”Ben çocuklara inanıyorum.Bu yüzden umutluyum.Ben çocuklara inanıyorum.Bu yüzden de mutluyum!”

13 Şubat 2010 Cumartesi

ÇOCUKLUK İŞGAL ALTINDADIR!


"Resim: Serpil Odabaşı"

“Bu zulümdür; bir yandan otoriter eğitimin verdiği zulüm, diğer yandan Kürt olmanın yarattığı zulüm: Anadil yasak. Kimlik yasak. Kürt olmak yasak. Diline, kimliğine sahip çıkan Kürt çocuğu olmak yasak...Burada herşey yasak. Burada herşey işgal altındadır. Burada çocuklar, hem fiziki, hem de psikolojik olarak işgal altındadır.”
Faiz Cebiroğlu

Türkiye’de çocuk olmak, zordur. Türkiye’de Kürt çocuğu olmak, daha da zordur. Zorluk, ikidir: Birincisi, var olan otoriter eğitimden kaynaklanan zorluk. İkincisi, hem otoriter eğitimin, hem de ”Kürt” olmanın verdiği zorluk. Bu, çifte zorluk oluyor. Çifte zorluk, birleşiyor, tekleşiyor. Tekleşen bu zorluk, çocuklar için zulüm oluyor. Tekleşen bu zorluk, çocuklar için işkence, hapis ve ölüm oluyor.

Bu zulümdür; bir yandan otoriter eğitimin verdiği zulüm, diğer yandan Kürt olmanın yarattığı zulüm: Anadil yasak. Kimlik yasak. Kürt olmak yasak. Diline, kimliğine sahip çıkan Kürt çocuğu olmak yasak...Burada herşey yasak. Burada herşey işgal altındadır. Burada çocuklar, hem fiziki, hem de psikolojik olarak işgal altındadır.

Burada çocukluk, işgal altındadır.

Burada duygular, işgal altındadır.

Burada kimlik, işgal altındadır.

İşte böylesi bir sistem ve ortamda, daha 7 – 10 yaşlarındaki “işgalin çocukları”, polis panzerleri altında eziliyor. Diline, kimliğine, duygu ve öz-değerlerine sahip çıkmaya çalışan “işgalinin çocuklarına” gaz bombaları atılıyor, kafalarına, öldürülesiye, dipçiklerle vuruluyor.

Bu zulümdür. Türkiye’de çocuk olmak, hele hele Kürt çocuğu olmak, büyük bir zulümdür.

Türkiye’de çocuklara yapılan budur. Türkiye’deki “tek resmi dil, tek resmi ideolojinin” eğitimi ve bu eğitimin yarattığı ”terbiye”, budur. Zulümdür.

Zira burada, otoriter eğitim altında, çocuk sevgisi olmaz. Yoktur.

Burada hem otoriter eğitimden, hem de varlığı inkâr edilen bir halkın, Kürt halkının çocuğu olmak, zordur. Zulümdür.

Zaten genelde otoriter eğitim ve bunun yarattığı “terbiye", çocuğu daha baştan ”sosyal olmayan” bir varlık olarak kabûl eder. Bu şu demek oluyor: ”Sosyal” olmayan çocuk, sosyal olması için, ”otorite” sahibi olan kişilerin sözlerini dinlemesi gerekiyor. Bu norma karşı çıkmak, zulüm demektir: Ailede anne - baba dayağı, ilkokullarda başlayan öğretmen dayağı, karakollarda polis dayağı, jandarma dayağı, evde, sokakta, tarlada açık infaz, linç demektir.

Otoriter eğitimde çocuk olmak, hele hele Kürt çocuğu olmak, zordur. Zulümdür.

İşte böylesi bir sistemde Kürt, Türk, Arap, Laz, Ermeni ve diğer Anadolulu çocuklar, işkence görüyor. Böylesi bir eğitim sisteminde onlara hapis cezaları veriliyor. Böylesi bir sistemde çocuklar ölüyor / öldürülüyor.

Bu hem otoriter eğitimin, hem de başka halkarı inkâr etmenin yarattığı bakış açısıdır. Yıllardır, “tek dil” ve “tek resmi ideoloji” ile beslenen bu yanlış bakış açısı, çocuklar için zulüm oluyor. Bu bakış açısıyla, çocuklarımız dövülüyor, işkence görüyor, öldürülüyor; onlara onlarca yıl hapis cezaları veriliyor... Bir düşünün, böylesi bir bakış açısını desteklemek için Türkiye’de, atasözleri dahi icat edildi, ediliyor: “Ağaç yaşken eğilir.”, ”Çocuğunu dövmeğen, dizini döver” gibi.

Açıktır; böylesi otoriter eğitim sisteminden, Türkiye’de, çoğu zaman, "işkenceciler" yetişiyor. Bu çocuk bakış açısından, zulüm ve acımasız ”insanlar” çıkıyor.

Böylesi bir eğitim sisteminden, Kenan Evren gibi faşistler çıkıyor: ”Bu çocukları asmayıp, besleyecek miyiz?” deyip, 17 yaşında çocuk Erdal Eren’i idam eden, Kenan Evren tipi faşist ve çocuk katilleri çıkıyor.

Böylesi eğitim sisteminden, “çocukta olsa, icabına bakarız” diyen ve şu an Başbakan olan Receb Tayyip gibi insanlar çıkıyor. Böylesi eğitim sisteminden, Cizre’de 10 yaşındaki Şükrü Bağan’ın kafasına gaz bombası atan; 16 yaşındaki Yahya Menekşe’yi panzerle ezen; 14 yaşındaki Seyfi Turan’ı acımasızca dibçikle vuracak kadar “vahşileşen insan” tipleri çıkıyor...

Bu tesadüfi değildir. Bu, ne yazık ki, “tek resmi dil, tek ideolojiyle” beslenen Türk otoriter eğitim sisteminin bir sonucudur. Ve ne yazık ki, bu sistem ve gelenek devam ediyor. İşte, dünden bugünlere uzanan bu gelenekle, çocukluk devresi işgal altında tutuluyor. Bu gelenekle, duygular ve insan kimliği işgal altında tutuluyor. Buradan hareketle çocuklara fiziki ve psikolojik cezalar veriliyor.

Peki böylesi bir otoriter eğitimle yetişenlerin, insanlara - hele hele çocuklara - ”hoşgörü” ile bakmaları beklenir mi?

Böylesi bir otoriter eğitimle yetişenlerin, Kürt çocuklarına sevgiyle yaklaşmaları beklenir mi?

Elbette hayır!

Açıktır, Türkiye’de çocuklara uygulanan zulüm, buradan kaynaklanmaktadır.

Türkiye’de, Kürt çocuklarına uygulanan bu çifte zulüm, buradan kaynaklanmaktadır.

Tüm bunlar Türkiye’de var olan yanlış eğitimin ve sistemin sonucudur…

Artık, yaşadığımız bu çağda, çocukluk için, insanlık için son derece utanc verici olan bu işgalci eğitime son verilmelidir.

Zamanı gelmiştir; artık, Kürt, Arap, Ermeni, Laz ve tüm Anadolu halkları, anadillerinde duygularını ifade etmeli; eğitim / öğretimini yapabilmeli ve özgürce kimliğini yükseltmelidir, diyoruz.

Bu yazının “ilk sonuçları” oluyor. İlk sonuç, gelecek için ilk adım demektir.

Artık, gecikmeden ve korkmadan böylesi ilk adımları atmak, hem insana saygı duymanın, hem de insan olamanın ilk tanımı oluyor…

Yetti artık! Türkiye’de çocuk olmak, zor olmamalıdır.

Yetti artık! Türkiye’de, Kürdistan’da Kürt çocuğu olmak, zulüm ve ölüm olmamalıdır.

21 Ocak 2010 Perşembe

Orta Çağ Bakanlığı

Faiz Cebiroğlu

Konuya direkt giriyorum. Türkiye’de hukuk, hukuktan yoksundur. Ayrımcıdır.

Türkiye’de hukuk, ”Kürt Sorunu” olduğu zaman, hukuktan tam yoksun, ayrımcı ve ırkçıdır.

87 yıllık ”T.C” süreci bunun en açık bir örneğidir: Kürdistan’ın ilhakı ve ortadan kaldırılma çabaları, Dersim katliamı, Hatay’ın ilhakı, Kıbrıs’ın işgali... hukuk olmayan hukukun bir parçasıdır. Elbette ırkçılık, yalnızca hukukta değil, toplumun her alanında, altyapı ve üstyapı kurumlarında en ilkelce sürdürülmüştür. Kemalizmle beslenen bu ”insani olmayan, insani bakış” açısı, ne utanç verici, hâlâ devam ediyor. Ne yazık, bu resmi ideoloji Türkiye’yi ”Orta Çağ” dönemine sürüklüyor.

Adalet Bakanlığı’nın; ”Öcalan, yazarlık yapamaz!” demeci bunun bir küçük örneğidir. Adaletsiz Adelet Bakanlığı, Abdullah Öcalan’ın fikirlerine ve söylediklerine bakmadan, onun şahsında, Türkiye’de, Orta Doğu’da kilit sorun olan ”Kürt Sorunu” ve çözümüne ilişkin her düşünceyi kemalist önyargı ile yasaklamak istiyor, bu yasaklamayı, Türkiye sınırları dışına taşıyacak kadar küstahlaşıyor!

Bu yöntem ve davranış, Orta Çağ zihniyetidir.

Bu yöntem ve davranışa hizmet eden ”Adalet Bakanlığı”, Orta Çağ bakanlığıdır. İlkelliktir.

Gerçekten Türkiye’deki Adalet Bakanlığı ”adaleti olmayan” Orta Çağ bakanlığı gibidir. Bu bakanlık, düşünen, yazan, çizen… tüm yaratıcı insanlara karşı oluşturulmuş bir bakanlık gibidir. Bu bakanlık, Anadolu halklarını ve düşünen insanını uzun Orta Çağ dönemine sürüklemek isyen bir bakanlıktır. Bu bakanlık, ”Öcalan, yazarlık yapamaz!” diyecek kadar ”Adaletsiz” bir bakanlıktır.

Bu ”adeletsiz bakanlık”; Abdullah Öcalan’ın, İtalya’nın ”Il Manifesto” gazetesinde bir yazısının çıkması ve bu gazetenin yazarı olacağı haberi üzerine, tıpkı Orta Çağ zihniyeti ile; ”Abdullah Öcalan, terör suçlarından hükümlü olduğu için gazete yazarlığı yapmasının imkânı bulunmuyor.” şeklinde bir açıklama yapacak kadar ilkel bir bakanlıktır.

Soruyorum: Yaşadığımız bu çağda, dünyanın hangi yerinde böylesi bir adaletsiz bakanlık vardır?

Bildiğim şudur: İster ”terör”, isterse ”idam” hükümlüsü olsun, hiçbir insanın yazı yazmasına, görüşlerini bildirmesine yasak konulamaz. Yaşadığımız bu çağda insanın görüşlerini yasaklayacak bir yasa maddesi yok. Olamaz. Olsa, olsa bu, Orta Çağ’a özgü bir madde olur.

Ama ne utanc verici bir durum, Adaletsiz Adalet Bakanlığı’ “suç” olmayan Abdullah Öcalan’ın görüşlerine ve yazarlık hakkına “yasak” koyacak kadar “adeletsiz” bir bakanlık olduğunu gösteriyor.

Adaletsiz Adalet Bakanlığı, Türkiye’deki tüm üstyapı kurum ve temsilcileri, bunu bildikleri için, iki de bir düşünceye ve düşünce sahiplerine yasaklar getiriyor. İflas eden ve ülkeyi ”Orta Çağ” dönemine sürükleyen kemalizmi kurtarmaya çalışıyorlar. Ama tüm bu çabalar boşunadır.

Türkiye, eşiktedir.

Türkiye, dönüşüm eşiğindedir!

faizce@hotmail.com

12 Ocak 2010 Salı

Kültür, Eylemde Gelişiyor


Faiz Cebiroğlu

Kültür, eylemde gelişiyor. Doğayı işleyip, kültürleştiriyoruz. İnsanın doğasını işleyip, kültürleştiriyoruz. Doğayı ve insanın doğasını işleyip kültürleştiriyor ve böylece, eylemsel yetkeli kültürel insanı yaratıyoruz. Kavgamızın önemli yanı budur. Kültürel zekâlı insan yaratmak içindir. Bu bir süreçtir. Evrimsel bir süreçtir.

Kültür, kültürel zekâ, kültürel zekâlı insan bir süreçtir. Bu, dünün bugüne, bugünün yarınlara bağlanma ve ulaştırma sürecidir.

Bu sürec, aynı zamanda komplekslidir. Bu kompleksli süreçte insanlar sürekli yaratır, yaratıyor; üretiyor, gelişiyor ve geliştiriyor. Bu bağlamda kültür, canlı, dinamiksel bir süreç oluyor. Bu sürecin insanı, eylemsel yetkeli insandır. Bu sürecin kültürü, eylem kültürüdür. Eylem geniş anlamda insanların tüm yarattıkları ve yaratacakları devrimci değerler oluyor. Bu toplumsal yaşamın her alanında yaratılan değerler ve devrimci kültür oluyor.

Kültür, eylemde yaratılıyor. Eylemde kültürü yaratan insan, eylemsel yetkeli insan oluyor. Eylemsel yetkeli insan, hem açıklayıcı hem de kompleksli kültürel değerlere tarihsel imza atıyor.

Bu şu demek oluyor: Bugün Ortadoğu’da eylemsel yetkeli insan, Kürt insanıdır. Tüm asimilasyoncu tutumlara karşı, kültürlerini geliştiren ve yayan yine Kürtler oluyor.

Bu, bir tesadüf değildir.

Tesadüf değildir, zira kültür eylemde kültür oluyor, işleniyor ve kültür oluyor.

Toplumsal yaşamın her alanında bu böyle oluyor. Böyle işliyor.

Eylemseli yetkeli Kürt, tüm baryerlere karşı kendi kültürünü yaşatıyor, yaratıyor ve bunu gelecek kuşaklara aktarıyor.

Bu, tesedüf değildir.

Kültür, eylemde yaratılıyor ve kültür oluyor.

Eylemsel yetkeli insan bu süreçten çıkıyor; kültürel zekâlı insan oluyor.

Bugün Ortadoğu’da eylemsel yetkeli ve kültürel zekâlı insan Kürt insanıdır. Tüm sömürgeci baskılara, haksızlıklara, ihanetlere rağmen, kültürünü ve kendini geliştiren Kürt halkı ve insanı oluyor.

Bu, tesadüf değildir; kültür, eylemde kültür oluyor. Eylemsel kültür, eylemsel yetkeli insanı yaratıyor. Örnek olsun:

Politikada erkek – kadın eşitliğinde Kürt siyasetçi kadınlar çok öndeler.

Edebiyatta, en önde olan ve sürekli yaratan Kürt yazar ve çizerler oluyor.

Müzikte, yine Kürtler öndeler.

Kültür, eylemde kültür oluyor.

İnsan, kendi doğasını işleyip, insan oluyor.

Eylemde kültürlerini geliştiren Kürtler, kültürün iki yönünü tarif ediyorlar:

Bir: Kültür; hem açıklayıcı, hem de kompleksli yanını tarif ediyorlar: Kültür, tarihsel olarak tüm yaratılan fikirler, değerler ve normlar oluyor.

İki: Kompleksli kültür olarak; yerel ve genişsel çerçevede süren, paylaşılan tüm kazanım, bilim, haberdarlık ve karşılıklıkı olarak yaratılan değerler.

Bu şu oluyor:

Kültür, insanda bulunur.

Kültür, başka insanlarla birlikte vardır.

Bu şu oluyor: Kültür, karşılıklı bir süreç olarak, eylemsel yetkelidir.

Eylemsel yetkeli olmayan insan, kültürel yozlaşlamaya uğruyor.

Kültürel yozlaşmaya uğrayan insan, insan değil, insancık oluyor.

Amacımız, kültürel insanı yaratmak içindir. Amacımız, kendi doğasını işleyip verimli hale getiren insanı yaratmak içindir.

Kürtler örnektir; eytlemsel yetkede hem kütürlerini, hem de kültürel insanını yaratıyorlar.

Bu şu oluyor: Kültür, eylemde kültür oluyor.

Bu şu oluyor: İnsan, eylemde insan oluyor.

Bu şu oluyor: Ortadoğu’da en eylemsel yetkeli insan, Kürt insanı oluyor.

Kültürü, eylemde kültür yapıyoruz.

Şu anki çerçevede, eylemsel yetkede kültürleşen, kültürel zekâlı insan, Kürt insanı, en devrimci insan oluyor.

4 Ocak 2010 Pazartesi

HABİTUS

Faiz Cebiroğlu
Fransız sosyolog Pierre Bourdieu ( 1930 – 2002) insanların eylemlerini, davranış ve hareketlerini açıklamak için ”habitus” kavramını kullanır. Latince kökenli habitus, değerlerimiz, alışkanlıklarımız, gelenek, tutum, davranış ve duruşlarımız oluyor. Habitus, Kürt halkının mücadelesini anlamak ve kavramak için önemli bir kavram olduğunu düşünüyorum.

Bu alanda, ilerde, çalışma yapacak Kürt, Türk yazar ve araştırmacılara, hızlı bir şekilde, bazı ipuçlarını veriyorum.

Bourdieu’nun, sosyolojik alanda kullandığı kavramlar adeta iç – içe geçmiş durumdadır: Habitus, Alan, Kapital ve Sempolik şiddet.

Alan, farklı pozisyonlar arasındaki nesnel ilişkiler ve bu ilişkiler arasındaki güç mücadelesi.

Kapital, değerler ve var olan imkânlar oluyor. Bourdieu, kapitali üç temel forma ayırıyor: Kültürel kapital, ekonomik kapital ve sosyal kapitaldir.

Sembolik şiddet, Bourdieu’ da kilit kavramdır. Kötü iletişim, ortak dilin olmaması, gurupların kendini ifade edememe ya ifade etmelerine yer vermeme…çoğu zaman ”sembolik şiddeti” yaratıyor…

Tüm bu kavramlar, habitus doğrultusunda, Kürt tarihi mücedelesinde yer alan olumlu ve olumsuzun tahlil edilmesi; tarihsel olarak geçerli olanla, geçersiz olanın açığa çıkarılması; doğrularla yanlışların ayırt edilmesi için önemlidir, diyorum.

Bir düşünün; Kürtler, 1920’lerde bölünmüş ve paylaşılmıştır: 1.Dünya savaşında bölgenin emperyal güçlerinin (İngiltere ve Fransa) yarattığı bölünme, paylaşım; daha sonraları dört ülke tarafından ( İran, Irak, Suriye ve Türkiye) yapılan ikinci bir bölünme ve paylaşım vardır. Açık ki, bölünme, parçalanma, Kürt insanını topyekûn olarak etkilemiş; Kürt insanı üzerinde fiziksel, ruhsal ve her alanda ağır etkileri olmuştur. Bu duruma nasıl gelindi? Kürtler bu yazgıyı neden bir türlü değiştiremiyorlar? Nufusu 35 – 40 milyona varan Kürtler, neden ve nasıl, hâlâ, bölündükleri ülkelerde kurban oluyor? Neden kendi devletlerini kuramıyorlar? Bu durumu yaratan sorunlar – koşullar ( ekonomik, politik, sosyal ilişkiler…) nedir? Tüm bu soruların yanıtlarını aramak ve bulmak, Fransız sosyolog Pierre Bourdieu’nun geliştirdiği ”habitus” ve diğer kavramlardan yararlanmak gerekiyor.

Kavramlar önemlidir. Kavramların taşıdığı fikirler vardır. Önemlidir.

Habitus kavramı ve diğer kavramların bağrında taşıdığı bir siyaset, bir psikoloji, bir felsefe vardır. Bu bağlamda habitus, objektif koşulların yarattığı, eğittiği ve geliştirdiği bilinçli sübjektif insanı bulmak için önemlidir. Habitus bu anlamda, ezilen insanın ezenlere karşı bir tepki, bir duruş ve görünüş olduğu için, önemlidir.

Kavramlar önemlidir, tarihseldir. Bu tarihsel kavramların, kazançları ve zenginlikleri vardır. Habitus kavramı ışığında bunları şöyle sıralamak mümkün:

Bir: Kültürel farkındalık.

İki: Bölgesel ve Enternasyonel alanda olmak.

Üç: Dünyasal kültürsel iletişimi kurmak ve geliştirmek.

Bu üçsel boyut, habitus kavramı çerçevesinde, fiziksel ve ruhsal olarak bütünleşmenin önemini gösteriyor. Bu bütünleşme ”kültürel zekâlı” insanı ve yaşam tarzını yaratıyor.

Hiç kuşkusuz, kültürel zekâ bir süreçtir, kültürel zekâlı insan da bu sürecin ürünüdür. Sürecin zincir halkaları var: Geçmiş durumşimdiki durum ve gelecek durum. Bu durumun ve sürecin olumlu ve olumsuz yönleri vardır:

Geçmiş durum; daha önceleri elde edilen deneyimler, başarılar, hayal kırıklıkları ve yarı yolda bırakma, ihanetler.

Şimdiki durum; gelinen aşama, kendine güven, özdeğer, kendini anlama, doğrusal / eylemsel stratejiler bulma.

Gelecek duruma dair; geleceği kurma hülyası ve beklentisi, umut, direniş…

İşte kültürel zekâ bu süreçte şekilleniyor ve kimlik oluyor.

Habitus ve kültürel zekâ, nesnel koşulların yarattığı, kendini geliştirdiği ve bilinçlendirdiği insandır. Burada nesnel, öznelle birleşiyor, birliktelik, ”sübjektif” insanı yaratıyor. Bu sürecin öznel insanı, ”bilinçli insan” oluyor.

Habitus, ben kimim? Neyim? Sorularına verilen yanıttır; kimliktir.

Habitus, Kürtler ve tüm ezilenler için kimliklerini bulma ve geliştirme tarzı oluyor.

Bu kimliksel mücadele süreci, beraberinde ”kültürel kapitalı” doğuruyor! ”Kültürel kapital” dünden bugünlere doğru uzanan, tüm deneyim ve imkânlarımızdır! Bu imkânlardan, bizleri dört parçaya bölenlere karşı, habitus kavramında kendimizi sorguluyor ve cevaplar bulmaya çalışıyoruz.

Habitus, özgürlüğe giden yolda, tüm davranış ve hareketlerimiz oluyor. Tüm gelenek ve göreneklerimiz, alışkanlıklarımız, tutum ve duruşlarımız, oluyor.

Habitus, kendi kaderini kendisi çizmek isteyen ezilen insanın tepkisidir.

Habitus, ”eylemsel yetkeli” insan olmak demektir.

12 Aralık 2009 Cumartesi

Kelimelerle Vurmak!




”… İnsan, en çok bu sistemde ”yabancılaşıyor”. Bu sistemde yozlaşan ve ”yabancılaşan insan”, diyalogu bir yana iterek, yaşadığı sistemin ”kurbanı” oluyor. Bu bağlamda, insanın yabancılaşmasını ”tekelciliğin kurbanı olmak”, şeklinde tanımlayabilirim. Bunu da Karl Marks’ın ”yabancılaşma” tanımına ”ek tanım” olarak veriyorum…”

Faiz Cebiroğlu

Dikkatinizi çekmiş mi, bilmiyorum. Son yıllarda, Türkiye’de, âdete bir hastalık haline geldi: Kelimelerle vurmak! Her türden insanlar, her meslek türünden insanlar, ”diyalogu” bir yana iterek, birbirlerinin başlarına ”boş ve anlamsız” kelimeler fırlatıyor, birbirlerini ”kelimelerle” vuruyor.

Ne acıdır, birlikte iş yapma bir yana itilmiş; diyalog, bir yana itilmiş; ”tartışma” adı altında, birbirlerine kelimeler fırlatarak ”kim kaybetti” ”kim kazandı” hesabı yapıyor / yapılıyor.

Gerçekte, ortada ne diyalog, ne de gerçek anlamda tartışma vardır. Her birimiz bir taraftan konuşuyor. Her birimiz, ”ben kazandım”, ”o kaybetti” misali bir mantıkla, birbirimize ”kelimeler” fırlatarak ”sosyal” olan bizlerin, ”sosyalleşmemiş” örneklerini sergiliyoruz.

Bu durum, insan gelişimi adına, gerçekten utanç vericidir!

Bu “duraklama”, insan gelişimi adına, gerçekten utanç vericidir!

Bu süreç ve bu sürecin yarattığı ”duraklama”, hiç kuşkusuz tekelciliğin yarattığı bir durumdur.

Daha önceki yazdıklarımı tekrarlamak istemiyorum. Ama özetin özeti şudur: Tekelcilik, insanın sürekli yozlaşması ve insanın giderek ”insancık” haline gelmesi oluyor. İnsan, en çok tekelci sistemde yozlaşıyor. İnsan, en çok bu sistemde ”yabancılaşıyor”. Bu sistemde yozlaşan ve ”yabancılaşan insan”, diyalogu bir yana iterek, yaşadığı sistemin ”kurbanı” oluyor. Bu bağlamda, insanın yabancılaşmasını ”tekelciliğin kurbanı olmak”, şeklinde tanımlayabilirim. Bunu da Karl Marks’ın ”yabancılaşma” tanımına ”ek tanım” olarak veriyorum.

Tekelciliğin kurbanı olan insan, ”kurbandır”; diyalogu ne yapsın?

Amacımız bu tekelci sistemi kaldırmak ve insanı kurtarmaktır.

Tekelciliğin reddi, insanın kurtuluşu ve diyalogun açılması oluyor.

Bu, toptan kurtuluşa giden yolun açılımı demektir.

Bu yolda diyalog vardır. Diyalog, bu anlamda, insanın gelişimi, değişimi ve dönüşümü oluyor.

Diyalog; ”ileri, hep ileri” oluyor.

Diyalog, bu bağlamda şudur:

Bir: Tarihsel olarak devrimci olan biz, insanlar için, ”ileri, hep ileri” şiarıyla ortakça ve akılca çözümler bulmak.

İki: Bu yolda yürüyen diğer yoldaşları ve fikirlerini dikkate almak ve anlamak.

Üç: Ortak dinleti, ortak anlayış ve ortakça çözümler bulmak.

Bu noktalar çoğaltılabilir. Bunu bir başka yazımızda yaparız. Burada şunu vurgulamak istiyorum: İnsan tarihsel olarak devrimcidir. Fakat, tekelcilik devrimci insanı, insan olmaktan çıkardı, ”insancık” haline getirdi. İnsancık insan, bu sistemin kurbanı oldu…

Tekelciliğin kurbanı olan insan, ”kurbandır”; diyalogu ne yapsın?

Diyalogun reddi olan insan, agresif oluyor.

Agresif insan, elindeki son olanağı kullanıyor: kelimeler fırlatıyor; boş ve anlamsız kelimeler fırlatıyor. Fırlattığı kelimelerde belki şunu umuyor:

Bir: Boş ve anlamsız kelimelerle kendini savunmak, kurtarmak!

İki: Boş ve anlamsız kelimelerle kendi ”düşüncesini(!)” savunmak ve kendince çözümler bulmak.

Üç: Son çare olarak, ”ileri, hep ileri” olan devrimci insanın kişiliğine saldırmak.

Dört: Bu agresifle, devrimci insanı yenebileceğini sanacak kadar saf olmak!

Amacımız, tekelci insanda ”kurban” olan bu insanı kurtarmak içindir. Kurtuluş, birlikte olacaktır. Birliktelik, insanın kurtuluşuna giden yolda, diyalog yolunu bulmak ve açmaktan geçiyor.

Diyalog yolu, ortakça fikirler ve ortakça çözümler bulma yoludur.

Toplum olarak buna hazır mıyız, sanmıyorum.

Nedenleri vardır; şudur: Tekelcilik sistemi, bizleri , düşünce ve duygularımızı ”kelimelendirmede” yetersiz bırakmıştır.

Tekelcilik düzeni, hem devrimci fikirlerimizi, hem de duygularımızı ”kelimelendirmenin” önemli bir dil olduğunu unutturmuştur.

Bunlar olmayınca, diyalog olmuyor. Bunlar olmayınca, boş ve anlamsız kelimeler fırlatan agresif insan kalıyor.

Kavgamız, tekelci sistemde “kurban” olan bu insanı kurtarmak içindir.

Kavgamız bu yolun açılmasında anahtar rol oynayacak, “diyalog” metodunu bulmak ve bu yolda, ne devrimci fikirlerin, ne de duyguların “kelimelerin altında” saklanmadığı bir sistem kurmaktır.

Amacımız, birlikte kazanacağımız “ortakça”, aynı anlama gelmek üzere sosyalist bir düzen kurmaktır.

Ortakça sistemin insanı, her yönden devrimcidir. Ortakça düzenin insanı ”boş ve anlamsız” kelimeler fırlatmaz. Ortakça insan, ”ileri, hep ileri” hülyasıyla diyalog insanıdır ve daima devrimcidir.

İşimiz kolay mı, değil.

Devrimcilik, yeni bir doğumdur.

Hiçbir doğum, kolay olmuyor.

Bunun da farkındayız.

1 Kasım 2009 Pazar

Dil Sevgisi…


”Cep telefon”. Bu nereden çıktı? Cebin telefonu nasıl oluyor, bilmiyorum. Görmedim. Duymadım. Bilmiyorum. Tek bildiğim, mobil telefonun Türkçeye ”cep telefonu” olarak tercüme edildiğidir. Peki, dünyada bundan daha uyduruk bir ”isim” ve ”sıfat” olur mu?..Cep: Arapça, “ceyb”. Telefon: Fransızca, “téléphone”. Türk Dil Kurumu, Arapça ve Fransızca’dan sözcükler uydurarak ”mobil telefonu”,Türkçe’ye, ”cep telefonu” olarak çeviriyor, çevirebiliyor!

Faiz Cebiroğlu
faizce@hotamail.com

Herkes dilini sevmelidir. Herkes dilini oluştuğu gibi sevmelidir. Bunlar doğrudur. Ama dil sevgisi başka, dil abartmacılığı başkadır. Dil uydurmacılığı başka, dil ırkçılığı başkadır. Ne yazık ki, Türkiye’de yıllardır yapılan, dil sevgisi değil, dil abartmacılığı, dil uydurmacılığı ve dil ırkçılığıdır. ”Bir Profesörün Evhamları” başlıklı yazımda ve diğer yazılarımda bunlar üzerinde durdum, duruyorum. Önemlidir. Dillerin ve de beyinlerin ezilmek istendiği bir Türkiye’de bu konular üzerinde durmak çok önemlidir.

Bir düşünün; yüzde 90’nı yabancı sözcüklerden oluşan; Türkiye’deki tüm yer, yöre ve yerleşim adlarının Türkçe olmadığı bir Türkçe ve Türkiye’den bahsediyoruz. Ama tüm bunlara karşılık, YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, hiç sıkılmadan, Kürtçe için ”ödünç alınmış bir dil” diyebiliyor!

Türkiye’de bu mentalite, bu ırkçı bakış açısı, hiç kuşkusuz, yıllardır sürdürülen, ”resmi dil – resmi ideoloji”nin bir sonucudur. Bu ideoloji, yanlızca sıradan insanlarımızı değil, aydınlarımızı, YÖK Başkanı gibi profesörlerimizi de hem cahil, hem de ırkçı bir duruma getirmiştir.

Türk Dil Kurumu’na bakın. Türkçeye katkı yapmak bir yana, işi gücü anlamsız kelimeler uydurmak ve başka halkların dilini küçümsemek oluyor. Bu anlamda, Türk Dil Kurumu ve bu kurumda çalışan bu ”dil bilmezler kurulu” yalnız abartmacı ve uydurmacı değil, aynı zamanda Kürtçe ve diğer dillere karşı tam ırkçı bir kurum oluyor. Türk Dil Kurumu yıllardır, ”Güneş – dil” teorisi saçmalığı ile, ”Türkçe, dünyadaki tüm dilleri etkilemiş ve aydınlatmıştır(!)” diyecek kadar uydurmacı bir kurum oluyor.

Örnek mi, çoktur. Bunları başka çalışmalarımızda yapmak mümkün. Yapacağız. Ama hızlıca, Türkçede, Türkçeye, ”uyduruk” ve çok ”anlamsız” sözcüklerden oluşan / yapılan iki örnek vermek istiyorum:

Bir: ”Tespit” sözcüğü. Arapçadır. Tespit etmek. Öz Türkçesi: ”Saptamak” olarak yapılmış. Hem Türk Dil Kurumu, hem de diğer Türkçe dil uzmanları ”saptamak” sözcüğünü öz Türkçe olarak kabûl ediyor ve bizlere sunuyorlar. Peki bundan daha büyük cehalet olur mu? Arapça ”tespit” yine arapça olan ”sabt” tan geliyor; bu anlamda ”saptamak” Arapça’nın arapçası oluyor!

İki: ”Cep telefon”. Bu nereden çıktı? Cebin telefonu nasıl oluyor, bilmiyorum. Görmedim. Duymadım. Bilmiyorum. Tek bildiğim, mobil telefonun Türkçeye ”cep telefonu” olarak tercüme edildiğidir. Peki, dünyada bundan daha uyduruk bir ”isim” ve ”sıfat” olur mu?..Cep: Arapça, “ceyb”. Telefon: Fransızca, “téléphone”. Türk Dil Kurumu, Arapça ve Fransızca’dan sözcükler uydurarak ”mobil telefonu”,Türkçe’ye, ”cep telefonu” olarak çeviriyor, çevirebiliyor!

Oysa ki, ”mobil”, mobildir; bu sıfat Fransızca’dır; ”hareketli” ve ”taşınabilir” demek oluyor. Mobil telefon; taşınabilen telefon demektir. Cepte taşınır. Çantaya konur. Arabada taşınır, başka yerlerde konur, taşınır…

Peki, mobil olan, taşınabilen telefon nasıl oluyor da, Türkçe’de ”cep telefonu” oluyor?..

Bakın, ”mobil telefonlar” İran’da ve tüm Arap ülkelerinde de kullanılıyor. Ama ne zengin Farsça’da, ne de zengin Arapça’da, Türkiye’deki “Türk Dil Kurumu” gibi ”mobil telefonu” cep telefonu” olarak tercüme etmedi. Edemez. Onlar da biliyor; dil ”uydurma” ve ”abartmalardan” oluşan bir fenomen değildir. Olamaz.

Ey ”Türk Dil Kurumu”, dil uzmanı olmak bu mudur?

Evet, buraya kadar bir nokta açıktır, şudur: İlerde, Türkiye’de, yapılacak dönüşümlerde ilk işimiz, böylesi abartmacı, uydurmacı ve ırkçı ”Türk Dil Kurumu” nu ortadan kaldırmak olmalıdır.

Devam ediyorum. Gerçekten ne utanmazlık, yıllardır hem Türk Dil Kurumu, hem de bu kuruma hizmet edenler, hiç sıkılmadan başka dilden gelen sözcükleri ince hilelerle bizlere ”Türkçe” diye sunmuşlar, sunuyorlar. Böylesi ”dil uzmanlığı” rezilliğini elbettte biz devrimci aydınlar olarak deşifre etmeliyiz. Ediyoruz. Bu yolda yalnız değiliz. Kürtçe dili ve edebiyatı üzerine kafa yoran Zana Farqînî vardır. Kürt kimliği üzerine yorulmak bilmez bir kavga veren İsmail Beşikçi vardır. Başkaları vardır.

Bu bağlamda, Türkiye’deki kavgamız, aynı zamanda, ”dil, kimlik ve kültür” kavgası oluyor. Bunu sürdüreceğiz. Sürdürüyoruz.

Devam ediyorum ama daha önceleri yazdıklarımı tekrarlıyorum. Tekrarlıyoruz: her tekrarımızda ve yazılarımızda mutlaka yenilik vardır. Olacaktır. Unutmamak gerekiyor; ırkçı asimilasyoncu bir Türkiye’de doğruları ”tekrarlamak” ve sürekli ”tekrarlamak” artık zorunlu olmuştur. Budur.

Cehalete bir bakın; sözüm ona ,dil uzmanlarımız, farklı kelimelerden ama Türkçe olmayan kelimelerden yaptırdıkları ”uydurmalarla” bazı yerleşim yerlerimizi, illerimizi dahi ”Türkçeleştirmişler!”

Peki dil kurumu ya da uzmanı olmak bu mudur?

Daha önceleri yazdım, tekrarlıyorum. Örnek olsun diye tekrarlıyorum. Ne yazık ki, Türkiye’de farklı kelimelerden yapılan uydurmalarla bazı illerin adları değiştirilerek bizlere Türkçe diye yutturulmaya çalışılmıştır; ancak Türkçe değildir. Örnek olsun, Denizli. Türkiye’de hemen hemen herkes Denizli şehrinin Türkçe olduğunu sanır, ancak Türkçe değildir.

Denizli, 14. yüzyılda ”Domuslu” olarak adlandırılan bir yerdir. Domuslu’nun anlamını bilmeyen dil uzmanlarımız, Domuslu’yu ”Denizli” olarak Türkçeleştirmiştir! Böylece, denizin olmadığı Denizli ve çevresinde, Domuslu, Denizli olarak isimlendirilmiştir. Oysaki, ”Domus”, Latince’de ”Ev” demektir. Denizle ilgisi yoktur.

Keza, Kırıklareli, Kırkkale. Bu şehirler de Türkçe sanılmaktadır; ancak Türkçe değildir. Kirk-lar-eli: ”Kirk”, ”kyriakòn” ”kyros”, Grekçe ve kilise demektir. Tanrıya dua edildiği yer, ev. Tanrı evi oluyor.

Kırık-kale: Kirk yine Grekçe ve kilise demek. ”Kale” Arapça’dan getirilmiş bir sözcüktür.

Bu ve buna benzer onlarca örnek vermek mümkün. Bunları ilerde yapacağım. Ama ben burada şunu söylüyorum: Başka dillerden Türkçeye geçen sözcükler, ince hilelerle, bizlere, sanki Türkçe kökenden gelmişler gibi sunuluyor. İşte bunu kabûl edemeyiz. Etmiyoruz. Tepkim ve tepkimiz bunun içindir.

Tüm bunlar açıkken, ”resmi ideoloji – resmi dil savunucuları” hiç sıkılmadan ”Kürtçe ödünç alınmış bir dil” diyebiliyor. İşte tepkimiz, bunun içindir.

Yalnız bu kadar değil, dahası var; Türkiye’de ‘resmi dil – resmi ideoloji’nin” yarattığı tahribat yalnız bununla sınırlı değildir. Kemalist resmi ideoloji, politika, sanat, edebiyat alanında ve her alanda utanılası tahribat yaptığını görmek mümkün. Basit bir örnek vereyim: Karacaoğlan şiirleri. Halk Ozanı Karacaoğlan 17. yüzyılda yaşamış, Tüm Anadolu’yu dolaşarak şiirlerinde, koşmalarında sevdasını ve kavgasını dile getirmiştir. Yazdığı koşmalarda, şiirlerde güzel Kürt kızlarından da bahsetmiş, tutulduğu güzel Kürt kızlarına olan aşkını ve sevdasını şiirlerinde işlemiştir:

”Birem birem devşirirler odunu
Bilem dedim, bilemedim adını
Elbistan yanaklı Kürtler kadını
Bir kız bana emmi dedi, neyleyim.”

Ama nedense, Türkiye’de yeni baskıları yapılan Karacaoğlan kitaplarında ve bu şiirde yer alan “Kürt” ,“Kürtler” kadını dizesi yok, kaldrılmıştır. ”Kürtler” kadını;

“Erzurum yanaklı “Türkmen” kadını...” olarak değiştirilmiştir!..

Peki bundan daha utanç verici ve ırkçı bir durum olur mu?

Peki böylesi ilkel bir ırkçılık, dünyanın hangi ülkesinde / ülkelerinde bulunur?

Biliniyor, dünyanın bir çok ülkesinde birden fazla dil, anadili ve resmi dili mevcuttur. Tüm bu diller o ülkeler için bir zenginlik olarak kabûl edilmektedir. O ülkelerde hiç kimse Türkiye’de yapılan böylesi dil rkçılığına girmez, tenezül etmez. Zira, çok dillik, onlar için ve herkes için bir zenginlik olarak kabûl edilmektedir. Budur.

Bakın, 5 milyonluk Danimarka’da, Danca diline bir çok Kürtçe sözcük geçmiştir. Örnek olsun, “Newroz”. Newroz, Danca sözlüğünde şöyle tanımlanıyor: New: Ny(yeni). roz: dag (gün) . Yani “yeni gün”. Newroz: Kürtlerin 21 Mart’ta kutladıkları Yeni Yıl Bayramı. 21 Mart, ilkbahar bayramı olarak ta kutlanmaktadır.”

Acaba “newroz” neden Türk Dil Kurumu’nun hazırlamış olduğu sözlükte yok?

Danimarka’da ve Danca diline geçen ”newroz” Danca dili için bir zenginlik olarak kabûl edilmektedir. Burada hiç kimse “vah dilimiz “ecnebileşiyor, yok oluyor” gibi bir düşünceye sahip değil. Olamaz.

Ama Türkiye’de durum tam tersidir. Türkiye’de “resmi dil, resmi ideolojinin” yaratmış olduğu insani bakış açısı, ne yazık ki, insanlarımızı ırkçı yapmıştır.

İşte bunları yazıyoruz. Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan şahsında Türkiye’de yapılan “ilkel ırkçılığı” göstermeye çalışıyoruz. Bunları yazmak, söylemek aydın olmanın asgari ölçütleri oluyor, diyoruz…

Evet; herkes dilini sevmelidir. Ama herkes dilini oluştuğu gibi sevmelidir.

Herkes dilini sevmelidir, ama dil sevgisi başka, dil abartmacılığı, dil uydurmacılığı ve dil ırkçılığı başkadır!

16 Ekim 2009 Cuma

Bir Profesörün Evhamları




Faiz Cebiroğlu
faizce@hotmail.com

YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan’ın, Kürt dili üzerine yapmış olduğu açıklamayı okuyunca, Türkiye’de verilen “profesörlük” unvanı adına utandığımı yazmak zorundayım.İnsan sormadan edemiyor: Bir profesör, daha önceleri, ODTÖ’de sosyoloji dersleri veren bir profesör, bu kadar “evhamı” nasıl yapabiliyor?

Nasıl oluyor da, Ankara Üniversitesi’nden mezun olan, yüksek lisansını ve doktorasını “Chicago Üniversitesi”inde tamamlayan bir profesör; “Kürtçe ödünç bir dildir. Yüzde 60 – 70’şi Farsça, Arapça ve Türkçe’den oluşmuş” deyip, Kürtçe’yi, sözüm ona, küçümseyebiliyor?

Peki, bir profesör bu “evhamları nereden buluyor?

Sömürgeci Türkiye tekeller ülkesinde sorulması ve yanıtlanması gerek sorular bunlardır.

Tesadüf değildir; dil üzerinde hiç bilgisi olmayan bu cahil pröfesör, Türkçe hakkında da bilgisi yok.

Tesadüf değildir; Kürtçe dilini ”küçümseyen” bu cahil profesör, Türkçe’nin ”ecnebi” kelimelerden oluştuğunu da hiç bilmiyor!

Burada, kısaca, insanları Kürtçe dili konusunda yanıltmaya yönelik ”evhamlarda” bulunan bu cahil profesöre, notlar halinde, bir kaç ders vermem gerekiyor.

Eyy, Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, öğren:

Bir: Türkçe’nin yüzde 90’nı “ecnebi” denilen kelimelerden oluşuyor.

İki: Türkçe’de, C, F, H, I, J, L, M, N, P, R, Ş, V, Z harfleriyle başlayan hiç bir Türkçe kelime yoktur!

Üç: Türkiye’de hiç bir yöre veya yerleşme yerinin adı Türkçe değildir. Buna bağlı olarak;

Türkçe’deki hafta günleri, Farsça ve Arapça’dan oluşuyor. Ay adları; Şubat, Mart, Mayıs, Haziran, Temmuz, Ağustos, Eylül...Türkçe değildir (Burada sayfalar dolusu örnek vermek mümkün, ama sizin gibilere faydası olmaz, biliyorum).

Dört: Türkçe dili; yüzde 10 kadar Türkçe kelimelerden oluşuyor ve sana göre bir dil oluyor!

Eyy, Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan!

Herkes dilini sevmelidir, ama dil sevgisi başka, dil abartmacılığı ve uydurmacılığı başkadır. Bu evhamlar senin gibi profesör ünvanını alan birisi tarafından yapılıyorsa, korkunçtur.

Korkunçtur; zira yüzde 90’nı “ecnebi” kelimelerden oluşan bir Türkçe’yi “yükseklerde” tutup, Kürtçe gibi, dört ülke tarafından sömürgeleştirilen, Kürt insanı ve dilini tarihten silmek isteyen zalim iktidarlara karşı hala varlığını koruması ve buna rağmen, Türkçe’den çok daha zengin olmasını görmemek ve küçümsemek, korkunçtur!

Gerçekten, insan sormadan edemiyor: Sömürgeci tekeller Türkiye’sinde profesörler ne yapar?

Cevabı açıktır: İnsanları yanıltmak içindir!

Ne yazık ki, tekeller Türkiye’sinde Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan gibiler, ”evham” yapmak ve insanları yanıltmak için varlar. Artık bu düzende, sıkılma ve utanma kalmamış. Olmaz. Bu tekeller düzeninde, ne yazık ki, ”cehalet” ile ”cüret”, çoğu zaman, birbirinin yerini alıyor ve ne yazık ki, Yusuf Ziya Özcan gibi cahil profesörler de çıkıyor. Tiksinti veriyor!

Tiksinti veriyor.

Engels’te yıllar öncesinde, sanki,Yusuf Ziya Özcan gibi profesörlere söylemiş: ”Cehalet, tiksintiricidir!” diyor.

Gerçekten budur.

Not derslerim bitiyor ama sonuçlar var ve açıktır: Bundan böyle, sömürgeden de beter Türkiye tekeller ülkesinde, Yusuf Ziya Özcan gibi profesörlerin ”evhamlarına” cevap vermek ve bunlara karşı mücadele etmek, biz, aydınlara düşen en önemli görev oluyor.

Sömürgeden de beter Türkiye tekeller ülkesinde, bundan böyle, ”cehaletle” ”cüreti” birbirine karıştıran, Yusuf Ziya Özcan gibi, profesörlere ”sevecenlikle” bakamayacağımızı artık bilmeleri gerekiyor.