Tayyarı” anlatırım. Ev’e davet ettiğin için de  çok teşekkür ediyorum…

Evet…Aradan kırk yıl geçti, nedense aklıma, Antakya’dan, Antakya / Dursunlu köyünden, Cafer aklıma geldi.

Cafer, umut dolu, hülyalarla  dolu Cafer.

Cafer,  artist Cafer.

Cafer: Cafer-i Tayyar!

Antakya, Dursunlu köyündeki Cafer’e ve  özellikle Cafer-i Tayyarlara selam olsun!

29 Temmuz 2015 Çarşamba

Ebu cehil, Bahçeli!



Faiz Cebiroğlu

MHP (Milliyetçi Hareket Partisi) genel başkanı Devlet ya da Dövlet Bahçeli, yalnız cehil değil,  ebu-cehildir. Cehillerin babası oluyor. Cehillerin babası Bahçeli, SGDF ( Sosyalist Gençlik Derneği Federasyonu) için, kurtça bir laf etmiş: ”SGDF, paravan bir  örgüttür!” diyor. Ebu-cehil, Bahçeli, kimdir? Türkçe biliyor mu? Ebu-Cehil, Devlet ya da Dövlet Bahçeli, Türkçeyi nerede öğrenmiştir? Türkçe biliyor mu? Soru budur. El-Cevap mı, Arabidir, Arapçadır!

Ülkü Ocakları kurucusu, Devlet ya da Dövlet Bahçeli, ”okçuyum” diyor, yani ülkücü, yani ”tam hedeften” vurayım diyor: SGDF' (Sosyalist Gençlik Derneği Federasyonu),yi  ”paravan” bir örgüt olarak ilan ediyor.

Paravan nedir? Türkçe bilmeyen, Bahçeli’ye sormak için değil, onun çemberinde yer alan ona inananlara bir Türkçe dersi vermek istedim.  Kısadır. Sözlüksel cevaptır. Evet paravan nedir?

Paravan:  Fransızca: para-vent; İtalyanca: para-vento: Yele karşı koruyucu, ön önleyici bir engel, baryer oluyor. İspanya’da; yele, fırtınaya karşı, öncam yapmışlar, buna, ”İspanyol duvarı” adını vermişler. Paravan, paravent ya da paravento budur.

Ebu- cehil  Bahçeli, öğren: ”para”: karşı,  ”vent” ya da ”vento”: yel oluyor! Yele karşı oluyor. Çit’te olur!

Ebu-cehil Bahçeli, SGDF’ye ”paravan” demekle ne elde ettiniz?

Paravan mı, sizlersiniz! Yıllar önce, Adalet Partisi.nin ve şimdi de, Ak Parti’nin yıkılma-ması önünde gerçekten ”paravan” oldunuz!

Ebu-Cehil Bahçeli, bu ”paravanız” da tutmayacaktır!

Sizlere oy veren insanlara sesleniyorum: Devlet ya da Dövlet Bahçeli’ye, bu Türkçe bilmeyen  ebu-cahile, nasıl oy veriyorsunuz?

Suruç’ta, parçalanan 32  yıldız için, ”paravan” insanlar diyen, bu ebu-cahile niye oy veriyorsunuz?

Eyyy, Türkçe bilmeyen, Ebu cehil Bahçeli; politik olarak ”paravan” olan sizlersiniz. Ama bundan sonra, paravanız yok olacaktır. Bundan, eminim.

Bu notumu, hızlı,  yazmak istedim.

Bu notumu yalnızca cehillere değil, Bahçeli gibi, ebu-cehillere, Türkçe ve politik dersi vermek istedim.

10 Mart 2015 Salı

TDK'dan bir evham daha!





Faiz Cebiroğlu



TDK (Türk Dil Kurumu)'dan bir evham daha! Türk Dil Kurumu'na göre, ”müsait” 

sözcüğünün anlamı: 

”1. Uygun, elverişli. 

2. Flört etmeye hazır olan, kolayca flört edebilen (kadın).” oluyormuş!


İnsan, gerçekten, utanıyor. Dil ve diller adına utanıyor. İnsan, soramadan 

edemiyor: 


Abartmacı ve uydurmacı Türk Dil Kurumu, bu tanımı, neye, nereye 

”dayandırarak” yapabiliyor? 


Türk Dil Kurumu, bu ”evhamı” niye, niçin, nasıl yapabiliyor?


Bu notum; abartmacı, uydurmacı ve evhamcı Türk Dil Kurumu'na, bir kelime 

dersi olsun içindir. Türk Dil Kurumu, ”müsait” kelimesinin karşılığı nedir, bunu 

da öğrensin:



Müsait” kelimesi, Arapçadır : مساعد ( musá'd) oluyor. Yardım eden. Yardımcı. 

Destek veren. Bu mastar'dan şimdiki zaman ile geçmiş zamanı anlatan iki 

kelime çıkıyor: ساعد (sá'ada): Yardım etti ve  يساعد (yusá'adu): Yardım ediyor. 

Musait, sözcüğünün anlamı budur. Müsait: Yardımcı demektir.



Peki, Türk Dil Kurumu, hiç sıkılmadan, Müsait sözcüğünü nasıl ve neye 

dayandırarak: 



”Flört etmeye hazır olan, kolayca flört edebilen (kadın).” olarak 

tanımlayabiliyor? 


İlginç olan da, kadının parantez  içerisine alınmasıdır. 


Eyyy Türk Dil Kurumu, bu evhamları nereden buluyorsunuz?


Bu mudur dil kurumu olmak?



İşiniz, gücünüz, insanları yanıltmak için midir, eyyy Türk Dil Kurumu?


Görünen o ki, Türk Dil Kurumu, bir ”musaide” ihtiyacı var! Bunu da, buradan dil 

uzmanlarına duyurmuş olduk...


İnsan, gerçekten utanıyor. İnsan, ”cehaletle” ”cüreti” birbirine karıştıracak 

duruma düşen , Türk Dil Kurumu adına utanıyor.


Yazık. Çok yazık. Türkiye'nin her alanında, bir ”cehalet devrini” yaşadığını 

görmek, hem yazık, hem de,  insan gelişim tarihi açısından acıdır.

6 Şubat 2015 Cuma

Öfke üzerine belirlemeler (2)




Öfkeli ve umutlu insan, sorgulayıcıdır: Dilimiz, öfkeli ama umutlu dilidir. Umut, insandadır. Umut, yaşayan insandadır.
Yaşam mı, durmaz. Umut, tükenmez. Umutsuz öfke olmaz. Umutsuz insan olmaz. ” F.C

Faiz Cebiroğlu

Devam ediyorum.

Öfke varsa, umut ta vardır. Öfke ve umut: duyguları kelimelendirmek oluyor.

İnsan, duygudur. Dört duygudur: Öfke, sevinç, korku ve yas. Bunlara, psikolojide, temel duygular diyoruz. Her insanda vardır ve koşullara göre bu duygular kendilerini değişik şekillerde kendini gösterirler: dışa vururlar.

Tepki gösteriyoruz: Öfkedir. Yaşadığımız olumsuz ortamın koşullarına, ya da bizleri yöneten sisteme karşı bir tepkidir. Bu bağlamda öfke, haksızlığa, eşitsizliğe...karşı bir başkaldırıdır. Bu anlamda öfke, bizlere, hayatı çekilmez hale getirenlere karşı bir isyandır.

Öfke, umut için başkaldırıdır. Başkaldırı, umut içindir! Umut, bizdedir. Umut, duygularını korkusuzca dışa vuran insandadır. İnsan var oldukça, umut ta vardır.

Umutlu insan, sorgulayan insandır: Nasıl bir toplum? Bu toplumun insana bakışı nedir? İşte umutsuzluğa karşı umut, burada saklanmaktadır. Burada umut: duruşumuz, topluma ve insana karşı olan bakışımızı ifade ediyor. Burada umut: Eşitlik, ortaklık ve özgürlük değerlerini tasvir ediyor.

Öfkeli ve umutlu insan, sorgulayıcıdır: Umudu geliştiren dil nedir? Umutsuzluğu durduran dil nedir? Cevap mı, vardır:

Umudu geliştiren dil:

Bir: Duygularım anlamlı ve değerlidir.

İki: Sosyal bir insan olarak, insanlarla olan ilişkilerim çoktur ve çok önemlidir.

Üç: Tarihimiz, yaşam tarihimiz bir insan olarak ve nitelik olarak çok önemlidir.

Dört: Gelecekten umutluyum.

Beş: Umut, bizdedir. Umut, bitmez.

Umudu yok eden dil:

Bir: Duygularımın anlamı ve önemi yoktur.

İki: Zaten duygularım yok edilmişti. Duygularım yoktur.

Üç: Yapacak bir şey kalmadı.

Dört: Gelecekten umudumu kesmişim...

Yazımı bitiriyorum.

Öfkeli ve umutlu insan, sorgulayıcıdır: Dilimiz, öfkeli ama umutlu dilidir. Umut, insandadır. Umut, yaşayan insandadır.

Yaşam mı, durmaz. Umut, tükenmez. Umutsuz öfke olmaz. Umutsuz insan olmaz.

Öfkeliyiz, zira umutluyuz.


Öfkemiz, umutlu olmak içindir...

14 Aralık 2014 Pazar

Osmanlıca tartışmaları üzerine notlar…




Faiz Cebiroğlu

Türkiye, yeni bir tartışmayla çalkalanıyor; dil tartışması: Osmanlıca. Osmanlıca nedir?  Osmanlıca ve bu tartışmanın gündeme gelmesinin arkasındaki plan ve gerçekler nedir? Fikirlerimi notlar halinde yazmak istiyorum.

Bir: Osmanlıca diye kendine özgü bir dil yoktur. Osmanlıca yani Lisani Osmani, yani Osmani dili şu anki Türkçedir. Lisani Osmani; gecekondu Osmanlı devleti kurulur gibi kuruldu. Yaratıldı(!). Bu dile, bu Lisani Osmani diline, ”dilkondu” adını veriyorum. Dilkondu mu, şudur: Önce, dil için kullanılacak alfabeler getirilir: Arapça. Sonra, ”mustear” kelimeler bulunur: Farsça, Kürdçe ve Arapça. İşte Osmanlıca ya da ”dilkondu” budur.

İki: Gecekondu Osmanlı devleti ve devamı Türkiye’de, kendine özgü bir yapı, bir parça yoktur. Tüm yapı ve kurumlar,  daha önce başka sistemlerde kullanılmıştır. Bu bağlamda, Osmanlı devleti ve devamı Türkiye, gecekondu kurulur gibi kuruldu. Dil de, gecekondudan oluşan bir dil oldu: Dilkondu! Osmanlıca budur.

Üç: Dilkondu, Farsça, Kürdçe ve Arapça kelimelerden dil(!) yaratmak oluyor. Arapça alfabesi ya da latin alfabesini kullanmak, dilin gelişimi açısından bir şey değiştirmez, deḡiştirmiyor. Örnek olsun, şu an kullandığımız Türkçenin yüzde doksanı ”ecnebi” kelimelerden oluşuyor.

Dört: Osmanlıca ya da Türkçe ya da benim tabirimle, ”dilkondu” dilidir, yani zevali bir dil oluyor. Zevali mi, zavallı olmaktır. Zevali olmak, olduğu yerde kalmak ve duraksamak demektir. Osmanlıca, aynı anlama gelmek üzere Türkçe ve aynı anlama gelmek üzere ”dilkondu”, zevali bir dildir.

Osmanlıca budur. Budur ama bu tartışmanın altında gizlenen başka gerçekler vardır. Nedir bu gerçekler?

A) İlkel, selefi Arabi islami burjuvazisinin desteklediği bir AK Parti vardır. Amaçları, Mısır'da tarumar olan, Muhammed Mursi iktidarını Türkiye’de kurmaktır. Bu yolla, şeriatın yolunu açmaktır.

B) Dilkondu yani Osmanlıca; Arapça, Kürdçe ve Farsça harflerini kullanarak ve alet ederek, Türkiye’deki eğitimi, Talibancı eğitime çevirmektir.

C) Osmanlıca adı altında, Türkiye’nin evrim tarihini tekrar islami feodalizme çekmektir...

Türkiye’de gündeme gelen ve tartışılan Osmanlıca ve altındaki gerçekler budur.

Gerçeğin gerçeği; Recep Tayyip ve kabilesinin Türkiye’de istedikleri dillere sahip çıkmak değil, Osmanlıca, yani Türkçe dışında tüm dilleri katletmektir!

Kürdistan’da, Kürdçe eğitim vermek için, kendi imkanları dahilinde açılan okullara, baltayla, saldırmaları bunun somut bir örneğidir...

Notlarımın sonucu mu, şudur: Osmanlıca tartışmasının altında yatan gerçek, Türkiye’yi İŞİD’leştirmek ve Türkiye’de, şeriatçı selefi bir İŞİD nizamı kurmaktır!

3 Eylül 2014 Çarşamba

Bir dilsel not...




Bir dilsel not...

Faiz Cebiroğlu
faizce@hotmail.com

Dilsel nottur. Bu not, bazı, dilsiz Türkçe öğretmenleri için, bir dilsel nottur. Bu notu yazmaya ”mecbûr” kaldım. Mecbûriyet şudur: Artık, Türkiye'de, her alanda, ”cahil cüretkârlara”, eskiden olduğu gibi, ”sevecen” bakmanın imkanı kalmamıştır. Yoktur! Bu dilsel notum, bazı, ”dilsiz” Türkçe öğretmenleri içindir. 

Daha önceleri yazmıştım.Tekrarlıyorum. Türkçenin yüzde 90'nı ”ecnebi” kelimelerden oluşuyor. Türkçede, C, F, H, İ, J, L, M, N, P, R, Ş, V, Z harfleriyle başlayan Türkçe kelime yoktur. Bu bağlamda, Türkçede, çoğu kelime, ”aslını” ifade etmiyor. Bu anlamda, Türkçede bir çok kelime, yanlış kullanılıyor. Bu şu demektir: Dil, uydurmalardan oluşmaz, oluşmuyor. Kelimeler, uydurmalardan oluşmaz, oluşmuyor. Bunları,  binkez yazdım. Tekrar yazıyorum. Binbir kez oluyor. Olsun. Her yazmada  ve tekrarda yenilik vardır. Buna inanıyorum. Oluyor. Olacaktır. Bu, birinci noktadır.

İki: Türkiye'de, kelime yanlışı kullananlar, sıradan insanlar değil, bazı Türkçe öğretmenleri ve Türk Dil Kurumu oluyor. Acıdır. Dil adına acıdır. Acı, zevali oluyor. Zevali Türkçe öğretmenleri, zevali Türk Dil Kurumu oluyor. Örnek mi, vardır:

Geçenlerde, ismini tam hatırlayamadığım birisi, Yunus mu, Yusuf mu, bana; ”Dil ve kelimeler uydurmalardan oluşur.” Diye yazdı. Önce, önemse(ye)medim. Daha sonraları anladım ki, ”önemli(!) Türkçe öğretmeni imiş.

Acı, budur. Dilde, zevali olmak budur.

Üç: Dil, diyoruz. Dil ne demektir? Dil, Farsçadır, yürek ve cesaret oluyor.  Dil, birden fazla yürek, yani dil bilmek demek oluyor. Ne yazık ki, Türkçe olunca, yürek ve cesaret, çoğu zaman, ”dil” olmuyor. 

Dil, yürek ve cesaret, birden fazla dilli olmayı gerektiriyor. Haklı olarak, birden fazla dil olmayınca ya da ”bilmeyince”, Türkçe adına ”zevali” olmak oluyor. Dilsiz dilli olmak, bu oluyor. Budur.

Dört: Adını tam hatırlayamadığım, Yunus mu, Yusuf mu, yani dil bilmeyen ve sonradan Türkleşmiş bir Arap, Türkçe(!) öğretmeni, Türkiye'de, nasıl Türkçe öğretmeni olabiliyor?

Zevali olmak budur. Zevali, Türkçe öğretmeni olmak budur. Böylesi zevali öğretmenleri tekrar uyarmak gerekiyor ve uyarıyoruz: Türkçeyi bilmeniz için, en azından, Farsça, Arapça ve Kürdçeyi bilmeniz gerekiyor. Bu dillerden yoksunsanız, lütfen, Türkçe adına yazmayınız. Zira gülünç oluyor.

Beş: Tekrarlıyorum, Türkçede;  C, F, H, İ, J, L, M, N, P, R, Ş, V, Z harfleriyle başlayan Türkçe kelime yoktur. Örnek olsun; R harfi ve rüzgâr; rüzgâr, Farsçadır. ”Ruvz-kâr” yani ”gündüz” oluyor. Türk Dil Kurumu, rüzgâr, ruvz-kâr'ı, Türkçeye, esinti ve yel olarak çevirmiş!

Peki bundan daha saçma bir şey mi olur?

Yelin, Farsça karşılığı var ve bad, bad-i oluyor. Arapça karşılığı var: Al-riyah oluyor.

Eyyy Türk Dil Kurumu!... Rüzgâr, Ruvz-kâr yani gündüz, Türkçede, nasıl, yel ve esin, esinti, oluyor?..

Bazı dilsizlere, dilsel notum, şimdilik,  budur...

Bu notumu yazdığımda, adını tam olarak hatırlayamadığım birisi, Yunus mu, Yusuf mu, bana şunları yazıyor:

”Dil ve kelimeler uydurmalardan ibaret oluyor. Bundan haberin yok mu?...”

Utandım. Dil, adına utandım. Böylesi dilsiz, Türkçeleşmiş Arapça öğretmenleri adına utandım. 

Bitiriyorum. 

Notumun sonucu mu, şudur: Dil mi, öğreneceksiniz? Örneğini verdiğim, bazı dilsiz Türkçe öğretmenlerin tersini düşünün, tam ve doğru bir dil öğrenirsiniz.