”Ben çocuklara inanıyorum.Bu yüzden umutluyum.Ben çocuklara inanıyorum.Bu yüzden de mutluyum!”

20 Temmuz 2008 Pazar

KENT KİTAPLIĞI : Eylemsel Yetke









Mehmet KARASU

Faiz Cebiroğlu 1959 Antakya doğumlu. Liseyi Antakya’da bitirdi. Merkez Lisesi’nde onun edebiyat dersine girmiştim. Lise yıllarında şiire ve halk müziğine eğilim göstermiş. Halk müziği ağır basınca, bağlama çalmayı öğrenerek, türküleri kendine özgü bir tarzda yorumlamaya başlamış. İlk albümü ”Şafağın Gülleri” adını taşır. Bu, aynı zamanda sevgili kardeşi Bedran’ın şiir kitabının da adı. İkinci albümü ise ”Yağmur Çiseliyor”.

1986 ’da Danimarka’ya giden Cebiroğlu orada müzik çalışmaları yanında pedagojiye ilgi göstermiş. Pedagog olarak yaşamını Danimarka’da sürdürüyor.

Cebiroğlu, Arapça, Danca (Danimarkaca) ve İngilizce bilmektedir. Değişik site ve dergilerde yazma çalışmalarını sürdüren Cebiroğlu, Ankara’da basılmakta olan “Sanat, Edebiyat ve Eğitimde YOĞUNLUK” dergisinin hem yazarı, hem de Danimarka sorumlusudur

Eylemsel Yetke, 2006 – 2007 yılları arasında, değişik gazete, dergi ve sitelerde yayınlanmış makalelerden oluşan bir yapıt. Yapıt, iki ana başlık altında ve iki bölümden oluşmakta: Bütünlüklü Gelişim ile Dil ve Komünikasyon.


Cebiroğlu kendi ifadesiyle, “oldukça açık ve net olmaya” çalışmış. “Kıvırtma ve “karmaşık” fikirlerle “edebiyat yapmanın bir yarar sağlamayacağını” düşünüyor:

“Açık ve net olmak, yaşamın her alanında daha temiz, daha iyi olmak demektir.”

“ Açık ve net olmak, daha temiz ve daha iyi yürümenin ilk işaretleri oluyor.”

“ Açık ve net olmak, ideal geleceği kurmanın ilk işaretleri oluyor.”

Giriş yazısının sonunda çok güzel mesajlar veriyor, Faiz:

“ Görevimiz, bütün yönleriyle gelişmiş çocuklar yetiştirmektir.

Görevimiz, “kompetan” çocuklar yetiştirmektir.

Ben çocuklara inanıyorum. Bu yüzden de mutluyum!”

Eylemsel Yetke, her eğitimcinin kitaplığında bulunması gereken bir yapıt.

Bu güzel çalışmasından dolayı sevgili öğrencim, Faiz’i, yürekten kutluyorum.”

---------------------------------------------------

Mehmet KARASU, Türkiye Yazarlar Sendikası Antakya Temsilcisi.


Kaynak: HATAY – Günlük Siyasi Gazete.


9 Kasım 2007. Sayfa 6

16 Temmuz 2008 Çarşamba

Dilsel Gelişim (*)



Faiz CEBİROĞLU

Dil, toplumsal bir fenomen olarak, sürekli değişir ve gelişir. Dilin gelişimi, toplumla birlikte, insanlar arasında yapılan sosyal ilişkilerle ve değişik komünikasyon araçlarıyla kendini gösteriyor. Bu nedenle, dil ve dilsel gelişim, çocuğun ”topyekûn gelişiminde” temel ve belirleyici bir rol oynuyor.


Dil, çocuğun sosyal, bireysel, entellektüel, duygusal gibi… tüm alanlardaki gelişimine aracılık eder. Komünikasyonun, ya da insanlar arasında kurulan sosyal ilişkilerin aracını, dil sağlıyor.


Dil sağlıyor, ama; dili dil yapan, dili bağımsız ve anlamsal kılan, dilin kendi içinde taşıdığı sistemidir. Birincisi; dilin kalıbı (form). İkincisi; dilin içeriği ve üçüncüsü; dilin fonksiyonudur. Dilin bu üçlü sistemi, görüşme, karşılıklı konuşma ve iletişim gibi tüm alanlarda kendini göstermekte ve işlemektedir. Dil uzmanları ile birlikte yaptığım çalışmalarda, çocukların, kelimeleri, nasıl kullandıkları; çocukların kelimelerle nasıl ”oynadıklarını” büyük bir heyecanla gözlemlemiştim. Çalışmalarımızda çıkardığımız bazı sonuçlar vardı:


Bir: Fonksiyon, yani pratiksel olarak dilin kullanımı; dili öğrenmenin ve geliştirmenin ilk adımı, bu oluyor.


İki: İçerik. Fonksiyon, dilin içeriğinden yoksun değildir. Bunlar, iç-içedir. İçerik, semantiktir, yani kelimelerin anlamı oluyor.


Üç: Temiz ve doğru bir dil, aynı zamanda, dili anlama ve dili ifade edebilme, yani dili, pratikte kullanmadır. Bu, şunu içeriyor: Dili anlama; harfler arasında ses farklarını ayırt edebilme yeteneği; kelimelerin anlamını bilme ve cümleleri anlama / kavrama durumudur.


Dili ifade edebilme (pratikte kullanma); kullanılan kelimelerin seslerini doğru söyleme (örneğin, MayıS yerine MayıZ deme gibi…); kelimeleri ve cümleleri kullanabilme durumu.


Daha küçük yaştan, doğuştan, çocuklara verilen ve öğretilen ”iyi” bir dil, onların bütünlüklü ve kompetan yetişmelerinde temel ve belirleyici bir rol oynuyor. Burada bir parentez açıyorum: Amatörce Edebiyat'ta daha önceleri, ”Çocuk Dili” başlığıyla yer alan bir yazım vardı. O yazıyla bu yazımın birlikte okunmasının, daha iyi olacağını düşünüyorum. Zira, Dilsel Gelişim başlıklı bu yazım, bir önceki yazımın da devamı niteliğindedir.


Buna ekleyeceklerim var: Dilsel gelişime, aynı zamanda, komünikasyon perspektifiyle de bakmak ve yaklaşmak gerekiyor.


Dilin gelişimine katkıda bulunmak, herkesin görevidir. Bu yalnızca eğitimcilerin işi değildir. Dil üzerine yazdığım, daha önceki yazılarımda da belirtmiştim; tekrarlıyorum: Dilin gelişimi, evden başlıyor.


Dilin gelişimine katkıda bulunalım; dilimizi zenginleştirerek, yaşatalım.


Unutulmaması gerekiyor; insanın kendini tanıması ve bilmesi dil aracılığıyla oluyor. Zira dil. insanın kimliğidir.


---------------------------------------------

(*) Tekrar Dil Üzerine başlıklı bir önceki yazımda, dil üzerine yazmaya ara vereceğimi bildirmiştim. Sözümde duramıyorum. Duramıyorum, zira dil uzmanlarımız, ”emekliye” ayrılınca, benim tekrar dil üzerine yazmaktan başka çarem kalmıyor! Bu, bir.

İkincisi, benim her yazdığım doğru diye bir kaide yoktur. Ama yazdıklarım arasında doğrular varsa ve çıkarsa, bu benim için yeterlidir.

14 Temmuz 2008 Pazartesi

TEKRAR DİL ÜZERİNE



Faiz CEBİROĞLU

Dil üzerine bir çok makale yazdım. Yazılarımı okuyanlar, çok iyi biliyor; sürekli, dilin pedegojik, sosyal ve psikolojik etkisi ve önemi üzerinde duruyorum. Pratikten elde ettiğim deneyimlerimi de katarak, insanın hakkı olan dilin, nasıl gelişeceğine dair görüşlerimi belirtiyorum. Bu yazım da, daha önceki, dil üzerine yazdıklarımın, bir devamı niteliğindedir.

Nedense, tanımlardan başlamak, âdet olmuştur. Şimdilik, ben de bu âdete uyuyor ve yazıma, dil nedir? sorusuyla başlıyorum.

Dil, kısaca, insanlar arasında ilişkiyi sağlayan toplumsal bir araçtır. Dil, belirli bir önem, anlam ve manayı ifade eden bir sistemdir.

Bu bağlamda dil, sosyal ve kültürel özelliklerimizi ileten aracın adı oluyor.

Duygu, düşünce ve başkalarıyla ilgili fikir / fikir alış verişi, hepsi dil aracı ile sağlanıyor.

Bu böyle; ama dili, yalnızca bir yazı veya konuşma dili olarak, algılamamak gerek. Yazı dili ve konuşma dili yanında, işaret dili, vûcut dili, mesleki dili gibi, diller de vardır. Bellidir; tüm bu dil çeşitlerini yer ve zamana göre, günlük yaşamda da kullanmaktayız.

Aşikârdır; biz insanlar, kendi kimliğimizi ifade etmek, ”kim ve ne olduğumuzu” başkalarına iletmek için, tüm bu dil çeşitlerinden yararlanıyoruz.

Bu temel belirlemeler temelinde dil, bir; insanın ”kim” olduğunu anlamanın temelini oluşturuyor.
İki: Dil, insanın kimliğini, kültürünü ve tarihsel olarak yarattığı ” temel değerleri” kuşaktan kuşağa aktarmanın canlı bir aracını temsil ediyor ve günümüze taşıyor.

Üç: Dil, yukarda yazdıklarımın toplamdır. Yani şudur: İnsanın kendisini, dünyasını anlamanın ve kendini ”yapılandırmanın” bir canlı aracıdır.

Dilin genel olarak, birinci özelliği budur. Ama yeterli değildir; dille ilgili başka ve önemli noktalar da var: pratiksel olarak, yani pratikte kullandığımız dilin iletişim tarzları da var. Bunları şöyle sıralamak mümkün:

1) Enformasyon içerikli dil: bilgilendirme, anlatım, açıklama, malûmat, iddia, ilan, işaret, tasdik etme, reddetme gibi...

2) Regületif dili ( yani söyleme yetisi, konuşma tarzı) : rica etmek, dilemek, ikram etmek, teklif etmek, sunmak...gibi.

3) Ekspresiv dili (dokunaklı, manalı ve anlam ifade eden dil) : Bu şu demektir: duyguların, düşüncelerin ve insan “tutkularının” ifade edildiği dil. Örnekse şu: sevmek, kıskanmak, nefret etmek, teessüf, isyan etmek, kınama v.b...

”işte yumruğu yedin!”


Dil üzerinde araştırma ve inceleme yaparken böylesi noktalar üzerinde de durmanın, çok büyük bir önemi olduğu açıktır. Böylesi noktalar, dilde, psikolojinin temel bölümüne giriyor. Dil, sosyal psikoloji ile de bütünleşerek; duygu, heyecan, devinim ve motivasyon ile de kucaklaşıyor.

Evet; dil ile ilgili belirlemelerime, şimdilik, nokta koyuyorum. Bundan sonra ve zaman buldukça, okuyuculardan gelen” anadili ve ikidillik” ile ilgili sorulara, yanıt vermek istiyorum.

Sonuç olarak; dil, insanın kimliğidir.

Dil, kültürdür.

Bu yüzden, dilimize sahip çıkalım diyorum!

3 Temmuz 2008 Perşembe

EZİLENLERİN PEDAGOJİSİNE GİRİŞ



Faiz CEBİROĞLU

Çocuklarımızı nasıl yetiştirmeliyiz?

Çocuklarımızı; entellektüel (aydın, düşünme yete­neklisi), sosyal ve bireysel olarak, “geleceğin sorumlu yetişkinleri” haline gelmeleri için, hangi tür pedagojiyle yetiştirmeliyiz? Çocuk yetiştirme alanında bizlere, sık sık, sorulan sorular bunlardır. Bu sorulara yanıt vermeden önce, pedagog / pedagoji nedir? Bunun üzerine, kısaca durmak istiyorum.

Her sözcüğün bir tarihi vardır. Her kavramın bağ­rın­da taşıdığı bir anlam, bir siyaset, bir felsefe bir psi­koloji var, bu açıktır. Pedagog sözcüğü de, tarihsel ola­rak, Grekçe’den (Yunanca) “paidagogos” tan gelmek­tedir. “Paidos”, çocuk, “agos” da, rehber, yol gösteren an­la­mı­na geliyor. Eski Grek’te (Yunan), asillerin çocuk­larını, ev­den okula, okuldan da eve götürüp/getiren kö­le­ye/kö­lelere “paidagogos” deniyordu. Okullarda, bu asil ve kentli çocukları yetiştirmekle görevlendirilen öğret­men ise, “paidaia” olarak adlandırılıyordu. “Paid” çocuk, “pai­deia” ise, çocuk yetiştirme sanatçısı anlamına geliyor.

Buradan ve bu tarihsel kökenden hareketle, pedagoji kelime ve kavram olarak, 1700 yıllarda Alman / Fransız düşünce felsefesine damgasını vurmuştur. Bu kavram di­rekt Grekçe’den çevrilip “çocuk yetiştirme, yapılan­dırma veya biçimlendirme sanatı” anlamında kullanıldı. Bu bağ­lamda pedagoji, “insanı en güzel şekilde, yetiştirme, yapılandırma/biçimlendirme öğrenimidir”

Bu, budur ama geçmiş tarihten günümüze dek, pedagoji ve “çocuk yetiştirme sanatıyla ilgili tartışmalar hiç durmadı. İnsan toplumunun evrim tarihine göre, pedagoji ve çocuk yetiştirme alanında, farklı bakışlar, farklı eğilimler kendini gösterdi. Buna göre, her eğilimin temsil ettiği politik, felsefi, psikoloji ve buna bağlı olarak da pedagoglar ortaya çıktı. Bunlar, kendi aralarında çeşitli fraksiyonlara ayrılsalar da, genelde, üç tür eğilimden söz etmek mümkün:

Birincisi, otoriter pedagojidir. Burada çocuk, kü­çük bir ‘yetişkin’ olarak kabul edilir. Çocukluk devre­si­nin hiç bir anlam ve değeri yoktur. Çocuk, ailenin sözü dışına çıkmayan ve her dediklerine ‘evet’ demek zorunda kalan bir yaratıktır. Çocuk, “neden böyle olsun?” diye sorduğu zaman, cevap(!) hazır: Çünkü ben öyle istiyorum!

Zira burada çocuk, yeteneksiz, pasif ve a-sosyal olarak kabul edilir. Çocuk, ailenin kontrolü ve disiplini altındadır. Ailenin normlarına karşı çıkanlar veya norm sınırlarını aşanlar, cezalandırılır.

Otoriter pedagojide iyi çocuk, söz dinleyen, disip­linli çocuktur. Burada insan, tıbkı, “tabula rasa”, yani boş, yazılmamış bir yazı tahtası gibi, dışardan doldu­rulacaktır. Buna göre:

Bir: Çocuk, hiç bir şey değildir.

İki: Çocuğun duyguları, gelişimi bir süreç içerisinde algılanmaz.

Üç: Yetiştirici yetiştirir. Doğru olan yetiştirmendir, yetiştirmenlerdir.

Dört: Çocuğun özgür bir talebi, isteği yok. Olamaz…

Burada çocuk, boş bir şişe misali, dışardan doldurulacaktır. Buna uygun örnekler çoktur:

- Öğretmen öğretir, çocuklar öğrenir.

- Öğretmen her şeyi bilir, çocuk hiç bir şey bilmez!

- Öğretmen konuşur, öğrencilerde dinler.

- Öğretmen disipline eder, öğrenciler de disiplinli olur. ( Paulo Freire: Ezilenlerin Pedagojisi. Danimarkaca. Chr.Ejlesr Forlag 1976, s.46).


Paulo Freire


Bu eğilimin siyasi teorisi; kapitalizmdir. Felsefe, mekanik felsefedir. Buna uygun düşen psikoloji ise, “behaviorizm”dir. (Tavır, davranış psikolojisi). Bu psikolojinin temsilcisi ve yaratıcısı, Amerika’lı psikolog Watson’dur. Bu çizgiyi savunan pedagoglar: John Locke, Robert Owen, Drukheim, Bernstein gibi pedagoglardır.

İkincisi, laissez-faire padagoji ya da “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” pedagojisi. Burada çocuk yetiştirme diye bir şey yoktur. Ne ailenin çocuk yetiştirmek için artan zamanları(!) ne de ilgileri vardır. Çocuğun gelişimi, çocuğa terkedilmiştir. Çocuğa örnek olacak ve çocuğa yol gösterecek “sorumlu yetişkin” yoktur. Yani bırak gitsin, misalidir. Hür(!) yetiştirme adı altında çocuk, kendi haline terkedilmiştir. Kısacası, pedagoji yanlış anlaşılmış; yok sayılmıştır.

Bu eğilimin politik teorisi; liberalizm, felsefesi idealizm, psikoloji ise; hümanizmdir. Bu psikolojinin savunucuları; Freud / Erikson, Binet, Neil’dir. Belli başlı pedagogları ise; Platon, Herbert, Spencer, Rousseau, Pestalozzi’dir.

Üçüncüsü, katılımcı, yani sosyalist pedagoji. Çocukluk devresine en çok önem veren pedagojidir. Burada çocuk, hem öznel (subjektif) hem de nesnel (objektif) bir yaratıktır. Öznel olarak, kendi gelişimine katkıda bulunan, aktif ve hedeflidir. Ama çocuk, yalnız kendi kendine “çevresinden uzak” bir şekilde gelişemez. Çocuğu etkileyen nesnel olaylar da vardır. Bunlar iç-içedir; biri olmadan, diğeri olamaz. Çocuk karşılıklı bir şekilde yetiştirilir. Yetişim ve gelişimde, hem çocuğun, hem de çocuğu yetiştiren, “sorumlu yetişkinin” sözü vardır.

Burada iyi çocuk; dışsal değil, içsel bir iradeyle yönlendirilen, bağımsız, yaratıcı ve merak dolu bir çocuktur. Doğuşuyla birlikte sosyal, yetenekli ve aktiftir.

Katılımcı / sosyalist pedagoji için, şuan aklıma gelen, ip uçları şunlardır:

- Çocuk, doğuştan güzeldir.

- Çocuğun, doğuştan yetenekleri vardır ama deney ve bilgi eksikliklerini sorumlu ve yol gösterici yetişkinle birlikte desteklenmesi gerekir.

- Çocuğun duygusal gelişimi, yetenek gelişimi kadar önemlidir. Buna ağırlık verilmesi gerekir.

- Bağımsızlık ve özgür yetişim, her türlü ceza ve kontrolü reddeder. Ceza ve kontrol yerine, aktif gelişim ve açıklamalı öğrenim vardır.

Bu çizgiye düşen siyasi teori; sosyalizmdir. Felsefe; diyalektik, tarihsel felsefedir. Psikoloji ise; Marksist psikolojidir. Bunu temsil eden psikologlar; Vigotsky, Luria, Leontiev, Rubinstein. Burada önplana çıkan pedagoglar: Krupskaya, Makarenko, Hoernle, Kanitz, Ruhle, Paulo Freire.

Özetle, bu üç eğilimin yarattığı sonuç açıktr; çocuk ne tek başına bırakılarak gelişir, ne de otoriter tarzda. Gelecek için, sorumlu bir insan olarak toplumda yerini alır. Çocuğun topyekün gelişimine cevap veren pedagoji, hiç kuşkusuz, katılımcı-sosyalist pedagojidir. Bu çocuğun, motorik (devinim), sosyal, dilsel, yaratıcı, entellektüel ve duygusal olarak karşılıklı bir şekilde, çocukla-pedagog; çocukla-çocuk, arasında gerçekleşen yetişim tarzının pedagojisidir.

Evet, her gelişim, birlikte-diyalogla oluşan gelişimdir. Burada pedagoglara düşen rol, çocuğu dinlemek, çocuğa dikkat etmektir. Yani “çocuk şu an bulunduğu aşamada, tek başına neye muktedir; bundan sonraki aşa­ma için neye ihtiyacı var?” Bunu gözönünde bulun­du­rarak, çocuğa ilham, yardım ve yol göstermek, bu eğilimin önemli bir ilkesi oluyor.

Katılımcı, sosyalist pedagojinin olmazsa-olmaz ilkesi budur.

Doğru pedagoji de budur.

1 Temmuz 2008 Salı

OKUMAK









Faiz CEBİROĞLU

Okumak nedir? İyi bir okuyucu ne demektir? Bu yazı, bu sorulara yanıt vermenin kısa bir bakışı oluyor. Bu yazı, bu konunun ipuçlarını veriyor. Önemlidir; geleceğin büyükleri ve güzel bir yaşamanın kurucuları olacak olan çocuklarımızı bu alanda yetiştirmek, önemlidir ve bu, herkesin görevidir.


Okumak, dildir. Dil, anlamak içindir. Anlamak, yazılan metni anlamak oluyor.


Yazılanları anlamak, yani anlama yeteneği, iki temel prensip içeriyor: Birincisi, çocukların sözcükleri ”harf harf söyleme” ve ikincisi, sözcükleri anlama, kavrama durumu. Açıktır; yeni dil öğrenen ya da daha yeni okula başlayan çocuklarımız, birçok sözcüğü, harf harf söylemeyebilirler, ama yazılan ve onlara okunan metni rahatlıkla anlarlar. Anlıyorlar.


Okumak, bu anlamda, bazı evrelerden geçiyor: Birincisi, okumayı geliştirme, okuma yeteneğini artırma. Bu okul öncesi ve sonrası devam eden ve birbiriyle bağıntılı olan bir süreçtir. Bu, çocukların, kelimeleri harf harf söyleme, kavramları, kelime ve cümlelerin anlamını bilme süreci. Bu süreç, farklı metinleri okuma isteği ve azmi ile geliştirilir ve desteklenir.


İkincisi, okuma eğitimi: Bu aşamaya yardımcı olacak ”okuma atölyeleri” oluşturma.


Üçüncüsü, okuma zorluğu çekenleri, okumaya motive etme: tüm dil çeşitlerini kullanarak, çocukların okuma gelişimini destekleme…


Okumak, dildir. Dil, okuduğunu anlamak içindir.


Bu bağlamda, iyi bir okuyucu olmanın özellikleri vardır. Motivasyon: Okuma isteği. Yani çocuğu ”iyi bir okuyucu” olma yolunda desteklemek ve teşvik etmek. Dahası var: okumak, metni sonuna kadar okumak ve yazılanları dikkatlice ve özgürce tahlil edebilme durumu.


Dahası var: okumak, yapıcı bir süreçtir. Bu, şu demektir: metni, sahip olduğumuz yetenek ile, yorumlamaktır.


Okumak, dildir. İnsanlar, sözcükler aracılığı ile kendini anlıyor ve kimliğini geliştiriyor. Merakın teşviki ve sürekli genişleyen kavram dünyamızda dil aracı ile sağlanıyor.


İnsanları, hayvanlardan ayıran dildir. Kendimizi formüle etme, ihtiyaç, kendi ve başkalarına yönelik şartlarımızın aracı, sahip olduğumuz kelimelerdir. Kelime hazinemiz oluyor.


Okumak, dildir. Dil, anlamak içindir.


Anlamak, düşünmek içindir.


Okumak, anlamak ve düşünmek, güzel bir düzen yaratmak için, dünyayı kelimelerle fethetmek demektir!

21 Haziran 2008 Cumartesi

ZÜRAFA DİLİ


ZÜRAFA DİLİ (1)

Faiz CEBİROĞLU

Amerika’lı psikolog Marshall Rosenberg 30 yıl öncesinde geliştirmiş olduğu bir dil vardı: Zürafa
dili.
İhtilafların da çözümünde kullanılan bu iletişim diline yazar, kalbin dili adını veriyor. Marshall, zürafa diline karşıt olarak bir başka dil çıkarıyor: Kurt dili.

Zürafa dili, insanlar arasındaki iletişimin iyileştirilmesi, ihtilaf ve bireysel gelişimin en etkili aracı olarak tanıtılıyor. Yazarın tüm tezlerine katılmasam da, yaratmış olduğu bu ”zürafa dili” (ben buna empati dili diyeceğim), yeni bir diyalog, yeni bir konuşma tarzı dili olduğunu söyleyebilirim.

İletişimin aracı olan dile hayvan adlarının verilmesi, gerçekten çok ilginçtir. Bunun dayandığı
sebepler var. Bence şudur:

Hayvanlar arasında en büyük kalbe sahip olan zürafa’dır ve 40 kiloluk bir kalbi vardır. Biliniyor,
zürafa dili, kalpten gelen bir dildir. Duyguların dilini simgeliyor. Bu dildeki amaç, başkalarıyla
empatik bir ilişki kurmaktır.

Kurt dili, zürafa dilinin tersidir. Dil kalpten değil, “baştan” çıkmaktadır. Bu dil,”saldırganlığı”
simgeler. Bu dilin başta gelen özellikleri; karşısındakilerin manipüle edilmesi, kızgınlık, suçu
başkalarında görme, duyguların aşağılara çekilmesi / ezilmesi, ve öz-değer eksikliği olarak
özetlenebilir. Buna ek olarak kurt dili, istek, arzu, ihtiyaç ve ifade edilen duygularımızın üzerindeki dikkati başka yöne çekmek ve bu bağlamda; ”suçlu sensin” baş taktiğini kullanarak, ”işte ben doğruyum” hedefine varmanın dilidir.

Zürafa dili, algılama, his ve istek doğrultusunda hareket eder. Herhangi bir ihtiyaç durumunda,
zürafa, ”kendisinin, başkaları tarafından ne kadar görüldüğüne , varlığınının ne kadar duyulduğu ve anlaşıldığına” dikkat eder. Aynı duyarlılıkla zürafa, başkalarını da, ”görme, duyma ve hissetme” dikkatiyle karşılık verir.

Zürafa, duyularıyla hareket eder. Duyularıyla duygularını ve hissettiklerini dışa vurur. Bunları, dürüstçe ve açıkça yapar.

Kurt dili, başkalarını”yargılamak”içindir. Kurt’un tek düşüncesi, ”ben doğruyum, o yanlış”. Ben
akıllıyım, o aptal”.

Kurt dilin özelliği, sitem, kınama, yıkıcı eleştiri ve hakarettir.

Zürafa dilinde göze çarpan en önemli nokta: ”İnsanlarla konuş, onlar da seni dinler. İnsanları dinle, onlar da seninle konuşur”, özelliğidir.

Zürafa dilinde dikkat etmemiz gereken başka noktalar da var ve şu:

Bir: İhtiyaç ve isteklerin ifade edilmesine dikkat etme.

İki: İfade edilen duyguları dinleme

Üç: İhtilaf ve tartışmalardan sonra ilişkiyi kesmeme ve diyaloğu sürdürme yeteneği

Dört: Var olan olaylara ve sorunlara açıklama talebinde bulunma.

Açıktır, kurt dilinin tersine, zürafa dili, yeni bir konuşma ve iletişim tarzı oluyor.İhtilafların
çözümü, insanların ne hissettiklerini anlama, düşünce ve ihtiyaçlara yanıt vermek için yaratılan bir dil oluyor.

Ama açık olan bir başka nokta var: Dünya’da ve Türkiye’de kurtların sürüler halinde dolaştığı bir ortamda, zürafa olmak zor, çok zor!


ZÜRAFA DİLİ (2)


Zürafa dili, dostane bir dildir. Zürafa dili, ihtilafları yatıştıran ve bunların çözümüne uğraş veren bir dildir.

Zürafa dili, egresif olmayan bir dildir. Kurt dilinin tersine, zürafa dili,“yeni bir yaşam tarzı, yeni bir düşünme ve konuşma yöntemi” oluyor.

Önemli olan,“duygudaşlık” değerinin sözcüsü olmaktır. Önemli olan bunu öğrenmek ve iletmektir.

Hiç kuşku yok ki, tüm insanlar, duygularını ve ihtiyaçlarını ifade etme yetenekleriyle doğarlar.
Yeter ki, bu yeni konuşma tarzını öğrenelim. Yeter ki, bunu pratikte uygulayalım. Peki nasıl, buna ilişkin somut örnek verilmez mi? Elbette verilir. Şöyle “basit” bir örnek vereyim:

“Bir Cumartesi akşamına eve misafirler davet edilmiş. Ev temizlenecek, düzenlenecek ve misafirlere hazır hale getirilecektir. Böylesi bir ortamda ve “meşguliyette” evin çocuğu, bir kasa dolu oyuncaklarını getirip oturma odasına boşalttıyor, oyuncaklar da her tarafa yayılmış durumda...Çocuk, bu konuda daha önceleri uyarılmıştı. Demek ki, dinlememiş...”

Böylesi bir durum karşısında, çocukla olan dilsel iletişim ve tepkimiz nasıl olması gerekiyor?

Bu sorunun yanıtını, Zürafa ve Kurt dili ile mukayese ederek vermek mümkün. Önce Kurt diliyle başlayalım:

“Yeter artık! Niye beni bu kadar kızdırıyorsun? Kaç sefer söyleyeceyim, bunu böyle yapma diye.
Hemen, ouyuncaklarını topla ve kasaya koy!”

Bu iletişimi, Zürafa kulakları ve dili ile tahlil edersek; ”özde kızgın olan ve ”kızdıran” çocuk değil,
çocuğun anasıdır. Çünkü anne, misafirler gelmeden önce, evin misafirlere hazır olmasını
ve çocuğun da oyuncaklarını toplamasını istiyor.”

Kurt dili ile yapılan bu iletişim, Zürafa dili ile yapılsaydı, yani çocuğu ”suçlamadan” ve ”yargılamadan” yapılmış olsaydı, çocuk, hiç kuşkusuz, hem oyuncaklarını toplayacak, hem de evi misafirlere hazır halde olmasına ve kalmasına dikkat ve yardım edecekti.

Aynı örneği, zürafa dili ile dinleyelim:

”Görüyorum ki, bir kasa dolu oyuncaklarını misafir odasına boşaltmışsın. Bu beni rahatsız ediyor
ve sana olan kızgınlığımı da hissedebiliyorum. Sen de biliyorsun, misafirler gelmeden önce ev temiz olacak, oyuncaklar da yerlerinde, kasalarında olacaktır. Yardım edersen, hem oturma odası hazır olur, hem de oyuncaklarını da yerlerine koymuş oluruz…”

Dikkat edilirse veya yukardaki kurt dili ile mukayese edilirse, zürafa dilinde ”hayır” demek, daima ”empati”ile ”duygudaşlık” ile başlıyor.

Dikkat edilirse, zürafa dilinde en önemli nokta, kontağın yaratılması ve sürdürülmesidir.
Böylesi bir temasın yaratılması ve bunda ısrar, değişik duygu ve ihtiyaçlara da yer veren karşılıklı ve saygılı bir diyaloğun başlangıcı demektir.

Zürafa dilinde kontak önemlidir. Kontağı korumak ve muhafaza etmek önemlidir.
Kurt dili, egresif, saldırgan bir dildir. Burada amaç ve uğraş ihtilafların çözümü değil, haklı olduğunu gösterme uğraşı ve telaşı içindir. Kurt dili, suçlama dilidir. Zürafa dilinin tersine, diyaloğu sürdürme değil, kendini diyaloğdan çekme dilidir.

Açık ki, Zürafa dili, yeni konuşma tarzı olan bir dildir.
Zürafa dili, diyaloğun ve duyguların dilidir.

Gönül ister ki, herkes”zürafa” olsun; herkes, empati dili olan zürafa diline sahip olsun!

11 Haziran 2008 Çarşamba

YAŞAMIN DEĞERLERİ


Faiz CEBİROĞLU

”…katılımcı ve eylemsel yetkeli insanın değerleri de çok daha açıktır: Sorumluluk, kendi karar verme, açıklık, alınan kararlarda söz sahibi olma, sevgi, dayanışma, birliktelik, ihtimam, saygı / karşılıklı saygı gibi değerlerdir…"



Yaşamın değerlerinden bahsediyoruz. Yaşamı ”değerli ve anlamlı” kılan değerlerden söz ediyoruz. Yaşamsal değerler, belirli bir evrim sonucunda oluşan değerler ve toplumsal değişime paralel olarak kendini değiştiren ve sürekli geliştiren değerlerdir.

Feodal toplumda yaşamın değerleri nasıldı?

Kapitalist toplumda yaşamın değerleri nasıl?

Sosyalist toplumda yaşamın değerleri nasıl olacak?

Tüm bu sorular, insanın evrim tarihiyle ilgilidir.

Açıktır; insan, sosyal bir varlık olarak sürekli değişir, gelişir ve, “ileri, daha ileri” için yön alır. Bu, insan evrim tarihinin dönüşümüdür. Bu, tarihsel olarak insan dönüşümü oluyor. Devrimciliktir. Devrimcilik bu çerçevede, “ileri, hep ileri için” insanın kendisini de aşması demek, oluyor.

Devrimcilik, ileriye gitmek için, insanın kendisini de aşması demektir.

Gençliğimde Aşık İhsani’den dinlediğim ve çok sevdiğim bir türkü vardı, ileriyi, daha ileriyi gerçekten çok güzel dile getiriyordu:

“ Aya çıkıp yıldızlara / Ordan bakmak istiyorum!”

Budur, ileri daha ileri vizyona sahip olmak, budur.

Buradaki vizyonlar, hepsi, insan yaşamını daha kaliteli ve daha anlamlı kılmak içindir. Bunların hepsi, herşeyin en güzeline layık olan insanlar içindir. Zaten sevdamızın ve kavgamızın hedefi de:

Herşey insan içindir!

Amacımız, insan yaşamını daha kaliteli ve daha değerli yapmak içindir. Anlamlı ve kaliteli yaşam, sahip olduğumuz insani bakışımızla ilgilidir, açıktır. Birinci noktadır.

İkincisi şu: yaşamın değerleri toplumsal değişime uygun olarak, sürekli değişir, gelişir, büyür. Bu da insani bakışımızın sürekli gelişmesi ve büyümesi demektir.

Biz eğitimciler pedagojide, insan gelişimiyle bağıntılı olarak, sürekli yaşamın değerlerinden bahsediyoruz. Amacımız, açıktır. Bu bağlamda, katılımcı ve eylemsel yetkeli insanın değerleri de çok daha açıktır: Sorumluluk, kendi karar verme, açıklık, alınan kararlarda söz sahibi olma, sevgi, dayanışma, birliktelik, ihtimam, saygı / karşılıklı saygı gibi değerlerdir.

Bu değerlerle insan büyüyor, bu değerlerle büyüyen insan, gelişen insan oluyor. Bu değerlerle büyüyen insan, ”hoşgörülü” insan da oluyor.
Burada çarpıcı bir örnek vermek istiyorum, Aniden, Danimarka’nın Taarbæk şehrinde, yıllardır kilisede papazlık yapan Thorkild Grosbøl, ”Tanrı’ya inanmadığını” söyleyince, sözleri, Danimarka genelinde ve papazlar arasında ”şok” etkisi yarattı. Kilise Bakanı da devreye girip, ”Tanrı’ya inanmayan bir insanın, Kilise’de papazlık yapması doğru değil ve papazın derhal görevinden ayrılması gerekir” deyince, Taarbæk kentinin halkı da ayağa kalktı. Papazı desteklemek için yürüyüşler düzenledi. Halk ise, ”Sayın Thorkild Grosbøl, bizlere sürekli İncil’den Tanrı’yla ilgili çok güzel şeyler anlatıyordu. Biz onu seviyor ve ona inanıyoruz” deyip, ona sahip çıktı. Papaz, bu halkın sevgisi ve desteği sayesinde görevinde kaldı.

Şimdi bunun tersini düşünelim. Yani, otoriter toplum değerleriyle yetişen insanı / insanları düşünelim. Örnek olsun, Türkiye. Peki bu olay, Türkiye’de olsaydı ne olurdu?

Bir cami imamı, Türkiye’de ben Allah’a inanmıyorum derse, ne olur?

Allah göstermesin!

Sıvas’ta insanlarımızı diri diri yakanlar, böylesi bir durum karşısında, yalnız cami imamını değil, ailesini, hatta köyünü dahi yakarlar.

Bu, budur. Otoriter toplumda ”hoşgörü” sözcüğü yok. Hoşgörü, otoriter toplumun tersine, ancak katılımcı toplum bireyleri ve üyeleri arasında vücut bulur. Türkiye’de sık sık yaşanan linç etme girişimleri, hiç kuşkusuz, var olan otoriter toplumun, otoriter değerlerinden kaynaklanıyor. Dayak, ceza, kontrol, intikam, linç… hepsi böylesi bir sistemin sonucudur.

Daha yeni, babasının cüzdanından 50 kuruş alıp dondurma alan çocuğuna öldüresiye vuran baba, yine böylesi bir otoriter toplumun sonucu oluyor. Zaten, böylesi bir toplumda, ”hoşgörü” diye bir anlayış olmaz. Olamaz!

Bu sorunlar üzerine durmamızın amacı, yaşamsal değerleri, gerçekten ”yaşamın değerleri” haline getirmek içindir. Değerli yaşam, ancak katılımcı ve eylemci insan toplumunda kendini gösterir. Gösteriyor. Ancak böylesi toplumlarda, insan kaliteli ve değerli bir yaşam sağlayabilir.

Bu bağlamda, böylesi bir toplum ve toplum insanı yaratmak için uğraşmak, biz eğitimcilerin baş görevi oluyor.

Zira, insan herşeyin en güzeline layıktır, diyoruz.

Bu en güzel insanı yaratmak, her sorumlu insanın görevi de oluyor.