”Ben çocuklara inanıyorum.Bu yüzden umutluyum.Ben çocuklara inanıyorum.Bu yüzden de mutluyum!”

2 Mart 2009 Pazartesi

BİREYSEL GELİŞİM ÜZERİNE DERSLER (I-II-III)*




Faiz CEBİROĞLU

Ders: I

”İnsan, başkalarıyla birlikte yer alarak, başkalarıyla birlikte öğrenerek, sosyalleşiyor ve sosyal yönlerini geliştiriyor. Her gelişim karşılıklıdır, diyoruz. Her gelişim birlikteliktir, diyoruz...”


Değerli arkadaşlarım, böylesi konferans toplantılarında bizlere ayrılan ”kısıtlı” zaman süresinde düşüncelerimizi sürmek, o kadar kolay olmasa gerek. Hele hele, derslerimiz pedagoji olursa bu daha da zor oluyor. Daha önceleri de söylemiştim: pedagoji aynı zamanda psikolojidir. Pedagoji uzerinde durup, psikoloji üzerinde durmamak olmuyor. Bu açıdan, buraya katılan öğrencilere sesleniyorum: Bu salonda anlatacaklarım hem pedagoji, hem de psikolojidir. Ama bunlar tez ve önermelerden oluşuyor. Birinci ders, önerme dersi olsun. İkinci dersimiz de önermelerimizin detayları olsun, diyorum.

Arkadaşlarım; çocuğun bireysel gelişiminden bahsediyoruz. Önemlidir. Bireysel gelişim nedir? Tanımlamak gerekiyor. Her zaman yaptığım gibi, kavramları tanımlayarak derslerimize başlıyorum:

Bireysel gelişim, topyekûn gelişimin toplamıdır. Topyekûn gelişim, başlı başına bir ”yapılanmadır”. Yapılanma, ”bütünlüklü insan” olmanın eğitim ve öğrenimi oluyor. Budur.

Bütünlüklü ya da tam insan, duygularını geliştiren, kimlik elde eden, ”ben kimim?”, ”ben neyim?” sorularına yanıt veren insandır. Bu sorulara yanıt veren insan, özdeğer ve özgüvenle dolu olan bir insan oluyor. Budur.

Değerli öğrenci arkadaşlarım;

Çocuğun böylesi bir merhaleye gelmesi için, çocuk, gelişim evriminde belirli olanak ve imkanlara sahip olması gerekiyor. Hızlı olarak iki noktadan bahsedeyim:

Birincisi, toplumsal yaşamın karmaşık ve çok yönlü alanlarında ”eylemsel” olarak yer almak; böylesi bir pratikte, önemli sosyal ve kültürel deneyimler elde etmek.

İkincisi, sosyal ve kültürel birliktelikler, bizleri, ”değerli bir insan” olduğumuzu gösteriyor, öğretiyor; bizleri, sosyal ve kültürel alanlarda katkı yapmaya teşvik ediyor.

Bu söylediklerimin öncesi vardır. Şimdi söylüyorum: İnsan, önce, kendini, kendi hikayesini bilmesi ve tanıması gerekiyor. Bu şu açıdan önemlidir: Kendi yaşam hikayesini tanıyan ve bilen insan, kendini anlayan ve kimliğini geliştiren insan oluyor.

Öğrenci arkadaşlarım;

Bütünlüklü gelişen bireysel ve özgür insan, aynı zamanda ”en gelişmiş sosyal insan” oluyor. Bunun altını çizerek söylüyorum. Ama unutulmaması gereken önemli bir nokta var: İnsan, başkalarıyla birlikte yer alarak, başkalarıyla birlikte öğrenerek, sosyalleşiyor ve sosyal yönlerini geliştiriyor. Her gelişim karşılıklıdır, diyoruz. Her gelişim birlikteliktir, diyoruz. Bu konuyla ilgili olarak, sizlere, Vygotsky’i (**) okumanızı tavsiye ediyorum.

Evet; sosyal alanlarda aktif olarak yer alan insan, birlikteliği hisseden insan oluyor.

Sosyal alanlarda aktif olarak yer alan insan, kültürel yaratıcılıkta hem kendini, hem de başkalarını geliştiren insan oluyor.

Birinci dersin notları, şimdilik bu kadardır.

Bitiriyorum. Birlikteyiz. Birlikte olduğumuz için ”bütünlüklü bireysel yönümüzü” geliştiriyoruz.

Gelişiyoruz. Birlikte gelişiyoruz.

İkinci derste bu tezlerimi açacağım…

-------------------------------------

BİREYSEL GELİŞİM ÜZERİNE DERSLER (II)

Ders: II

Her gelişim, karşılıklıdır. Her gelişim ve değişim, inter-aksiyondur.

Tek başına gelişme olmaz. Tek başına değişme olmaz. Tek başına hiç bir şey olmaz. Aslında tek başına diye bir şey de olmaz!

Bu söylediklerimin önermesi şu oluyor:

Eğitim, karşılıklı ve sosyal bir süreçtir.

Görüyorsunuz, salondayız. Yüz yüzeyiz. Birlikteyiz. Birlikte öğreniyoruz. Birlikte bilgileniyoruz.

Bu şunu gösteriyor: En küçük bir eğitim dahi, en azından iki kişiden oluşuyor. Nasıl mı?

Bakın, okuduğumuz kitaplar, birileri tarafından yazılıyor. Gazeteler, makaleler… Çoğu zaman, bunları yazanlarla yüz yüze değiliz, ama gene onlarla, fikirleriyle birlikteyiz. İster yüz yüze olsun, isterse yazdıkları yazılar yoluyla olsun, gene onlarla ve onların haberi olmadan fikirleri ile birlikteyiz. Birlikteyiz. Bu, bir.

İkincisi, burada, Danimarka’da eğitim, sosyal bir sürecin eğitimi oluyor. İşte, bir aradayız ve zaten birlikteyiz. Biliyorsunuz; tartışmalarımız, grupsaldır. Değişik konulara yönelik olan projeler, grupsaldır. İmtihanlara girmek, grupsaldır… Bu şu demek oluyor: Bizler başkalarıyla birlikte yer alarak, yani ”kollektif” bir şekilde gelişiyoruz. Bu çok önemlidir. Bu sosyal değeri yaratan, yaşatan ve günümüze kadar sürdüren, hangi toplum modeli olursa olsun, bu çok önemli ve savunulması gerekiyor. Zaten savunuyoruz. Zaten, özelde buradaki eğitimi, genelde bu eğitime cevap veren böylesi bir ”ortakçı toplum” için, mücadele ediyor ve bunun ”kalıcılığını” savunuyoruz. Zaten kavgamız da bunun içindir. Bütün kavgamız, beraberce gelişmek ve böylece bireysel olarak ”özgür” olmak içindir!

Öğrenci arkadaşlarım;

Unutmamak gerekiyor; bireyi tüm yönleri ile geliştirmek için verilen kavga, aynı zamanda uluslararası bir kavgadır. Parentez açıyorum; ben bu kavga yüzünden sürüklendim; önce Ortadoğu’ya, daha sonraları buraya, Danimarka’ya, ulaştım. Ama ne ilginç, kavgamız burada da devam ediyor. Gerçekten ne ilginç, ”ortakçı toplum” için, mücadelemiz, hâlâ devam ediyor.

Bireyi geliştiren ”ortakçı bir toplum” için verilen kavgada ”coğrafya” önemli değil. Önemli olan, Ezen ve ezilen dünyada, bizi ezenlere, bizleri ”sürüleştirmek” isteyenlere karşı birleşmek ve ortaklaşa mücadele etmektir. Bir parantez daha açıyorum: Ben, biliyorsunuz, birey gelişimin durdurulduğu bir ülkeden, buraya geldim. Burada bunları sizlere söylemek, hem çok ilginç, hem de kavgamızın uluslararası yönünü gösteriyor. Bu şu demektir: Bireysel gelişim ve kurtuluş kavgamız, genelde uluslararası bir kavgadır. Bunu somut bir şekilde göstermek ve bütünleştirmek gerekiyor. Bu kavgayı, sürekli güncele ve uluslararası alana taşımak gerekiyor…

Konferans salonundan birisi bana, ”daha fazla bilgi” ile ”daha iyi bilgi” arasındaki farkı sormuştu. Soru çok ilginç ve yararlıdır. Şimdi bu soru üzerine uzun uzun düşünme fırsatı bulmadan şunları söyleyebilirim:

”Daha fazla bilgi” verdiğimiz eğitimin temel prensipleri arasında görmemiz gerekiyor ve zorunludur. Ama ”daha iyi bilgi” daha fazla bilgiden biraz da ayrılıyor. ”Daha iyi bilgi” aldığımız çok yönlü bilgiden oluşan bir niteliktir. İleri, daha ileri için rol oynayan, bireyi değiştiren ve geliştiren bir niteliktir. Niteliksel sıçramanın ifadesidir. Budur.

Arkadaşlarım;

Eğitime bakın, grupsaldır. Grupsal çalışmalar, daha fazla bilgiye kaynaklık ediyor. Bu yolla yaratılan bilgi zenginliği, ”daha iyi bilgiyi” yaratmaya da vesile oluyor. Görülüyor, ”daha iyi bilgiye” gene kollektif bir çabanın yolundan geçiyor.

Öğrenci arkadaşlarım;

Sizlere bunları ifade ederken, kafamda iki tez oluştu. Bu tezleri açmadan sizlerle de paylaşıyorum:

Bir: Eğitmek, kendini de geliştirmek demektir.

İki: Öğrenmek, kendini de geliştirmek demektir.

Bu tezlerimi bir sonraki derste açacağım.

Ama şimdi geriye kalan zamanda sizlere önemli tespitlerde bulunacağım:

Eğitimin birinci amacı, insanı bütün yönleri ile geliştirmektir. Bütünlüklü gelişim;

Bir: Duyu organlarının geliştirmesi

İki:
Devinimsel gelişim

Üç: Duygusal gelişim

Dört:
Sosyal gelişim, ve

Beş: Bireysel gelişim, oluyor.

Bireysel açıdan kendini geliştiren insan; duygularını geliştiren, ”kimlik elde eden”, ”ben neyim?” sorusuna cevap veren insandır. Böylesi sorulara yanıt veren insan, ”özdeğer” ve ”özgüvenle” dolu insan, oluyor.

”Nasıl bir toplum?” ve ”nasıl bir eğitim?” insanı böylesi bir aşamaya getirir? Sorulması ve yanıtlanması gereken soru budur.

Değişik toplum ve eğitim modelleri vardır. Burada üç bakıştan sözetmek mümkün:

1) Otoriter toplumlardaki otoriter eğitim

2) Demokratik toplumlardaki demokratik eğitim

3) Liberal ya da ’bırakınız yapsınlar- bırakınız geçsinler’ modele uygun olan eğitim.

Bireysel gelişime en iyi yanıt veren model, hiçkuşkusuz, demokratik toplumlardaki ”demokratik eğitimdir”. Böylesi toplumlarda birey, karşılıklı olarak yetişir. ”Aile – çocuk” , ”öğretmen – öğrenci” ilişkisi, karşılıklıdır. Her iki kesimde ”bireysel gelişime” katkıda bulunmak için vardırlar.
Böylesi bir toplumda insan, dışsal değil, içsel bir iradeyle gelişiyor.

Arkadaşlarım; bir de, bu modele karşıt olan, otoriter toplumlardaki eğitimin yarattığı insana bakalım:

Bu modele göre, birey, yeteneksiz, pasif ve a-sosyal olarak görülür. Böylesi toplumda insan, önce ailesinin ve daha sonra öğretmen ve diğer yetişkinlerin kotrolu ve disiplini altındadır. Burada bireyin gelişiminden ziyade, bireyin, “söz dinleyen”, “herşeye evet” diyen ve “ uslu” olan bireyden bahsetmek mümkün...

Evet, bireysel gelişim; demokratik toplumlarda, demokratik eğitimle şekillenen, diyalogla oluşan bir süreç oluyor.

Bir sonraki derste buluşmak üzere…
----------------------------

BİREYSEL GELİŞİM ÜZERİNE DERSLER (III)

Ders: III

Derslerimizin sonuna geldik. Hızlı bir şekilde iki tezimi arka arkaya söylüyorum:

Bir: Eğitmek, kendini geliştirmek demektir.

İki: Öğrenmek, kendini geliştirmek demektir.

Bu tezleri açmadan önce bazı noktalara dikkat çekmek, zorunludur. Şudur: Demokratik, katılımcı eğitimin olmadığı ülkelerde, öğretmen – öğrenci ilişkisi tek yönlüdür. Böylesi ülkelerde eğitim, sözümona, ”çok bilgili öğretmenler” tarafından, ”bilgili olmayan” öğrencilere verilen bir branş olarak kabûl edilir. Zira burada, ”çok bilgili olan” herzaman öğretmenlerdir. Dikkat edilirse, benzer durum evde de sözkonusu. Yani evde de ”çok bilgili olan” yine çocuğun annesi ve babası oluyor.

Böylesi bir bakış, demokratik olmayan toplumlardaki, otoriter pedagojinin bakışı oluyor. Bu bakışa göre, insan, yeteneksiz, cahil ve a-sosyaldır. Burada insan, deyim yerinde ise, ”tabula – rasa”dır. Yani, daha üzerine tebeşirle yazı yazılmayan boş bir ”kara tahta” gibidir. Bu kara tahta, okulda, öğretmen tarafından ”doldurulacaktır.” Evde de, anne ve baba tarafından doldurulacaktır…

Biliyorsunuz, böylesi bir eğitim anlayışı ile, gelişme olmaz. Böylesi bir bakışla, ne öğrenci, ne de öğretmen gelişir. Bunları bilmek gerekiyor. Biliyorsunuz.

Evet, ”eğitmek, kendini geliştirmek” tezi, sizlerde bildiyiniz gibi, katılımcı bir eğitimin tezi oluyor. Yine sizlerde bildiyiniz gibi, bu; karşılıklı bir ”öğretmen – öğrenci”; karşılıklı bir ”aile – çocuk” ilişkisini ön plana alır.

Böylesi bir ilişki sürecinde, öğretmen deneyimler elde ederek hem kendini, hem de öğrencileri daha iyi tanıyarak, gelişiyor. Bu durum evde de, aile – çocuk ilişkisi için de geçerlidir.

Burada, dinamiksel bir eğitim kültüründen söz ediyoruz. Bilgi, daha fazla bilgi üzerine dayalı bir eğitimden konuşuyoruz. Öğretmenler ancak böylesi bir kültür ile kendilerini geliştirebilirler. Gelişimin eğitimi budur. Bunun için, öğrenmek ve eğitmek, kendini de geliştirmektir, diyoruz.

Arkadaşlarım; ikinci tezin açılımı, birinci teze bağlıdır. Birbirlerini tamamlıyorlar. İnsanlar öğrenerek kendilerini de geliştiriyorlar.

Unutmamak gerekiyor; pedagojimiz, otoriter pedagojinin tersidir. Bizler, pedagojiyi, bir gelişim süreci olarak kabûl ediyoruz. Budur. Bu kabûlün anafikri: öğrenmek oluyor. Bu tutkunun sonucu, kendini sürekli geliştirmek ve yenilemek oluyor.

Bilinenleri tekrarlamak zorundayım. Hiç bir şey, yoktan var olmaz.

Hiç bir şey kendi kendine, kendi doğasında ”yeterince” gelişemez.

Oysaki, amacımız ve her insanın amacı olmalı, gelişmek için, öğrenmek, daha fazla öğrenmektir.
Amacımız, bilgi ve yeteneğimizi, sürekli değişen ve gelişen toplumun dinamizmine göre, ”ileri, daha fazla ileriye” götürmektir. Elbette, bunun imkanlarını yaratmak gerekiyor. Bunun kavgasını vermek gerekiyor…

Tekrarlıyorum, katılımcı toplumlarda öğrenmenin, gelişmenin ve geleceğe daha iyi hazırlanmanın ”sırrı”, pedagojinin tanımında yatıyor.

Pedagoji nedir? Nasıl bir pedagoji? Sorulması ve yanıtlanması gereken soru budur.

Bunun yanıtını, önceki derslerimizde de verdik. Birlikte verdik. Pedagojinin, bir sosyal süreç olduğunu ve inter – aksiyona dayandığını birlikte tartıştık.

Böylece, bu dersin sonuna geldik. Ama derslerimiz bitmedi. Bitmez.

Öğreniyoruz. Birlikte derslerimizi alarak öğreniyoruz.

Gelişiyoruz. Birlikte gelişiyoruz.

Sözlerimi, Rus psikolog, Vygotsky’le bitiriyorum:

”Her gelişim karşılıklıdır. İnsan başkalarıyla birlikte yer alarak sosyalleşiyor ve böylece de bireysel yönünü geliştiriyor.”

------------------------------------

(*) Danimarka’daki öğrencilere verilen derslerden

(**) Vygotsky: 1896-1934 yıllarında yaşayan Ruspsikolog.

1 Mart 2009 Pazar

ESTETİK GELİŞİM



Faiz Cebiroğlu

Pedagojinin biricik hedefi, insanı bütün yönleri ile geliştirmektir. Bütünlüklü gelişim, çok yönlü bir gelişimdir. Bireyin, entellektüel, duyusal, sosyal, fiziksel ve estetik gelişimi oluyor. Bu yazı, ”estetik gelişim” üzerinedir. Ama önce bir soru: Estetik nedir?

Tarifim kısadır. Şudur: Estetik, sözcük olarak, Grekçe’den, “aisthetikos” ya da ”aisthesis” ten gelmektedir. İnsanın, his, duygu ve duyu organları ile, ”gerçeklikteki” güzelliği algılamak, kavramak ve değerlendirmek oluyor. Estetik, duyusal yollardan elde edilen bilgi toplamıdır. Estetik, duyusal yetkinliktir.

Pedagojide, insanının ”topyekûn gelişiminde” , estetik, öğrenim ve gelişim sürecinde, ”olmazsa – olmaz” branşlardan birisi oluyor. Önemlidir. Zira insan, duygularını estetik aktiviteler sayesinde, ifade ediyor; ve bu faaliyetlerle hem kendini, hem de başkalarını anlamaya çalışıyor. Bu yüzden, estetik, harmonik / uyumlu bir kişiliğin oluşmasında en önemli araçlardan birisidir, diyoruz. Önemlidir, çünkü insan, bu araçla, içinde bulunduğu ortamı, yaşadığı ülkenin kültürünü, çevresini, kısacası, dünyasını anlamaya çalışıyor, kavrıyor. Bu anlamda estetik, eğitim, öğrenim ve kültürel alanlarda çok önemli bir değerdir.

Estetik faaliyetleri belli başlı gruplara ayırmak mümkün:

1- Vücutsal faaliyetler: Hareket, spor, oyun, kurallı oyunlar

2-
Doğa: Doğayı kullanma. Doğada, açık havada yapılan oyun ve aktiviteler.

3- Müzik, şarkı, drama ve anlatım: Bununla ilgili yapılan faaliyetler

4- Yaratıcı aktiviteler: Resim, boya, renklerin anlamı, keramik, dikiş...

Evet, insan yaratıcılığını, estetik faaliyet alanlarında gösteriyor ve geliştiriyor. Güzellik duygusu ve bunun gelişimi, işte böylesi alanlarda ortaya çıkıyor. Birinci noktadır.

İkincisi, estetiğin değişik alanları vardır. Hepsi gereklidir. Ama bu araçlardan en önemlisi, edebiyat ve sanattır. Sanat, duyusal ve duygusal bilginin bilimidir. Bu anlamda sanat, kişide gelişmiş estetik duygular yaratır / yaratıyor. Bu anlamda sanat, güzelliği tam anlama, kavrama ve sözkonusu güzellikten bir nevi ”tad almanın” tarifi oluyor.

Üçüncü ve son nokta şu: Çocuğun estetik gelişimi, çocuktan çocuğa farklılık gösterir. Bu da doğaldır. Zira her çocuğun kendine özgü bir temposu, öğrenme tarzı ve yeteneği vardır. Budur. Fakat bu, böyle olmasına karşılık, çocuğun estetik öğrenim ve gelişiminde belirleyici olan faktör, ”öz-güven” dir. Biz eğitimciler, çocuğa / çocuklara bu öz-güveni vermek için uğraşıyor; onların sahip oldukları yeteneklerine değer verme, yeteneklerini kabûl etme; ve onların yeteneklerine ”pozitif” yaklaşarak, sözkonusu, ”öz-güveni” ve ”öğrenme” isteğini aşılamaya çalışıyoruz. Burada ilişki karşılıklıdır. Her öğrenim, bir inter-aksiyondur!

Bu karşılıklı gelişim sürecinde, erişilmesi gereken hedefler vardır. Bu hedefler arasında, çocuğun, duyularını kullanması; duyularını, müzikle, resimle ya da diğer vücutsal faaliyetlerle ifade edebilmesi; renk ve boyayı tanıması ve bunların kullanılış tarzlarına ilişkin bilgi sahibi olması gibi.
Bu karşılıklı estetik gelişim sürecinde, biz, eğitimciler, çocuklara, işte böylesi alanlarda ”destek” olmaya çalışıyoruz. Bunlara ek olarak şunları da eklemek mümkün:

Bir: Ele alınan sanatın yapım işi. Teknik. Eserle ilgili fantazi. Hayal edilen resim; ön-taslak.

İki: Yaratılan eserin duyusal durumu.

Üç: Yaratılan eseri sergileme ve geniş kitlelere ulaştırma…

Bu ve benzeri bir süreçte; çocuğa gelen, gelecek olan eleştiriler konusunda yardımcı olma; var olan güzelin daha da güzelini yaratma yolunda dersler elde etme ve yol gösterme.

Estetik gelişim, adı üzerinde, gelişimdir. Süreçtir. Doğrudur. Ama en başta, böylesi alanlarda yetkinleşmek için, belirli bir ”zamana, mekana ve imkana” sahip olmayı gerektiriyor. Türkiye’de böylesi alanlar, ne yazık ki, hâlâ, kısıtlıdır. Nedenleri çoktur ve değişiktir. Burada, bu yazımda, bunun üzerine durmak istemiyorum. Fakat şu tartışılmaz bir gerçek ki, ” yer, zaman, mekan ve imkan” , insanın yetkinleşmesinde ”fundament” yani ”temel” bir vasıf oluyor. Açıktır, böylesi bir ortama sahip olmayanlar, yetkinleşmek için, gerekli derinliye inmeleri beklenemez. Böylesi bir imkansızlıkta , „optimal bir estetik gelişimden” bahsetmek, biraz zordur.

Kısaca, estetik öğrenim ve gelişim süreci önemli bir araçtır. Şudur:

- Estetik faaliyetlerle, „sessiz“ bilgiyi ifade etme ve bu yolla „refleks“ ve „iletişim“ kanallarını açma.

- Kültürel kimlik elde etme

- Duygusal yeteneği geliştirme

- Empatiyi geliştirme

- Fantazi ve yaratıcılığı geliştirme.

Bitiriyorum, ama bitirmeden önce, bir önemli noktaya daha işaret etmem gerekiyor: Estetik, yalnızca göze görünen bir güzellik değildir. Estetik, bütün duyu organlarımıza (görme, hissetme, işitme, tadma) tesir eden / tesir etmesi gereken; dışla için kenetlendiği, tekleştiği bir sanattır.

Estetik, dışsal güzelliğin, içsel güzellikle bütünleştiği; insan ve çevresi / dünyası arasında bir kalitedir.

Çocuklarımızı, estetik yönden geliştirelim.

Geleceğin kuruyucuları olacak çocuklarımızı, topyekûn geliştirelim.

Bu branşta şiarımız açıktır: Estetik eğitime evet; ama yalnızca, biçime önem veren, ”estetlik”e hayır!

25 Şubat 2009 Çarşamba

ANADİLİ ÜZERİNE




Faiz Cebiroğlu


Dil tartışmaları sürüyor. Dil tartışmaları, anadilin yasaklandığı ülkede, Türkiye’de sürüyor. Diller mozaiği Türkiye’de bu tartışmlar; beraberinde, insanlık tarihi için, utanç verici örnekler de bırakıyor: Sur Belediye Başkanı Sayın Abdullah Demirbaş’ın görevden alınması bunun bir örneğidir.

Sayın Abdullah Demirbaş ne yapmıştır?

Abdullah Demirbaş, Türkiye’deki “resmi dil” söylemleri dışında görüş beyan etmiştir: çok dillik ve anadilde eğitim hakkını, savunduğu için, “suç(!)” işlemiş ve görevinden alımıştır.

Sayın Demirbaş, her insanın hakkı olan anadilde eğitim hakkını savunduğu için, “suç” işlemiştir!

İşte böyle, ne yazık ki, Türkiye gibi ülkelerde, bu konuda şaka dahi edilemez. Bunun suçu büyüktür: Vatan hainliği ve vatan bölücülüğüdür!

21. yüzyılda, Türkiye’de, böylesi ilkellikler devam ederken; dünyanın büyük bir coğrafyasını oluşturan halklar, iki, üç veya daha fazla dil konuşmakta; bu dillerle insanlığın geleceği için büyük zenginlikler yaratmaktadırlar. 7 bine kadar dilin konuşulduğu dünyamızda, insanlar dil öğrenmek ve dillerini yaşatmak için, büyük bir uğraş vermektedirler. Dil öğrenme yanında, tek tek ülkelerde kullanılan lehçeleri korumak için, büyük çabalar da gösterilmektedir.

Türkiye’deki “resmi dil, resmi ideoloji” söylemlerin aksine halklar, dünyayı, dille, kelimelerle fethedeceklerine inanmaktadırlar. Dil ve farklı dillerin varlığı, kendileri için büyük bir zenginlik olduğunu bilmektedirler.

Bir düşünün, Nijerya’da 400 dil, yeni Guinea’da ise 700 dil günlük yaşamda kullanılmaktadır. Keza, dünyanın bir çok ülkesinde, hem resmi dile, hem de anadile eşit oranda önem verilmekte; dünyanın bir çok ülkesinde, birden fazla resmi dil de kullanılmaktadır. Bunlar üzerinde, daha önceleri yazdım. Bunlar üzerine değişik gazete ve dergilerde görüşlerimi belirttim. Bunları ”tekrar” hatırlatmakta yarar görüyorum.

Hem dillerin, hem de beyinlerin ezilmek istendiği bir Türkiye’de, bu konular üzerinde sürekli durmak ve bunları bıkmadan ”tekrarlamak” en ahlaki ve dik bir duruştur.

Anadilde eğitim hakkını engellemenin bir insanlık ayıbı olduğunu ”tekrar” ve ”tekrar” söylemek, en insani bir duruştur. Bu bağlamda, daha önceleri yazdıklarımı tekrarlamak zorundayım:

Bir: Belçika’da, Fransızca, Almanca ve Flamanca olmak üzere üç resmi dil kullanılmaktadır.

İki: İsviçre’nin üç resmi dili vardır: Almanca, Fransızca ve İtalyanca’dır.

Üç: Finlandiya’nın, iki resmi dili vardır: Fince ve İsveççe.

Dört: Büyük Britanya ya da Birleşik Krallık ( İngiltere, İskoçya, Galler ve İrlanda) ’da resmi dil diye bir şey yoktur. Herkes kendi dilini kullanıyor.

Beş: Danimarka’da yaşayan 50 bin kadar Alman azınlığı, Almanca eğitim almakta; keza Almanya’da yaşayan Danimarka azınlığı hem Danca hem de Almanca dili ile eğitim almaktadırlar.

Altı: Danimarka’ya bağlı Faroe adaları. Burada yaşayan 46 bin kişiye hem resmi Faroe dili ile hem de Danca dili ile eğitim verilmektedir.

Biliniyor, dil ve dillerin varlığı ülke için, insanlık için bir zenginliktir. Buradaki zenginlik, toplumsal yaşamın bir çok yönünü kapsar: siyaseti, kültürü, sanatı, ideoloji gibi yönleri içerir. Unutmamak gerekiyor; üst yapı gibi alanlarda yaratılan tüm bu değerler, hep dil çeşitliliği ve zenginliği ile oluştu / oluşuyor.

Bunun farkında olan dilbilimcileri, “dilleri yaşatmak ve ölümden kurtarmak” için, yeterli olmasa dahi, bazı girişimlerde bulunmaktadırlar. Örnek olsun, Kanada, Kızılderili ve Eskimo dillerini korumak için çalışmalar yapılmaktadır. Böylesi girişimler, sevinçtir. Onur vericidir. Böylesi çalışmalar, insan diline ve kimliğine verilen büyük saygı ve değerin ifadeleridir.

Dünyanın bir çok ülkesinde, böylesi anlamlı ve önemli çalışmalar yapılırken; dünyanın bir çok yerinde, “dilleri yaşatmak ve ölümden kurtarmak” için faaliyetler yürütülürken; ne acıdır ki, Sur Belediye Başkanı Sayın Abdullah Demirbaş, “çok dilli bir Belediye” anlayışına sahip olduğunu beyan ettiği için, hem görevden alınıyor, hem de “vatan hainliği” ve “vatan bölücülüğü” ile suçlanıyor!

Peki yaşadığımız bu 21.yüzyılda bundan daha büyük bir ilkellik olur mu?

Dünyanın değişik ülkelerinde, insanlar dillerle, kelimelerle dünyayı fethederken, çok dilli Anadolu’da bu hakkı istemek nasıl suç olabiliyor?

Burada asıl suç ve ayıp olan, insan dilinin, aynı anlama gelmek üzere insan kimliğinin kaybolmasına seyirci kalmaktır. Burada suçlu olan, insanları böylesi bir zulümle karşı karşıya bırakmaktır. Bu bağlamda soru şu:

Türkiye’de, dilbilimcileri varsa, anadilde konuşma, yazma ve kendini ifade etme özgürlükleri elinden alınmış insanlara neden sahip çıkmıyorlar?

Türkiye’de, dilbilimcileri varsa, ne yapıyorlar? Neyle uğraşıyorlar?

Anadilinden yoksunluk ve bu dille kendini ifade etmemenin insanlarda yarattığı olumsuz psikolojik özelliklerde var. Onun için aynı soruları, Türkiye’deki psikologlara da sormak gerekiyor. Onlarda biliyor veya bilmesi gerekiyor, insanlar, anadili aracılığı ile çevresini anlar ve duygularını ifade eder. İnsanlar, anadili ile düşünür, bu dille rüya görür. Bu dille kendini, kimliğini ifade eder. Bu dilden yoksun olan insan, ne yazık ki, kendini de öğrenemez. Zira, insanın kendini tanıması ve bilmesi anadili aracılığı ile oluyor. Çünkü dil, insanın kimliğidir.

Dil, insanın kimliğidir.

Kimlik, ben kimim? Ben neyim? Kime aitim? Sorularına verilen cevaptır. Dilin bir yanı kimlik, diğer yanı da kültür oluyor.

Kültür, norm ve gelenekler çocuğa anadili aracı ile verilir. Anadili ile çocuk, kendi kimliğini ve kültürünü geliştirir, anlar; bu dille çocuk, “güvenlikli” bir kimlik elde eder.

Ama ne acıdır ki, bu böyle olmasına rağmen, Türkiye’de, bu gerçekliğe gözlerini kapatan, bazı eğitimci, dilbilimcisi ve psikologlar da bulunmaktadır. Anadilin kaybulmasına ses çıkarmayan bu sözümona eğitimci ve psikologların, aslında büyük bir “insanlık suçu” ve “insanlık ayıbı” işlediklerini, onlara iletmek ve bildirmek gerekiyor. Onları “kınamak” ve sürekli “uyarmak” gerekiyor!

Yıllardır, “resmi dil – resmi ideolojiye” ses çıkarmamanın toplumda, insanlar arasında, Anadolu halkları arasında yarattığı, “ilkel ırkçılık” ve “inkârcılık” durumu vardır. Bunu da belirtmekte yarar var. Anadilleri Türkçe olmayanlar bu durumu çok iyi biliyor. Genelleme yapmıyorum. Ama Kürtlere, ”dağ Türkü” , Araplara da, hâlâ, ”Arap fellahı” dendiği bir ülkede yaşadık, yaşıyoruz. Bütün bunlara karşılık, ne etnik kökenimiz, ne de etnik anadilimiz kabûl gördü. Ama etnik köken üzerinde başka halkları aşağılamak, ve hor görmek hiç durmadı. Durmuyor. Bir yandan ”Herkes Türktür!” demek, diğer yandan, etnik kökenleri yüzünden halkları aşağılamak! Ne yazık ki, ”resmi dil – resmi ideolojinin” bir sonucu da bu olmuştur. İnsan soramadan edemiyor:

Türk + Kürd, nasıl Türk oluyor?

Türk + Arap, nasıl Türk oluyor?

Kürd + Arap, nasıl Arap oluyor?..

Bu sorular, dil için de geçerlidir. Bu bağlamda:

Türkçe + Kürtçe, nasıl Türkçe oluyor?

Türkçe + Arapça, nasıl Türkçe oluyor?..

Evet, bir yandan ”herkesi Türkleştirmek”, diğer yandan, insanları, halkları etnik kökeni vesilesiyle aşağılamak, hor görmek!

Örnekler çoktur. Kendimden bir örnek vereyim:

Anadilim arapçadır. Hatay, Antakya’lıyım. 6 yaşımda Türkçeyi öğrenmeye başladım. Doğal olarak, Türkçeyi ”Arapça aksanıyla” konuşuyorum. Hiç unutmam, yıllar önce, ilk kez, İstanbul’a Üniversite Giriş İmtihanlarına katılmak için gitmiştim. Bu iki günlük, ilk İstanbul gidişimde, ”Arapça aksanımdan” dolayı bana söylenenler karşısında ”şoke” olduğumu, hayrete düştüğümü, yıllar sonra, şimdi itiraf ediyorum. Bir düşünün, ”Arapça aksanımdan” dolayı, belki on kez, ”Arap fellahı” diye sözlü tacizle karşı-karşıya kalmıştım. Sürekli soruyor ve tartışmalara giriyordum: ”Arap fellahı” olmak niye ayıp olsun, diye. Kimse yanıt vermiyordu. ”Fellah” sözcüğünün anlamını dahi bilmiyorlardı. Ama Arapça aksanımdan dolayı, beni aşağılamak ve hor görmek için, ”Arap fellahı” diye sözle taciz ediliyordum. Oysaki, ”fellah” sözcüğü arapçadır, ”toprağı süren, işleyen çiftçi” demek. Peki, Arap fellahı olmak, ”ayıp” oluyorda, Türk fellahı olmak, neden ”ayıp” olmasın?..

Örnekleri çoğaltmak istemiyorum. Buradaki amacım, insan yaşamından ”bazı paradokslara” dikkat çekmek içindir. Böylesi durumları yaratan, hiçkuşkusuz, ”resmi dil, resmi ideoloji” politikasıdır. Böylesi anlamsız ve gereksiz insan bakışını yaratan, hiç şüphesiz, renkli, çok dilli Anadaolu halklarını görmezden kaynaklanmaktadır. Ne yazık ki, bu red ve inkâr, insanları tersyüz etmiş, bizlere görmemeyi ve düşünmemeyi öğretmiştir. Bu, budur...

Evet, sizlerde biliyorsunuz; böylesi konular üzerine sürekli duruyorum; dilin pedagojik, sosyolojik ve psikolojik yönlerine işaret ediyorum. Yazdıklarım kimilerine göre ”ağır” gelebilir; bunun da fakındayım. Ama bunu yapmamın haklı nedenleri vardır. Zira yıllardır, ”resmi dil, resmi ideoloji” bakış açısıyla alınan ”siyasi tedbirler” bizleri kaynaştırnaya değil, ayrıştırmaya yaramıştır… Bu yüzden, bu konular üzerinde duruyorum; bu yüzden, Türkiye’de ”dil, anadili ve birden fazla dilli” olmanın anlam ve önemi kavranmalı; bu alanda yaratılan ”insanlık ayıbını” hiç gecikmeden ortadan kaldırmalıyız, diyorum. Bu yüzden, Anadolu’da değişik etnik kökene sahip olan herkes, kendi anadilinde duygularını ifade etmeli, eğitim ve öğretimini yapabilmeli ve kimliğini yükseltmelidir, diyorum!

Kardeşliğin ve birbirine güvenmenin ilk adımı buradan geçiyor.

Dilimize ve kimliğimize sahip çıkalım.

Anadilde eğitim ve öğretim hakkını, destekleyelim!

2 Şubat 2009 Pazartesi

KOMÜNİKASYON(*)


Faiz CEBİROĞLU


”…Komünikasyon, haberleşmedir. Haberleşme, birlikte bilmek ve birlikte öğrenmek içindir.

Komünikasyon, birlikte anlayış yaratmak içindir… Birlik ve ortaklık içindir…

….kömünikasyonun da anlamı ve kökü: Ortaklık ve ortaklığı yaratmak için birlikte çaba sarfetmektir. Birlikte yapmaktır!..”


Bir yazımda, dilin, bir “komünikasyon davranışı” olduğunu yazmıştım. Peki, komünikasyon nedir? Komünikasyon deyince, ne anlıyoruz?

Çok hızlı bir küreselleşmeye girdiğimiz bu haberleşme ağı ve çağında, komünikasyon kavramı üzerine durmak çok önemlidir diye düşünüyorum.

Komünikasyon, Latince’den ’comminocatio’ sözcüğünden geliyor. Haberleşme demektir. Bu bağlamda komünikasyon, insanların karşılıklı bağlantı kurduğu, haberleştiği bir süreç olarak, tanımlanabilir. Karşılıklı bildirişim, komünikasyonun iki yönlü olduğunu gösterir. En basit bir
komünikasyon modeli şöyledir:

Gönderen -Alan

Burada mesaj, alıcıya değişik yollardan iletilir. Bu iletişim yolu, gönderenin seçtiği, araca bağlı. Bu bazen, mektupla, kitapla, afiş, gazete, film, konuşma gibi yollarla gerçekleştiriliyor. Bu değişik iletişim araçlarını gözönünde bulundurursak, komünikasyon modelini şöyle genişletebiliriz:

Gönderen -Mesaj- Alan

Mesaj derken, mesajın değişik anlam içerdiğini de unutmamak gerek.

Bir: Mesaj; enformasyon içerikli.

İki: Etki amaçlı.

Üç: Yorum ve değerlendirme amaçlıdır.

Bu genel bilgilerden sonra, komünikasyonun, aynı zamanda, “kişisel” ve “kişisel olmayan” yönü olduğunu da yazmam gerekiyor. Aralarında “fark” olduğu, açıktır. Bu, şu demektir: Kişisel komünikasyon, hem başımızla, hem de kalbimizle birlikte yapılan kömünikasyondur. Kişisel olmayan kömünikasyon türü ise, bazen ir-rasyonal, us dışı, baş ve kalbin bir kenara itildiği, safdışı bırakıldığı bir haberleşmedir. Mekaniktir.

Kişisel komünikasyon, iletişim kurduğumuz kişiye karşı, hem mesajın içeriğinden, hem de kullandığımız dilden sorumlu olmak demektir. Burada kalkış noktası, ifade ve demeçlerimizdir. İfade ve demeç; sorumluluğu başkalarının üzerine atmayan; “ben şunu diyorum.” “Benim düşüncem şudur,” anlamına geliyor. Sorumluluktur.

Yalnız bu kadar değil. Ekleyeceklerim var.

Yaşadığımız bu haberleşme ve bağıntı çağında, farklı komünikasyon yöntemleri vardır:

- Agresif (saldırgan, düşmanca, nefret duygulu) komünikasyon; var olan sorumluluktan kaçmak, sorumluluğu başkalarına devretmek.

- Yıpratıcı Komünikasyon:
Kişisel sorumluluk kabul etmemek.

- Assertive (özdeğer): Hem kişisel, hem de birlikte sorumluluk kabul eden, kendinden emin, kendini geri plana itmeyen, başla, kalple birlikte yapılan iletişimdir.

Yalnız bu kadar değil. Komünikasyon, aynı zamanda hem sözlü, hem de sözsüz (vücutdili) bir bildirişimi içerir. Sözlü komünikasyon, yani dil, kullandığımız dildir. Sözsüz komünikasyon ise; mimik, el, kol hareketleri, vücut duruşumuz ve bakışımızdır. Karşılıklı konuşma esnasında, vücutdilimiz, konuşmanın içeriğine göre, kendini gösterir.

Kömünikasyon, bazen ikili, bazen çoklu bir haberleşmedir. Komünikasyon, kaç kişi arasında olursa olsun, içinde, anlam, düşünce ve duygular vardır. Karşılıklı, sorumluluk vardır.

Komünikasyon, haberleşmedir.

Haberleşme, birlikte bilmek ve birlikte öğrenmek içindir.

Komünikasyon, birlikte anlayış yaratmak içindir.

Birlikte anlayış, birlikte bilmek, dünümüzü bügüne, bugünümüzü de yarına bağlamak, demektir.
Komünikasyon budur: Birlik ve ortaklık içindir.

Aslında kömünikasyonun da anlamı ve kökü: Ortaklık ve ortaklığı yaratmak için birlikte çaba sarfetmektir. Birlikte yapmaktır!

----------
(*) Faiz Cebiroğlu: Pedagoji Yazıları - I – Eylemsel Yetke, Sayfa: 119, Alter Yayıncılık, 1.Basım, Eylül 2007, Ankara

26 Ocak 2009 Pazartesi

ABARTMA VE UYDURMA(*)





Faiz CEBİROĞLU

Neden hep kendimizi, tarihimizi abartarak, "üstün­lüğümüzü" kanıtlamaya çalışıyoruz?

Biz, "uluslaşma aşamasına" geç başladığımız için mi bu kendini abartma savları oluştu?

Gerçekten, üzerinde durulması ve tartışılması gereken, önemli sorulardır.

Yalnız bu kadar mı? Hayır.

Bakıyorum, kendini, tarihini abartma ve uy-durma yanlılarına, son yıllarda, "dil abartmacıları” da katılmış durumda. Kendilerini, "yeni Türkçeci-ler" diye adlandıran bu kesim, "Türkçe'nin, diğer dillere göre üstünlüğünü" ispat etmekle meşgûl.

Bu, ilk kez olmuyor. Türkiye'de, bazen, böylesi 'eksantrik' sav sahibi kişiler, ara-sıra ortaya çıkıyor. Bu belki de 'cehaletle cüretin, zaman zaman birbirine karışmasından veya birbirinin yerini almasından' kaynaklanıyor.

Yıllar öncesinde savunulup, daha sonra terkedilen, "Güneş - dil teorisi" saçmalığını tekrar gündeme getirmenin, Türkçe diline ne faydası olacak?

Bu uydurma teori, biliniyor. Bilmeyenler için yazıyorum: Dünya'daki, her olguyu, her oluşumu, her şeyi, “Türk olmaya bağlama” teorisi. Bu bağlamda, dilimiz Türkçe de, diğer dilleri etkilemiş, aydınlatmıştır!

Biliniyor. Türk Dil Kurumu, yıllar yıllar öncesinde, bu "uydurma teoriyle" Türkçe'nin bir yere varamayacağını fark etti. Terketti. Hatta son derece ve haklı olarak ta, "bu uydurma görüşlerle" Türkçe dilini geliştiremeyiz" diye açıklamada bulunmuştu.

Herkes dilini sevmelidir.

Herkes dilini oluştuğu gibi, ama geliştirerek sevmelidir. Zira dil, toplumsal bir fenomen olarak, sürekli gelişir, değişir.

Herkes dilini sevmelidir ama dil sevgisi ayrı, dil abart­macılığı ayrıdır. Bunların birbirinin yerini almaması gerekiyor.

Ben Türkçeyi seviyorum. Türkçe, aynı zamanda, bir "dünya dili" olduğu için de, daha fazla seviyorum. Evet; Türkçe, bir dünya dilidir; içinde, Arapça, Farsça, Süryanice, Latince, Fransızca, İnglizce, Yunanca, Çince… gibi kelimeler var. Türkçenin %90'nı bu "ecnebi" denilen kelimelerden oluşuyor. Bana göre bu, Türkçe'nin bir "ayıbı" veya "fakirliği" değil, aksine zenginliğidir.

Bir ara, Türk Dil Kurumu, Türkçeyi, "ecnebi" kelime­lerden, nasıl "temizleriz" tartışmasını başlatmıştı. Buna yanıt, Orhan Hançerlioğlu'ndan gelmişti. Hançerlioğlu, haklı olarak:

"Türkçe'de, C, F, H, I, J, L, M, N, P, R, Ş, V, Z harfleriyle başlayan Türkçe kelime yoktur" dedi. Hangi kelimeleri arındıracağız, geriye bir şey kalmıyor, diye, tepkisini göstermişti. (Bakınız, Türk Dili Sözlüğü: Orhan Hançerlioğlu. Remzi Kitapevi. 618 sayfa. 2. hamur baskı. 1992).

Şimdi burada bir parentez açıp Hançerlioğlu'nun verdiği harflere dayanarak, bir kaç örnek vermek istiyorum. Haftanın günlerinden başlayalım:

Pazar, Pazar-tesi, Salı, Çarşamba, Perşembe: Farsçadır. Cuma/ Cumar-tesi: Arapçadır.

Aylara bir bakalım: Şubat: Süryanice. Mart: Latince. Haziran: Süryanice. Temmuz: Sümer veya İbranice. Ağustos: Latince. Eylül: Süryanice. Mayıs: Latince…

Şimdi burada, sayfalar dolusu örnekler vermek mümkün. Ama bu, hiçbir şeyi değiştirmez, biliyorum. Artık bu "ecnebi" dedikleri kelimeler, Türkçedir. Türkçeleşmiştir.

Zaten Türk Dil Kurumu, daha sonra, Türkçeyi bu "ecnebi" dedikleri kelimelerden "temizleme" fikrinden vazgeçmişti. Vazgeçmişti, zira geriye, bir şey kalmıyor.

Bunun böyle olması, yani Türkçenin, âdeta, bir "dünya dili" olması, dil adına, bir fakirlik değil, aksine, bir zenginliktir. Zira Türkçe budur. Bir enternasyonalist dildir. Artık bunu, tartışmamak gerekiyor.

Her insan, dilini sevmelidir ama herkes dilini, oluştuğu gibi, sevmelidir. Ben, Türkçeyi seviyorum, ama Türkçe'nin gelişmesi gerektiğini de söylüyorum.

Ama bu dil sevgisini abartarak, "bakın Türkçe, Arapça’dan veya başka bir dilden daha üstündür, o dilleri etkilemiştir" demek, kuşkusuz "dilbilimi" ciddiyetiyle pek bağdaşmaz. Türkçeye de, bir faydası olmaz. Olmuyor.

Her dil, tarihsel gelişim sürecinde; bir başka dile, kelime verir, alır. Bunlar ayrı şeylerdir. Ama "Güneş-dil teorisi" uydurmasıyla her olayı, Türkçe'ye bağlamak; ne bizi, ne de dilimizi bir yere götürür.

Eğer güzel Türk dilini, daha da "güzel" hale getirmek istiyorsak, aşağıdaki noktalar üzerine düşünmek, kafa yormak, daha yararlı olur, diye düşünüyorum. Nedir bu noktalar? Kısaca şu:

Bir: Türkçenin "yapısını" geliştirmek için çaba sarfetmek,

İki: Türkçeyi çok daha kavramlı hale getirmek,

Üç: Türkçeyi, yazım olarak da daha esnek ve daha şiirsel hale getirmek.

Düşüncem, kısaca, budur.

Artık, bu sözcük, "oyunlarından" vazgeçmenin zamanı geldiğini düşünüyorum.

Yaşadığımız dönem, abartma ve uydurma dönemi değil.

Zaman, abartma ve uydurmaları, ayırma zamanıdır.

Dikkat ederseniz, yazılarımda, hep dil sevgisinden bahsediyorum. Arapça, Türkçe ve Danca konuşuyor ve yazıyorum.

Ama Türkçeyi seviyorum. Daha çok Türkçe yazıyorum.

Türkçeyi sevmek, bu dili kullanan halkı da sevmek demektir.

Bunu da belirteyim.

------------

(*) Faiz Cebiroğlu: Pedagoji Yazıları(1), Eylemsel Yetke, Sayfa: 105, Eylül 2007, Alter Yayıncılık

17 Ocak 2009 Cumartesi

EMPERYALİZM VE DİL




Faiz CEBİROĞLU

Dil ve dili geliştirmek; dili emperyalist dil yozlaşmasına ve kirlenmesine karşı korumak, yaşadığımız bu küresel emperyalist çağda çok zordur. Bunun tarihsel ve ekonomik nedenleri vardır.

Serbest rekabet dönemindeki mal ihracı, yerini sermayeye terketmesiyle birlikte büyüyen ve daha sonra dünyamızı saran emperyalist ekonomi ve kültür egemenliği, tüm dünya ülkelerini her alanda etkiliyor. Böylesi bir oluşumun halkası olan bizim gibi ülkeleri de daha fazla etkiliyor. Yaşamdaki yozlaşma ve yabancılaşma, böylesi bir sistemin ürünüdür. Dilimizdeki “kirlenme”, böylesi bir çağın ve oluşumun ürünüdür.

Bütün bu nesnel gerçeklik karşısında, emperyalist kültür ve onun yarattığı “dil çirkinleşmesine” karşı çıkan aydınlarımız da var. Değişik sitelerde yazan, Sayın Nuri Sağaltıcı ve diğer dostlar da var. Sevindiricidir. Bilimsel zeminde dili, emperyalist dil kirlenmesine karşı, her hal ve şartta savunan aydınlarımızı, gerçekten, kutlamak gerekiyor. Yalnız kutlamak değil, onları, aynı zamanda fiili olarak desteklemek de gerekiyor. Böylesi bir tutum, insan kimliğinin, “sertifikası” oluyor.

Dilimiz “yozlaşıyor”, dilimiz “çirkinleşiyor” diyoruz. Doğrudur. Yozlaşan ve çirkinleşen yalnızca “yazı” ve “sözlü dilimiz” değildir! Yaşamda kullandığımız “tüm” dillerimizdir: Yazı dili, konuşma dili, işaret dili, vücut dili, resim, müzik, drama, dans gibi dillerimiz de böylesi bir “yozlaşma” ve “çirkinleşme” ile karşı karşıyadır. Böylesi bir durum, “özdeğer” ve “kimliğimizi” olumsuz olarak etkilediği açıktır. Bu nokta da önemlidir, zira bizler bütün bu dilleri kullanarak, hem kendi düşünce ve duygularımızı ifade ediyor, hem de aynı kültürü taşıyan başkalarını da bu yolla/yollarla anlamaya çalışıyoruz.

Dil iletişimi, her zaman, karşılıklı ve bütünseldir. Çizdiğimiz resim, dans, şarkı v.b. hülyalarımızı, düşüncelerimizi, sevdamızı ve kavgamızı iletmek ve ifade etmek içindir. Biz insanlar, bu yolla/yollarla değişik dilleri kullanarak, ifade, özduygu ve kimliğimizi geliştiriyoruz. Bu anlamda dil, toplumsal “değerler” ve “kültürel ifade tarzı” için de zorunlu bir elementtir.

Yaşadığımız bu küresel sermaye çağında, yukardaki zorunlu noktaları muhafaza etmek, çok zordur. Zordur, zira dilimiz, emperyalist sermaye dilinin baskı ve etkisi altındadır. Sermaye çağı demek, herkesin birbirine bağlı ve bağımlı olması demektir. Böylesi bir küresel yapı, tek tek ülkelerdeki dili, dilleri de etkiliyor, yozlaştırıyor, asimile ediyor.

Bu durumu gören ve yaşayan sorumlu aydınlarımız, haklı olarak, böylesi bir “dil kirlenmesine” karşı çıkmaktalar. Haklıdırlar. Dil kavgaları önemlidir, ama yeterli değildir. Sorun yapısaldır. Türkiye de dünya içindedir. Türkiye de ekonomik olarak emperyalist sistemin bir halkasıdır. Böylesi bir iç ve dış dinamik üzerine yükselen üst yapı, doğal olarak, siyasetimizi, hukuk, etik, din, felsefe, sanat ve bunların ifade tarzı olan hem Türkçeyi hem de Anadolu’da kullanılan tüm dilleri etkiliyor…

Çözüm, radikaldır. Radikalcı çözüm, köktenci çözümdür. Devrimcidir. Bu anlamda, köktenci çözüm, hem emperyalist sermaye ilişkisi ve onun yarattığı “dil kirlenmesine” karşı bir yöntem; hem de insanın “sürü” olmaktan çıkışın yöntemi oluyor.

9 Ocak 2009 Cuma

YAPMAK VE YARATMAK ÜZERİNE İPUÇLARI



Faiz CEBİROĞLU

Pedagojide yapmak ve yaratmak, her zaman büyük bir önem taşımıştır. Bu yüzden, drama, müzik, şarkı, ritim, dans ve atölye çalışmaları ( resim-iş ve sanat anlayışı), her zaman pedagojinin olmazsa olmaz elementleri olmuştur. Burada üzerinde önemle durulan nokta, hiç kuşkusuz, insanının her yönüyle gelişmesi, değişmesi ve ileri gitmesidir.

Yapmak ve yaratmak; kendini ifade etmek demektir. İnsan yaptığı ürünle, çelişkilerini, şikayetlerini, kısacası, duygu ve düşüncelerini ifade eder. Dışa yansıtır.

Yapmak ve yaratmak; komünikasyondur. Bizler, ürettiklerimizle başkalarıyla haberleşiyor ve böylece, mesajlarımızı başkalarına, yani alıcıya, göndermiş oluyoruz.

Yapmak ve üretmek; diyalogdur. İnsan, yetenek ve hayal gücünü kullanarak, ürettiği ürün aracılığıyla başkalarına sinyal gönderiyor; iletilen sinyal (işaret), tepki, cevap (respons) alıp, başkalarıyla karşılıklı bir diyalog kurmanın yolunu sağlamış oluyor.

Yapmak ve üretmek; keşfetmek, incelemek ve araştırmak demektir. Bu, insanın kendini tanıması, keşfetmesi ve anlaması anlamına da geliyor.

Yapmak ve üretmek; insanın hem duyu organlarını kullanma, hem de kendi etrafındakilerini kavramak demektir. Burada, insanın tüm duyu organları, yeni bir ürün yaratmada iç-içe geçmiştir. Kenetlenmiştir.

Yapmak ve üretmek; sosyal bir prosestir. Bu, başklarıyla ilişki kurmanın, dostluğun ve birlikteliğin sağlanması anlamına geliyor.

Yapmak ve üretmek; başkalarını hayrete düsürmek, şaşırtmak ve böylece, insan kafasında, yeni soru işaretleri yaratmak demektir.

Yapmak ve üretmek; gelişim ve değişimdir. İnsan yaparak, üreterek kendini geliştirir. Gelişim, var olan aşamadan bir başka aşamaya geçmek demektir. Sıçramadır. Niteliksel bir sıçramadır.

Yapmak ve üretmek, insanın kendi hayal gücünü ve yeteneğini kullanarak, bunu dışarıya vurmasıdır, ifade etmesidir...

Yapmak ve üretmek; anlamak demektir. Çin dilinde bir deyiş vardır: ”Duyuyorum ve unutuyorum. Görüyorum ve hatırlıyorum. Yapıyorum ve anlıyorum.”

Özetle; yapmak, yaratmak ve üretmek; insan yaşamında, belki de, en önemli bir süreçtir. Dolayısiyle, yapmak ve üretmek, yalnızca ’belirli’ insanlar için değil, herkesin hakkı olmalıdır.

İnsana verilen ve verilmesi gereken, ihtimam da budur.