”Ben çocuklara inanıyorum.Bu yüzden umutluyum.Ben çocuklara inanıyorum.Bu yüzden de mutluyum!”

1 Ekim 2008 Çarşamba

İHTİLÂFIN DİLİ

Faiz CEBİROĞLU

İhtilâfın dili, bir gecikmiş yazıdır. Bu önemli konu üzerinde, daha önceleri yazmak istiyordum, ama araya, başka konular girdi. Gecikti. Şimdi yazıyorum. Sorarak başlıyorum: İhtilâf nedir? İhtilâfın dili, nedir?

”Konflikt”, aynı anlama gelmek üzere “ihtilâf”, ya da “uyuşmazlık” üzerine, birçok tanım bulmak mümkün. Ama ben burada, daha çok günlük yaşamda ve çocuk eğitim dalından hareketle şöyle bir tanım yapmak istiyorum: İhtilâf, başkalarıyla, fikir ayrılığına düşmek demektir. Pedagojide, çocuk yetiştirme alanında, üzerinde önemle durduğumuz konu, hiç kuşkusuz, çocuklar arasında ortaya çıkan uyuşmazlık, anlaşmazlık, konusudur.

Genellikle sorulardan başlıyoruz: Anlaşmazlığa neden olan sorun/sorunlar ne? Bu sorunların, çocuklarda yarattığı duygular? Sorunlarn çözümü için, neler yapılabilir? İşte böylesi basit ve temel sorulardan kalkarak, ihtilâf noktalarını bulmaya ve çözmeye çalışıyoruz. Burada, kullandığımız sözlü dilimiz, çok önemli bir rol oynuyor. İki seçenek vardır: Biri, ihtilâfın dili; diğeri ise; ihtilâf çözücü dildir.

Peki, bunlar nedir; ne anlama geliyor?

Yanıtlamadan önce bir parantez açmam gerekiyor: Günlük yaşamda ortaya çıkan bir sürü anlaşmazlığı, bazen sözlü dilimizi kullanmadan, vücut dilimizle çözebiliyoruz. Örnek olsun, bazen, bir dostane bakış, bir tebessüm, bir yüz, bir el hareketi, hafifçe omuza dokunma… İhtilâfı, uyuşmazlığı, çözmeye yetiyor ve artıyor.

Ama bazı ihtilâf noktaları var ki, sözlü dilimizi kullanmadan, bunları çözmemiz mümkün olmuyor. Bu durum, ihtilâf sürecinde kullanılan dil türüne bağlı oluyor. İki tür dilden sözetmiştim: Birincisi, ihtilâfı yükselten dil: Karşısındakini ayıplayan, kınayan bir dildir. Bu dilin karekteristik özelliği: “Sen şöylesin…” diye başlayan ve “suçu” başkalarında gören, bir, dildir.

İkincisi: İhtilâfı yatıştıran dil: Gözleme ve somuta dayanır. Kişinin peşinde değil, ihtilâfı yaratan sorunların peşine düşen bir dildir. Bu dilin karekteristik özelliği: “Sen şöylesin…” demek yerine, “benim gözlemim şu...” cümlesiyle başlayan ve ihtilâfa neden olan sorunları tasvir etmeye ve bulmaya çalışan bir dildir.
Bu iki karşıt dili, mukayese edersek, şöylesi noktalara varmak mümkün:

İHTİLÂFI YÜKSELTEN DİL:
1- Sitemli, saldırgan, genelleştirici, uyuşmazlık sorununu başkalarında gören dil.

2- Sen-dili: “Sen şöylesin…” diye başlayan dil.

3- Karşısındakini dinlememek, sözünü kesmek.

4- Umursamayan.

5- Ayıplayan.

6- Soyut.

7- Geçmişe takılan.

İHTİLÂFI YATIŞTIRAN DİL:
1- İhtilâfın nedenlerini araştıran, kişinin değil, problemin peşine düşen ve sorumluluk taşıyan bir dildir.

2- Ben-dili: “Benim gözlemim şu” diye başlayan dil.

3- Karşısındakini sonuna kadar dinlemek.

4- İlgilenen

5- Arzularını ifade eden

6- Somut

7- Şimdi ve geleceğe bakan.

Sonuç, açıktır: İhtilâfı yükselten dil, tek yönlü ve tek yanlı bir dildir. Bu, biri “kazanan”, biri “kaybeden” dilin aracı oluyor. Çözücü, değildir.

İhtilâfı yatıştıran dil ise; ihtilâf çözücü bir dildir. Burada, biri “kaybeden” biri “kazanan” yok; ama her iki taraf için, “kazanan-kazanan” modeli dili vardır.

Çocuklarımıza öğrettiğimiz dil, hiç kuşkusuz, ihtilâf yükseltici dil değil, ihtilâf çözücü dildir. Yani; “kazanan-kazanan” dil modelidir.

Biz eğitimciler, çocuklarımızı bu alanda yetiştirmekle; onlara bu alanda model olmakla sorumluyuz.

Pedagojinin bir önemli ilkesi de bu oluyor.

---------------------------------------------------------------

(*) Yazdıklarım, birçokları için, ters görünebilir, biliyorum. Yanıtım, kısaca, şu: Aslında, bizlere öğretilen tersleri düzeltiyorum!

16 Eylül 2008 Salı

DİLLERİN ÖLÜMÜ



Faiz CEBİROĞLU


Şu an dünyada yaklaşık olarak 7 bin kadar dilin varlığından bahsedilmektedir. Rakamlar kesin değil. Kesin olmamasının nedeni, hâlâ “dil” ile “dialekt” ara­sındaki ayrımın tam netliğe kavuşmamış olmasındandır. Bazı dilbilimcilerine göre, ayrı dialektler ayrı bir dil oluşturmakta, bazılarına göre değil. Tartışmalar sürüyor.


İskandinav ülkelerinden örnek vermek mümkün: İsveç, Norveç ve Danimarka dilleri. Bazı dilbilimcilerine göre, İsveççe, Norveççe ve Danca tek dil, bazılarına göre üç faklı dildir.

Ama böylesi ince tartışmalar paralelinde, dünya dillerinin yarısı kadar kaybolma, ölme tehlikesiyle karşı karşıya oldukları bir gerçeği vardır. UNESCO’nun yaptığı araştırmaya göre, her 10 dilden 9’unun (yani 5 bin 400) yaşadığımız bu yüzyılda kaybolup gideceği, yani öleceğidir.
1994 yılında çıkan: “Atlas of the World’s Languages” kitabı, dünya dillerine ilişkin, bugüne kadar, en kapsamlı dil-atlasıdır. Kitap-Atlas, Christopher Moseley & R E Asker (ed) tarafından hazırlanmış; 374 sayfalık olup, 113 haritadan oluşmaktadır.

Şu an tehdit altında 497 dil bulunmakta; bu dilleri konuşanların sayısı 50 kişinin altındadır. İlginç olan, Danimarka büyüklüğünde, (5 milyon) olan, Papaua Niugini’de halk 830 dil konuşuyor olmasıdır. Yine bu kitap-atlas’ta diğer ülkelerden ve konuşulan dillerinden geniş bir şekilde bahsedilmektedir.

Açıktır; dilin, dillerin kayboluşu, hem kimliğimizin, hem de dillerimizi asimile etmek isteyen hâkim dillere, bir bakıma, teslim bayrağı çekmek demektir.

Reddetmek gerekir. Reddediyoruz!

Evet; halkın kültürel, ruhsal, entelektüel yaşamları dil aracılığıyla başkalarına iletiliyor. Hikâye, efsane, tören, destan, konuşma tekniği, günlük selamlaşma, karşılıklı konuşma stili, neşe, çocuklarla konuşma tarzı, özel ifade alışkanlıkları, davranış ve duygularımız… Hepsi dil, öğrendiğimiz dille ilişkilidir. Dilin, dillerin ölümü, bu değerlerin ölümü demektir; kültür mirasının ve bilimin ölümü demektir. Dilin ölümü; dün ile ilgili tüm kazanımların kaybolması, ölmesi demektir...

Dilerin hızlı bir şekilde, tükendiği biliniyor; ama bunu önlemek için, nedense, herhangi bir faaliyet yapılmıyor. Yapılmıyor! Son öğrendiğime göre, Kanada, Kızılderili ve Eskimo dillerini korumak için bazı girişimlerde bulunduğudur. Sevinçtir!

Dilleri ölmekten kurtarmak, herkesin görevidir.

Sesimizi ve dillerimizi yükseltelim!

Dil ezilmesine hayır diyelim!

Bu, dünü bugüne, bugünü de yarına bağlayacak yaşam tarihimizdir; sahip çıkalım!

23 Ağustos 2008 Cumartesi

Pedagoji, Dil ve Aile Hakkında



Pedagoji, Dil ve Aile Hakkında:

8 Soru, 8 Cevap

Faiz CEBİROĞLU

Pedagoji, çocuk eğitimi, dil ve aile üzerine bana sürekli sorular geliyor. Türkiye’den ve Türkiye dışından bana gelen soruları, konularına göre seçip, topluca yanıtlamak istiyorum:

Soru 1: Sayın Faiz Cebiroğlu, sizleri, yazdıklarınızı , yaklaşık olarak üç yıldır değişik gazete, dergi ve sitelerde okuyor ve takip ediyoruz. Pedagoji / çocuk eğitimine ilişkin çok ilginç görüşleriniz var. Bunları sizlerle konuşmak istiyoruz. Ama önce şunu öğrenmek istiyoruz: Pedagog / pedagoji nedir? Kısaca tanımlar mısınız?

Cevap 1: İlginiz için sizlere çok teşekkür ediyorum. Kavramlardan başlamak, kavramları tanımlamak çok önemlidir. Cevaplara böyle başlamamız yerindedir.

Bildiğiniz gibi hiç bir şey yoktan var olmuyor. Pedagog / pedagoji kavramları da yoktan var olmadı. Bunlar belirli bir tarih sürecinde ortaya çıkan kavramlardır. Tarihsel olarak ”pedagog” sözcüğü, Grekçe’den (Yunanca) ”paidagogos’dan gelmektedir. Bu şu demektir: ”paidos”: çocuk. ”agos’ta: rehber, yol gösteren oluyor. Bu anlamda; eski Yunan’da asillerin çocuklarını, evden okula, okuldan da eve götürüp / getiren köleye / kölelere ”paidagogos” ; okullarda bu ”asil” çocukları yetiştirmekle görevli olan öğretmenlere de ”paidaia” deniyordu.

Bu kökenden hareketle pedagoji kavram olarak 1700 yıllarda hem Alman, hem de Fransız düşünce felsefesine girmiş oldu. Buraya damgasını vururken, kavram, direkt Grekçe’den çevrilip; ”çocuk yetiştirme, yapılandırma / biçimlendirme sanatı” anlamında kullanıldı. Bu bağlamda pedagoji; çocuğu en güzel bir şekilde, bir bütün olarak yetiştirme / yapılandırma öğrenimi oluyor. Pedagog / pedagojinin anlamı kısaca budur. Yani, çocuk yetiştirme sanatıdır.

Soru 2: ”Çocuk yetiştirme / çocuk yetiştirme sanatı”, diyorsunuz. Oysa ki, Türkiye’de genellikle ”çocuk terbiyesinden” bahsedilir. Bu konuda ne diyeceksiniz?

Cevap 2: Teşekkür ediyorum. Yerinde bir müdahale ve yerinde bir sorudur. ”Çocuk yetiştirme” ile ”çocuğu terbiye etme” ayrı ayrı şeylerdir. Çocuğu yetiştirmek demek;

Çocuğun karşılıklı olarak yetişmesi, yetişim ve gelişimde hem çocuğun, hem de çocuğu yetiştiren ”sorumlu yetişkinlerin” sözü olması demektir. Böylesi bir birliktelik ile çocuğun, özgür, bağımsız, yaratıcı bir şekilde yetişmesi oluyor. Bu, ceza, disiplin, kontrol yerine, çocuğun aktif gelişim ve açıklamalı öğrenime dayanır.

Çocuğu terbiye etme, ise farklıdır. Burada çocuk ”küçük bir yetişkin” olarak kabûl edilir. Çocuk devresi diye bir şey yoktur. Burada çocuk, ailenin sözü dışına çıkmayan ve her dediklerine ”evet” demek zorunda kalan bir yaratıktır. Çıkarsa, ”iyi terbiye edilmemiş” demek oluyor. Bu da ”ceza” demek. Çocuğun hem psikolojik, hem de fiziki olarak cezalandırılması demektir. Bu, bir.

İkincisi, ”terbiye” sözcüğü, artık günümüzde kullanılmaması gerekiyor. Hâlâ bu sözcüğün Türkiye’de kullanılması büyük bir ayıptır. Evet, haklısınız; halk arasında, günlük yaşamda sık sık duyarız: Çocuğun iyi terbiye edilmemiş, diye. Türkçesi şu oluyor: Terbiye(!) için yeterince ”ceza” ve ”dayak” yememiş oluyor.

Tekrarlıyorum; yaşadığımız bu çağda, hâlâ ”terbiye etme” den bahsetmek, hem ayıp, hem de utanç verici bir durumdur. Artık buna son vermek gerekiyor.

Soru 3: Sayın Cebiroğlu, yazdığın ve savunduğun ”çocuk yetiştirme sanatını” kimler, hangi kadrolar uygulayacak. Şuan Türkiye’de böylesi kadrolar yok. Ayrıca ”devlet” bu konuda ön adım atmazsa, bunları nasıl hayata geçireceğiz?

Cevap 3: İşte sorunda budur. Türkiye’nin en büyük handikabı, eğitimin hâlâ devletin elinde olmasıdır. Önce bunu düzeltmek gerekiyor. Yani ilk yapılması gereken, eğitimin yerel yönetimlere, belediyelere terk edilmesidir. Bakın, Türkiye dışında, eğitimin devletin elinde olduğunu göremezsiniz. Dünyanın her tarafında, eğitim devletin değil, yerel yönetimlerin belediyelerin elindedir. Bu açıdan, Türkiye, bu alanda köklü bir değişikliğe girmesi kaçınılmaz oluyor. Buna ”paradigma değişimi” demek tam yerindedir.

Böylesi bir kopuşta, Türkiye’de etnik kökene sahip olan herkes kendi anadilinde duygularını ifade etmeli; eğitim ve öğretimini yapabilmeli ve kimliğini yükseltmelidir, diyorum.

Bir düşünün; Kürtçe hâlâ yasak!Bu utanç verici bir durumdur. Yaşadığımız bu çağda, anadili yasaklamak, zulümlerin en büyüyüdür. Bunlara derhal son verilmelidir!..

”vatandaş türkçe konuş!”

resim: serpil odabaşı

Soru 4: Ülkemizde resmi dil olarak, Türk dili olması nedeniyle okullarda her gün çocuklara, ”Türk andı” söyletiliyor. Kürt, Arap, Laz, Arnavut, Boşnak, Ermeni… çocuklar haklarını bilmiyorlar. Öğretilmiyor. Buradan, çocuklar arasında ”ırkçılık” yapıldığı anlamı çıkar mı?..

Cevap 4: Evet, ne yazık ki, ırkçılık yapılmaktadır.Bakınız, Sur Belediye Başkanı Sayın Abdullah Demirbaş, ”çok dillik” ve ”anadilde eğitim” hakkını savunduğu için, görevinden alınmıştır. Yani, şuan Türkiye’de çok dilli eğitimi hayata geçirmek bir yana, savunmak dahi suç oluyor. Bu, bir.

İkincisi, diller mozaiği Anadolu’da , resmi Türkçe dışında tüm diller; Kürtçe, Arapça, Lazca, Zazaca, Arnavutça, Ermenice, Boşnakça, Çerkezce….ezilmek, ortadan kaldırılmak istenmektedir. Bunu şiddetle reddetmek gerekiyor. Dilleri, anadilleri yasaklamak, anadilde eğitim hakkını engellemek, bir insanlık ayıbıdır. Suçtur! Asıl suçlu olan bu ilkel politikada ısrar edenlerdir.

Ama ne yazık ki, yıllardır, “resmi dil – resmi ideoloji” adı altında, Anadolu’da hem ırkçılık yapılmakta, hem de Türkçe dışında diğer diller inkâr edilmek istenmektedir. Müsaade edin bir parantez açayım: Diyarbakır Kayapınar Belediyesinin 5 parka vermek istediği Kürtçe isimler dahi kabûl görmüyor. Reddediliyor. Berfin ( Kardelen) yasak. Nefel (Yonca) yasak. Daraşin (Yeşil Ağaç) yasak. Beybun (Papatya) yasak.. Yasak ve yasaklar devam ediyor. Bu zulüm yetmezmiş gibi, yıllardır, Kürtçe diye bir dilin olmadığını ispat etmek için, sözüm ona ”dilbilimcileri(!)” dahi görevlendirilmiştir.

Ve bu ırkçılık, ve bu ayrım, devam ediyor…

Anadilleri Türkçe olmayanlar bu durumu çok iyi biliyor. Yaşıyor. Tekrarlıyorum: Hâlâ Kürtlere ”dağ Türkü”, Araplara da ”Arap fellahı” dendiği bir ülkede yaşıyoruz.

Kendimden bir örnek vereyim: Anadilim Arapçadır. Doğal olarak, Türkçeyi, Arapça aksanıyla konuşuyorum. Bir düşünün,-ben- Arapça aksanımdan dolayı, defalarca kez, ”Arap fellahı” diye sözlü tacizle karşı karşıya kalan birisiyim…Unutmamak gerekiyor, böylesi bir bakışı ve ortamı yaratan, hiç kuşkusuz, ”tek dil, resmi dil: Türkçe” politikasıdır.

Soru 5: Sayın Cebiroğlu, bizler de öğrenmek istiyoruz. Birden fazla dilin resmi olduğu ya da öğretildiği ülkeler var mı? Örnek gösterebilir misiniz?

Cevap 5: Türkiye’de yanlış anlaşılan bir durum var. Önce bunu düzeltmek gerekiyor: Çok dillik, devletin parçalanması demek olmuyor. Aksine devleti ve halklar arasındaki kardeşliği pekiştirir. Bugün Avrupa’da ”tek devlet yönetimi” altında ama ayrı ayrı diller konuşan birçok ülke vardır. Bakın, yıllardır Avrupa’da, diller arasında yaşıyorum. Yıllardır Avrupa’da çocukların dillerle, kelimelerle dünyayı nasıl fethettiklerini yakından biliyorum. Şöyle ifade edeyim: Avrupa’da çocuklar daha küçük yaştan, belediyelere bağlı okullarda ”kendi dillerinde” eğitim almaktadırlar. Ôrnek mi istiyorsunuz? Çoktur:

Örneğin Belçika; bu ülkenin, Nederland (Flamanca) Fransızca ve Almanca olmak üzere üç resmi dili var ve çocuklar her üç resmi dilde eğitim almaktadırlar.

Keza, İsviçre. Yine bu ülkenin , Almanca, Fransızca ve İtalyanca olmak üzere üç resmi dili vardır. Her eyalet, belediyelere bağlı okullarda, çocuklara kendi dillerinde eğitim verilmektedir.

Ayrıca Finlandiya, Büyük Britanya, Danimarka ve birçok Avrupa ülkesinde, bu böyledir. Saydığım bu ülkelerde diller ”tek devlet yönetimi” altında verildiğini unutmamak gerekiyor. Bu örnekler Türkiye için de geçerlidir.

Kadrolar meselesi; bu alanda uzman olan çoktur. Önce kendimi örnek göstermek istiyorum. Avrupa’da pedagog / eğitimci olarak çalışmaktayım. Bu alanda büyük bir deneyime sahibim. İlerde Türkiye’de yapılacak köklü eğitim reformunda ben de yer almak istiyor ve katkıda bulunmak isterim. Yeter ki bu alanda adım atılsın. Yeter ki, girişimlerde bulunsun. Benim gibi düşünen onlarca eğitimci arkadaş vardır. Yani kadro vardır…

Artık, Anadolu halklarını ayıran ve halklar arasında düşmanlık tohumu eken bu ”resmi dil – resmi ideolojiden” biran önce kurtulmamız gerekiyor.

Soru 6: Siz çocuk dilinin sanatını “kanaviçe” gibi işleyen bilim adamı olarak, etnik kökenleri farklı olan çocuklar, evlerindeki ”anadil” ile okul ve yaşadıkları yerlerdeki ”tek-dil” arasında sıkışıyorlar. Bu konuda görüşünüzü açar mısınız?



Cevap 6: Dil, anadili, birden fazla dillik üzerine çok yazdım. ”Eylemsel Yetke” kitabımın 2. bölümü hep bu konular üzerinedir. Tekrar pahasına da olsa, hızlı bir şekilde şunları söyleyebilirim:


Bir insan, yaşadığı ülkede, iki dilli ya da çok fazla dilli olur. Öğrenir. Bir ülkede birden fazla resmi dil de olur. Yukarda başka ülkelerden örnekler de verdim. Önemli olan, böylesi bir ortamın ve imkanın yaratılmasıdır. Unutmamak gerekiyor, herkes kendi anadili yanında, ikinci, üçüncü… dili de öğrenir. Çocukların böylesi yetenekleri vardır. Hatta, birden fazla dil öğrenen çocukların, tek dil bilen çocuklardan daha yetenekli olduğu ispatlanmıştır. Bu, bir.

İkincisi, yaptığım tüm araştırmalarda, şunu gördüm: Kendi anadilini tam olarak öğrenmeyen çocuklar, yaşadıkları toplumun ”resmi dilini”de tam olarak öğrenemiyorlar. Basit bir örnek vereyim:

Danimarka’da farklı etnik kökene sahip çocuklar arasında ( Türk, Arap, Kürt, Somali, Tamil gibi…) da çalışıyorum. Çocuklar üzerine yaptığım testte, Danimarka’da, Danca’yı ( Danimarkaca) en iyi bilen, en iyi konuşan,”anadillerini en iyi bir şekilde öğrenen” çocuklar arasından çıkmıştır. Bu sonuç, çok önemlidir. Tek dil ya da hiç bir dili tam öğrenmeyip, ”iki dil arasında sıkışıp kalmaya” en güzel bir örnek ve cevap oluyor.

Ne paradoks; Türkiye’de tek resmi dil, Türkçede ısrarlar devam ederken; ben Danimarka’da Anadillerin kaybolmaması için mücadele ediyor: Türk, Kürt, Arap, ve diğer etnik kökene sahip olan çocuk velilerine, çocuklarınıza ”anadillerini” öğretin, diyorum!..

Soru 7: Sayın Cebiroğlu, ”Aile devrimi yapılmalıdır” kavramını ilk kez sizlerden duyduk. Bu konuyu açar mısınız?

Cevap 7: Aslında bu kavramın anlamını, tam açmış değilim. Bu kavram, Anadolu’da yaptığım gezilerde, ailesel toplantılarda ortaya çıktı. Ben insanlar arasında çalışıyorum. Bu anlamda kendimi ”sosyal işçi” olarak nitelendirebilirim. Sosyal bir işçi olarak, yaptığım gezilerde ortaya çıkan izlenimler beni, Türkiye’de ”aile devrimi yapılmalıdır” sonucunu çıkarttı. Bu ne derece doğru, tartışılır ve tartışılmasını istiyorum. Bu, birinci noktadır.

İkincisi şu:

Kavramları, fikirleri yaratan, somut koşullardır. Bu anlamda, sürekli gelişen ve değişen dünyamızla adım adım ilerlemek için, sürekli bu değişikliğe cevap veren / verecek olan yeni fikirler ve kavramlar yaratmak gerekiyor. ”Aile devrimi” kavramı, bu ihtiyaçtan da doğdu. Bana göre, Türkiye için, ileriyi gösteren ve buna işaret eden bir kavramdır. Yani ilerde büyüyecek ve aile sahibi olacak çocuklarımızın, alacakları demokratik / katılımcı bir yetişim tarzı ile gelecekte yapacakları ”radikal değişmeyi” devrimi ifade eder, bu kavram.

Bu bakışla, aile devrimi: ailenin toplumda ve değişik iş yerlerinde, var olan ”otoriter yapılanmadan” kurtulması demek, oluyor.

Bu bağlamda, bu aile devrimi yolunda, çocukları, ”dışsal” değil, ama ”içsel” bir iradeyle, ”öz-duygu” ve ”öz-güvenle” yetiştirmek, tek tek ailelerin görevi oluyor.

Bu yetişim sürecinde çocuklar, öz-güven kazanarak ve kazandıkları bu öz-güvenle, düşünmeye, hissetmeye, istemeye ve seçimlerini ”kendi öz-duyguları” ile, eğitim ve öğrenim yaşamlarında, toplumsal yaşamda, aile yaşamı ve değişik meslek alanlarında yapmaya yönelmeleri demek oluyor. Bu, çocukların nitel ağırlıklarını göstermesi demektir.

Belki akla şöyle bir soru da gelir:

Aile burada, bu devrimci yetişim sürecinde, çocukların böylesi bir ”öz-güven” ve ”öz-duygu” kazanmaları için, nasıl ”kurtuluşçu” bir rol, bir etkide bulunurlar?

Bu, yukarda da kısmen bahsettiğim, demokratik / katılımcı yetişim tarzıyla sağlanır. Yaratılır. Bu yetişim tarzı, çocuğun, ”içsel bir iradeyle” meraklı ve yaratıcı bir şekilde yetiştirilmesi oluyor. Unutmamak gerekiyor, zaten çocuk, doğuştan aktif, meraklı ve yaratıcıdır. Ama doğal olarak, şimdilik, yaşam deneyimden yoksundur. Bu yüzden, yardım, destek ve ihtimama ihtiyacı vardır. Bu şu demektir:

Çocuk hangi yaşta ve aşamada, neye ihtiyacı var?

Çocuğun yakın gelişme bölgesi nedir?

İşte bunları göz önünde bulundurarak, çocuğu sahip olduğu evre / evrelere göre yetiştirmek, destelemek ve geliştirmek oluyor.

”Eylemsel Yetke” kitabımda da yazdım: Her gelişim karşılıklı ve birlikte olur. Çocuk, önce ”inter-aksiyon” ruhuyla gelişir. Daha sonra, ”intra-aksiyon” bir hal alır. Öz kimlik elde eder. Kendine güveni, kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenir. Böylesi bir etkiyle, karşılıklı etkiyle, (inter-aksiyon ve intra-aksiyon) çocuk , ailede, aile dışında, toplumda ve değişik meslek alanlarında nitel ağırlığını gösterir… Aile evrimi ve devrimi budur. Bunu düşündüm ve düşünüyorum.

8: Sayın Cebiroğlu, söylediklerinizin Türkiye’de gerçekleşeceğine inanıyor musunuz?

Cevap 8: Elbette inanıyorum. İnanmazsam bu konular üzerine niye kafa yorayım? Yalnız dilde değil, dille birlikte, çocuğun bireysel, sosyal, entellektüel, devinimsel, estetik ve tüm alanlarda
yani çocuğun ”topyekûn” gelişimine yanıt verecek bir pedagojinin Türkiye’de olacağına inanıyorum. Bunun için mücadele ediyorum. İnanıyorum. İnanmaya da mecburum!

Şuan ki karmaşıklık Türkiye’sinde endişenizi anlıyorum. Burjuvazi arasındaki çelişkiler ve iktidar kavgası var. Haklısınız. Belki pedagoji alanında ”hemen, şimdi” bir radikal değişiklik olmaz. Ama ilerde mutlaka olur. Olacaktır. Ben yazarken, ileriye bakıp yazıyorum. Bu radikal değişimi, geleceğin büyükleri olacak, çocuklarımız yapacaktır. Dikkat ederseniz, tüm yazdıklarım çocuklar içindir. Çocuklara yazıyorum. Belki de daha doğmamış çocuklara yazıyorum.Onun için; çocuklara inanıyorum; bu yüzden umutluyum! Çocuklara inanıyorum; bu yüzden de mutluyum, diyorum.

4 Ağustos 2008 Pazartesi

ÇOCUKLARA ÖLÜMÜ ANLATMAK




Faiz CEBİROĞLU

Ölüm, gördüğünü bir daha görmemek oluyor. Çocuklara bunu anlatmak zordur. Çocuklara ölümü ve bunun yarattığı hüzün duygusunu işlemek, zordur. Türkiye’de bu, çok daha zordur.

Çocuk olarak, birisini kaybetmek, anne ya da babasını yitirmek, çocuklarda bir süreliliğine olsa da, dünyaya olan güvenlerini kaybetmeyi doğuruyor. Geçici de olsa, çocuklarda, dünyanın ”güvenilir” bir yer olmadığı durumu oluşuyor. Bu anlaşılır bir şeydir. Böylesi durumlarda çocuklara belirli bir profesyonel yardım ve ihtimam gerektirdiği açıktır.


Kayıplarda, çocuklara uzun süreli olarak, onlara yardımcı olmak, onları bu ”hüzün” ve ”kayıp” ortamında yalnız bırakmamak zorunludur. Bu zorunlu ihtimamı vermek, onlara böylesi bir ortamı ”hazırlamak” ve ”düzenlemek” uzun bir süreç olduğunu unutmamak gerekir. Bu süreçte önemli olan, çocuğun duygularına saygı gösterilmesidir. Bir nokta var ki, önemlidir: Çocukları, belki yas ağrısından tamamen kurtaramayız, ama onlara kaybettiklerinin özlemiyle birlikte yaşamalarını öğretebiliriz.

Bir başka nokta da var ve şu: Çocuklarda yas süreci, yetişkinlerden farklıdır. Çocukların sahip oldukları doğal yeteneklerinden kaynaklanan bir durum ki, ” keder” ”hüzün”… belirli aralıklarla çocukların içine girer, çıkar… Bu yüzden olsa gerek, biz yetişkinler, çocukları ve onların tepkilerini anlamada, bazen zorluk çekiyoruz. Bu, bir. İkincisi, birçok çocuk, yas durumlarında duygularını saklayabiliyor. Bu açıdan, böylesi durumlarda: ” Ne güzel, çocuk yas durumunu atlattı!” diye, bir yanılgıya düşmeyelim.

Yas tutmanın değişik yolları vardır. Burada şu doğru, ya da bu yanlış diye bir biçim yoktur. Biz insanlar, faklı farklıyız ve bu yüzden bu farklılığımızın ifade tarzına saygı göstermeliyiz. Yıllar önce okuduğum bir kitapta, çok ilginç bir örnek vardı: Vietnam’lı bir anne ve çocuğu iki ayrı kayıkla mülteci olarak, Çin’e doğru kaçıyorlar. Ama çocuğun içinde bulunduğu kayık dalgalara teslim oluyor, alabora oluyor… Çin’e varmayı başaran anne, bu durumdan habersiz, çocuğunu sabırsızlıkla bekliyor. Ama acı haber, bir gazetecinin, kadının yanına gelip, ” Ne yazık ki, içinde çocuğunuz da bulunduğu kayık alabora oldu. Çocuğunuz boğuldu, başınız sağ olsun!” demekle ulaştı. Kadın, ”gazeteciye gülümseyerek, çok teşekkür ederim” dedi. Gazeteci de büyük bir şaşkınlıkla, ”ölüm haberi verdim, kadın gülümseyerek teşekkür etti. Bu nasıl olur diye.” kadına sordu. Kadın, ” Biz, ailesel olarak, duygularımızı yabancılara göstermemeyi öğrendik!..” diye yanıt veriyordu.

İnsanlar arasında, keder, hüzünü ’göstermenin’ ya da ’göstermemenin’ farklılık içerdiği açıktır. Bazı çocuklar ağlar, bazıları ağlamaz. Bazıları da yalnız, tek başlarında kaldıkları zamanda ağlarlar. Bu durum, biz yetişkinler için de geçerlidir. Ayrıca, duyguların ifade edilmesinde, ”erkek – kadın” , ”kız” ya da ”erkek” çocuğu arasında da farklılık içerdiğini unutmamak gerekiyor.

Ama şu bir gerçek ki, birçok çocuk, ”keder” ve ”hüzün” anlarında kendilerini ”yalnız” hissetmektedirler. Kederini ya da hüzününü dışarıya vurmanın, göstermenin belki de yanlış olduğunu sandıkları için, duygularını saklamayı tercih ediyorlar. Bazen bunu, ”ailelerini korumak için” yaptıklarını düşünüyorlar… Burada çocuğun şöylesi bir önbilgiye ihtiyacı olduğu açıktır: Üzüntülü olmak, yanlış değildir. İster açık, ister gizli, isterse odasında tek başına üzüntülü olmak, yanlış değildir. Önemli olan duyguların ifade edilmesidir. Önemli olan çocuğun duygularına yer verilmesidir.


Çocuklarda görülen ve hüzünün yarattığı tepkiler kısaca şunlardır:


- korku

- ölen kişinin geride bıraktığı kuvvetli iz, anı

- uyku rahatsızlığı

- şiddetli özlem, hasret ve keder

- suçluluk duygusu

- öfke

- okulda ve derslerinde konsentre olamama

- sosyal birlikteliklerden uzaklaşma gibi.


Peki çocuklar ölümü nasıl anlar?


Çocukların ölümü anlamaları, bulundukları yaşa göre değişiklik gösteriyor. Bunu şöyle sıralamak mümkün:


2 – 4 yaş: Bu yaşta olan çocuklar, “ölümün bir sonsuz olduğunu” ve ”ölenlerin neden geri gelmeyeceklerini” anlayamazlar. Kendilerini yalnız bırakıldıklarını zannettikleri için, sık sık şu soruları sorarlar:


”Annem ya da babam nerede?”


” Annem / babam ne yapıyorlar?”


” Artık eve gelme zamanları yaklaşmadı mı?”


5 – 9 yaş: Çocuklar bu yaşta ölümü, artık yavaş yavaş anlamaya ve ölenlerin tekrar geri gelmeyeceklerine inanmaya başlarlar. Yoğun bir şekilde ölümün ”nasıl olduğunu” düşünmeye başlarlar. Çocuklar bu yaş kademesinde, hâlâ ”hayal” ile ”gerçeği” birbirine karıştırabilirler.


10 – 11 yaş: Bu yaşta çocukların ölüme bakışı, artık yetişkinlerin bakışına benzer. Ölümün ”kaçınılmaz” olduğunu anlarlar. Çocuklar bu yaşta, ölümden sonra ne olacağına dair tahmin ve fikirlerde bulunurlar. Kendilerini, ”ya ben ölürsem?” korkusu sarar ve bu zaman zaman çocuklarda uyku rahatsızlığı yaratır.


12 – 13 yaş: Çocuklar bu yaşta korkularını kontrol edecek düzeydeler. Genellikle bu yaşta olan çocuklar, ”ölümden korkmadıklarını” söylerler. Ama bu da, aile içinde, ”ölüm üzerine” ne kadar konuşulduğuna bağlı bir durumdur. Eğer ölüm, ya da ölen birisi, evde hâlâ bir tabu olarak kabûl ediliyorsa, genellikle çocuklar, ölüm üzerine fikirlerini kendilerine saklarlar.


14 – 18 yaş: Çocukların, daha çok bağımsız oldukları ve kendilerini ev atmosferinden kurtarıp, daha çok ”özgür” hissettikleri yaş gurubu. Bu yaş evresinde ölümü ve bunun yarattığı hüzünü işlemekte ve kendilerini buna göre hazırlamakta çoğu zaman zorluk çekerler. Ailede yaşanan kayıplar, onların diğer yaşıtlarıyla birlikte olma, birlikte oynama ve eğlenmeğe engel teşkil ettiğini hissederler. Bazen içinde bulundukları hüznü inkâr edercesine, yüksek sesle müzik dinleyerek, tepkilerini gösterirler. Ölenle – çocuk arasında, daha önceleri tartışmalar ve ihtilaflar yaşanmışsa, çocuk suçluluk duygusuna girer, ailedeki kayıpların, ölümün, sanki kendi suçları olduğunu sanırlar. Hatta bazıları ölenle birleşmek için, intiharı dahi düşünürler.


Açık ki, çocukları bu yaş evresinde desteklemek, onlara profesyonelce yardımda bulunmak, zorunludur. Çocuğa, ölüm sebebinin kendileri olmadığını, kati sürette anlatmak gerekiyor.


Bu temel bilgilerden sonra, ölüm vakalarında dikkat etmemiz gereken noktalar da var ve bunlar da önemlidir:


* Çocuğun ölüyü görmesine izin verilmesi

* Cenaze törenine çocukla birlikte katılmak

* Mezarlığa çocukla birlikte gitmek

* Ölümden çocuğun sorumlu olmadığını; ölen kişinin, çocuğu çok sevdiğini anlatmak

* Çocuğun hem ”pozitif”, hem de ”negatif” duygularını ifade etmelerine izin vermek

* Çocuğa, ölenle ilgili olan resim, anı ve hatıraların muhafaza edilmesine yardımcı olmak…

Çocuklara ölümü anlatmak zordur. Çocuklara gördüklerini bir daha göremeyeceklerini söylemek, zordur. Ama çocuklara, kaybettiklerinin özlemiyle birlikte yaşamalarını öğretmek biz yetişkinlere düşüyor ve böylesi ortamlarda, çocuklara yapılması / verilmesi gereken ihtimam da budur.

20 Temmuz 2008 Pazar

KENT KİTAPLIĞI : Eylemsel Yetke









Mehmet KARASU

Faiz Cebiroğlu 1959 Antakya doğumlu. Liseyi Antakya’da bitirdi. Merkez Lisesi’nde onun edebiyat dersine girmiştim. Lise yıllarında şiire ve halk müziğine eğilim göstermiş. Halk müziği ağır basınca, bağlama çalmayı öğrenerek, türküleri kendine özgü bir tarzda yorumlamaya başlamış. İlk albümü ”Şafağın Gülleri” adını taşır. Bu, aynı zamanda sevgili kardeşi Bedran’ın şiir kitabının da adı. İkinci albümü ise ”Yağmur Çiseliyor”.

1986 ’da Danimarka’ya giden Cebiroğlu orada müzik çalışmaları yanında pedagojiye ilgi göstermiş. Pedagog olarak yaşamını Danimarka’da sürdürüyor.

Cebiroğlu, Arapça, Danca (Danimarkaca) ve İngilizce bilmektedir. Değişik site ve dergilerde yazma çalışmalarını sürdüren Cebiroğlu, Ankara’da basılmakta olan “Sanat, Edebiyat ve Eğitimde YOĞUNLUK” dergisinin hem yazarı, hem de Danimarka sorumlusudur

Eylemsel Yetke, 2006 – 2007 yılları arasında, değişik gazete, dergi ve sitelerde yayınlanmış makalelerden oluşan bir yapıt. Yapıt, iki ana başlık altında ve iki bölümden oluşmakta: Bütünlüklü Gelişim ile Dil ve Komünikasyon.


Cebiroğlu kendi ifadesiyle, “oldukça açık ve net olmaya” çalışmış. “Kıvırtma ve “karmaşık” fikirlerle “edebiyat yapmanın bir yarar sağlamayacağını” düşünüyor:

“Açık ve net olmak, yaşamın her alanında daha temiz, daha iyi olmak demektir.”

“ Açık ve net olmak, daha temiz ve daha iyi yürümenin ilk işaretleri oluyor.”

“ Açık ve net olmak, ideal geleceği kurmanın ilk işaretleri oluyor.”

Giriş yazısının sonunda çok güzel mesajlar veriyor, Faiz:

“ Görevimiz, bütün yönleriyle gelişmiş çocuklar yetiştirmektir.

Görevimiz, “kompetan” çocuklar yetiştirmektir.

Ben çocuklara inanıyorum. Bu yüzden de mutluyum!”

Eylemsel Yetke, her eğitimcinin kitaplığında bulunması gereken bir yapıt.

Bu güzel çalışmasından dolayı sevgili öğrencim, Faiz’i, yürekten kutluyorum.”

---------------------------------------------------

Mehmet KARASU, Türkiye Yazarlar Sendikası Antakya Temsilcisi.


Kaynak: HATAY – Günlük Siyasi Gazete.


9 Kasım 2007. Sayfa 6

16 Temmuz 2008 Çarşamba

Dilsel Gelişim (*)



Faiz CEBİROĞLU

Dil, toplumsal bir fenomen olarak, sürekli değişir ve gelişir. Dilin gelişimi, toplumla birlikte, insanlar arasında yapılan sosyal ilişkilerle ve değişik komünikasyon araçlarıyla kendini gösteriyor. Bu nedenle, dil ve dilsel gelişim, çocuğun ”topyekûn gelişiminde” temel ve belirleyici bir rol oynuyor.


Dil, çocuğun sosyal, bireysel, entellektüel, duygusal gibi… tüm alanlardaki gelişimine aracılık eder. Komünikasyonun, ya da insanlar arasında kurulan sosyal ilişkilerin aracını, dil sağlıyor.


Dil sağlıyor, ama; dili dil yapan, dili bağımsız ve anlamsal kılan, dilin kendi içinde taşıdığı sistemidir. Birincisi; dilin kalıbı (form). İkincisi; dilin içeriği ve üçüncüsü; dilin fonksiyonudur. Dilin bu üçlü sistemi, görüşme, karşılıklı konuşma ve iletişim gibi tüm alanlarda kendini göstermekte ve işlemektedir. Dil uzmanları ile birlikte yaptığım çalışmalarda, çocukların, kelimeleri, nasıl kullandıkları; çocukların kelimelerle nasıl ”oynadıklarını” büyük bir heyecanla gözlemlemiştim. Çalışmalarımızda çıkardığımız bazı sonuçlar vardı:


Bir: Fonksiyon, yani pratiksel olarak dilin kullanımı; dili öğrenmenin ve geliştirmenin ilk adımı, bu oluyor.


İki: İçerik. Fonksiyon, dilin içeriğinden yoksun değildir. Bunlar, iç-içedir. İçerik, semantiktir, yani kelimelerin anlamı oluyor.


Üç: Temiz ve doğru bir dil, aynı zamanda, dili anlama ve dili ifade edebilme, yani dili, pratikte kullanmadır. Bu, şunu içeriyor: Dili anlama; harfler arasında ses farklarını ayırt edebilme yeteneği; kelimelerin anlamını bilme ve cümleleri anlama / kavrama durumudur.


Dili ifade edebilme (pratikte kullanma); kullanılan kelimelerin seslerini doğru söyleme (örneğin, MayıS yerine MayıZ deme gibi…); kelimeleri ve cümleleri kullanabilme durumu.


Daha küçük yaştan, doğuştan, çocuklara verilen ve öğretilen ”iyi” bir dil, onların bütünlüklü ve kompetan yetişmelerinde temel ve belirleyici bir rol oynuyor. Burada bir parentez açıyorum: Amatörce Edebiyat'ta daha önceleri, ”Çocuk Dili” başlığıyla yer alan bir yazım vardı. O yazıyla bu yazımın birlikte okunmasının, daha iyi olacağını düşünüyorum. Zira, Dilsel Gelişim başlıklı bu yazım, bir önceki yazımın da devamı niteliğindedir.


Buna ekleyeceklerim var: Dilsel gelişime, aynı zamanda, komünikasyon perspektifiyle de bakmak ve yaklaşmak gerekiyor.


Dilin gelişimine katkıda bulunmak, herkesin görevidir. Bu yalnızca eğitimcilerin işi değildir. Dil üzerine yazdığım, daha önceki yazılarımda da belirtmiştim; tekrarlıyorum: Dilin gelişimi, evden başlıyor.


Dilin gelişimine katkıda bulunalım; dilimizi zenginleştirerek, yaşatalım.


Unutulmaması gerekiyor; insanın kendini tanıması ve bilmesi dil aracılığıyla oluyor. Zira dil. insanın kimliğidir.


---------------------------------------------

(*) Tekrar Dil Üzerine başlıklı bir önceki yazımda, dil üzerine yazmaya ara vereceğimi bildirmiştim. Sözümde duramıyorum. Duramıyorum, zira dil uzmanlarımız, ”emekliye” ayrılınca, benim tekrar dil üzerine yazmaktan başka çarem kalmıyor! Bu, bir.

İkincisi, benim her yazdığım doğru diye bir kaide yoktur. Ama yazdıklarım arasında doğrular varsa ve çıkarsa, bu benim için yeterlidir.

14 Temmuz 2008 Pazartesi

TEKRAR DİL ÜZERİNE



Faiz CEBİROĞLU

Dil üzerine bir çok makale yazdım. Yazılarımı okuyanlar, çok iyi biliyor; sürekli, dilin pedegojik, sosyal ve psikolojik etkisi ve önemi üzerinde duruyorum. Pratikten elde ettiğim deneyimlerimi de katarak, insanın hakkı olan dilin, nasıl gelişeceğine dair görüşlerimi belirtiyorum. Bu yazım da, daha önceki, dil üzerine yazdıklarımın, bir devamı niteliğindedir.

Nedense, tanımlardan başlamak, âdet olmuştur. Şimdilik, ben de bu âdete uyuyor ve yazıma, dil nedir? sorusuyla başlıyorum.

Dil, kısaca, insanlar arasında ilişkiyi sağlayan toplumsal bir araçtır. Dil, belirli bir önem, anlam ve manayı ifade eden bir sistemdir.

Bu bağlamda dil, sosyal ve kültürel özelliklerimizi ileten aracın adı oluyor.

Duygu, düşünce ve başkalarıyla ilgili fikir / fikir alış verişi, hepsi dil aracı ile sağlanıyor.

Bu böyle; ama dili, yalnızca bir yazı veya konuşma dili olarak, algılamamak gerek. Yazı dili ve konuşma dili yanında, işaret dili, vûcut dili, mesleki dili gibi, diller de vardır. Bellidir; tüm bu dil çeşitlerini yer ve zamana göre, günlük yaşamda da kullanmaktayız.

Aşikârdır; biz insanlar, kendi kimliğimizi ifade etmek, ”kim ve ne olduğumuzu” başkalarına iletmek için, tüm bu dil çeşitlerinden yararlanıyoruz.

Bu temel belirlemeler temelinde dil, bir; insanın ”kim” olduğunu anlamanın temelini oluşturuyor.
İki: Dil, insanın kimliğini, kültürünü ve tarihsel olarak yarattığı ” temel değerleri” kuşaktan kuşağa aktarmanın canlı bir aracını temsil ediyor ve günümüze taşıyor.

Üç: Dil, yukarda yazdıklarımın toplamdır. Yani şudur: İnsanın kendisini, dünyasını anlamanın ve kendini ”yapılandırmanın” bir canlı aracıdır.

Dilin genel olarak, birinci özelliği budur. Ama yeterli değildir; dille ilgili başka ve önemli noktalar da var: pratiksel olarak, yani pratikte kullandığımız dilin iletişim tarzları da var. Bunları şöyle sıralamak mümkün:

1) Enformasyon içerikli dil: bilgilendirme, anlatım, açıklama, malûmat, iddia, ilan, işaret, tasdik etme, reddetme gibi...

2) Regületif dili ( yani söyleme yetisi, konuşma tarzı) : rica etmek, dilemek, ikram etmek, teklif etmek, sunmak...gibi.

3) Ekspresiv dili (dokunaklı, manalı ve anlam ifade eden dil) : Bu şu demektir: duyguların, düşüncelerin ve insan “tutkularının” ifade edildiği dil. Örnekse şu: sevmek, kıskanmak, nefret etmek, teessüf, isyan etmek, kınama v.b...

”işte yumruğu yedin!”


Dil üzerinde araştırma ve inceleme yaparken böylesi noktalar üzerinde de durmanın, çok büyük bir önemi olduğu açıktır. Böylesi noktalar, dilde, psikolojinin temel bölümüne giriyor. Dil, sosyal psikoloji ile de bütünleşerek; duygu, heyecan, devinim ve motivasyon ile de kucaklaşıyor.

Evet; dil ile ilgili belirlemelerime, şimdilik, nokta koyuyorum. Bundan sonra ve zaman buldukça, okuyuculardan gelen” anadili ve ikidillik” ile ilgili sorulara, yanıt vermek istiyorum.

Sonuç olarak; dil, insanın kimliğidir.

Dil, kültürdür.

Bu yüzden, dilimize sahip çıkalım diyorum!