”Ben çocuklara inanıyorum.Bu yüzden umutluyum.Ben çocuklara inanıyorum.Bu yüzden de mutluyum!”

7 Nisan 2013 Pazar

Duygular ve ifade tarzları…




Faiz Cebiroğlu

Duygular ve ifade tarzları…Daha önceleri yazmam gereken bir konuydu. Ama araya başka çalışmalar girdi. Şimdi yazıyorum. Sorarak başlıyorum: Çocukların duyguları ve ifade tarzları nedir?

Pedagojide, çocukların topyekûn gelişiminde, üzerinde önemle durduğumuz bir konu, hiç kuşkusuz, çocuk duyguları ve bunların ifade tarzlarıdır. Duygu / duygular hislerimizdir. Duygu / duygular çekirdeğimizdir. İnsan korkar, sevinir, üzülür, öfkelenir. Önemli olan, duyguları ifade etmektir. Önemli olan, duygularını ifade eden çocuğa saygı göstermek ve ciddiye almaktır.

Türkiye’de, bu konu üzerinde, ne yazık ki, pedagojik alanda önemli çalışmalar yapıldığını söylemek zordur. Türkiye’de hâlâ, çocuklara ve büyüklere, ”ağlamının ayıp” olduğu ve ”erkekliğe yakışmadığını” söyler duruyoruz. Oysa ki, duygu / duygular (olumlu olumsuz), vücuttaki tepkilerdir. Duygular, nasıl bir ruh haleti içinde olduğumuza işaret eden sinyallerdir. Tüm duygular (olumlu, olumsuz), hepsi önemlidir. Duyguları durdurmak, mümkün değildir. Asıl ayıp olan, duyguları durdurmaya çalışmaktır. Sevinçli olmak, ağlamak, korkmak,  üzülmek bir insan hakkır.

Duyguları durdurmaya ve yönlendirmeye çalışmak; duygular ve bunların ifade tarzlarını birbirine karıştırmak,  çocuklarda, çocukların bireysel gelişiminde olumsuz etkiler yaratıyor. Duygu ve bunların ifade tarzları arasındaki farkı bilmeden, kavramadan, çoğu zaman, insan hakkı olan duygulara saldırmış oluyor ve bu duyguları hedef almış oluyoruz.

Peki, duygularımızı nasıl ifade edeceğiz?

Duygu ve ifade tarzları arasındaki fark nedir?

Sevinçli olmak, bir duygudur. Ama sevinç duygusunun yarattığı “tebessüm” ya da “gülüş”  bir tepkidir. Yani duygunun dışa vurumudur. Vücut dilinin bir ifadesidir.

Korkmak, bir duygudur. Ama bu duygunun yarattığı “kaçış” “kaçmak” bir tepkidir.

Bir başka örnek:

1- Çocuğa çok kızdım, çok öfkelendim.

2- Çocuğu çok azarladım.

Birincisi, “kızmak”, “öfkelenmek”, bir duygudur. İkincisi, “azarlamak” bir tepkidir.

Ne yazık ki, çoğu zaman bunları birbirine karıştırıyor ; ve  çoğu zaman, aralarındaki “farkı” görmeden duyguları hedef almış oluyoruz.

Bir örnek daha vereyim:

“Çocuk, bir nedenden ötürü, büyük bir öfkeyle, elindeki oyuncakları atıyor, kırıyor…O esnada, çocuğun annesi ya da babası bu durumu görüyor…”

 Bu durum karşısında ne yapmamız gerekiyor? Böylesi bir öfke ortamında, çocuğa nasıl yaklaşmamız, müdahale etmemiz gerekiyor?

En basitinden yanıtımız, şudur:

“Öfkeni, kızgınlığını anlıyorum. Ama oyuncaklarını atman, kırman doğru değildir.”

Dikkat edilirse, burada, hem çocuğun “öfke” duygusunu kabül etmiş oluyoruz, hem de bu duygunun yarattığı “saldırgan” tepkiyi reddetmiş oluyoruz.

Bunun yerine, “öfkelenmene” “kızmana” gerek yok”, deseydik, durum çok değişirdi.

Pedagojide, çocuk gelişim branşında üzerinde dikkatlice durduğumuz, konu duygular ve bunların ifade tarzlarıdır. Çocuklar tüm duygularını ifade etmeli ve çocukların duygusal gelişimlerinde onlara  yardımcı olmalıyız. Bu anlamda;

Bir: Duyguların yaratmış olduğu tepkilere profesyonelce  “sınır” koyabilmeliyiz.

İki: Çocukla olan iletişimiz, anlaşılır, açık ve net olmalıdır.

Bitiriyorum.

Duyguları reddetmek, yönlendirmeye çalışmak, doğru değildir;  ama bu duyguların  yaratacağı tepkilere dikkat etmek, bu tepkilerin yaratacağı olumsuz duruma karşı çıkmak her zaman önemli ve doğrudur.

Duygular, kimsayal tepkimizdir.

Olumlu, olumsuz tüm duygular önemlidir. Burada önemli olan, duygu ve ifade tarzları arasında bir harmoni, bir denge kurmak ve çocukları bu yönde eğitmektir.

8 Mart 2013 Cuma

Eleştiri Üzerine Bir Bakış (2)





Faiz Cebiroğlu

Devam ediyorum.

Eleştiri, ileri, daha ileriye gitmek için yapılan analiz ve yorumlamadır. Bu anlamda eleştiri, kırıcı ve bozucu değil, yapıcıdır. Yapıcı eleştiri, kırıcı ve bozucu eleştirinin tersidir. Yapıcı eleştiri, gelişime açık olan, gelişime ışık tutan bir yöntemdir. Zaten eleştirinin doğasında yapıcılık ve ileriye gitmek vardır. Bu mu, şu demektir: Her hangi bir konuda ve alanda var olan tıkanıklığı ve duraganlığı ortadan kaldırmanın ve ileriye  gitmenin metodu demektir. Yapıcı eleştirinin prensibi, insan toplumunun evrim tarihinde yaşamı savunmak ve daha ileri götürmek içindir! Metod ve prensip budur!

Eleştiri, toplumsal yaşamın, canlı yaşamın tüm yön ve cephelerinde değişik metodlarla yapılıyor. Ortaya çıkan analiz ve yorumlar bu ”eleştiri sanatı” ile bizlere ulaştırılıyor. Bu eleştiri metodu ile doğru ve yanlışlar ortaya çıkarılıyor. Edebiyat, sanat, estetik eleştiriler… her alanda bu böyledir.

Estetiksel eleştiriler, bazen edebiyat, sanat, müzik olarak ayrılsalar da, eleştirinin temel amacı ve ötopyası değişmiyor: Geçerli olanla geçersiz olanı; doğru olanla yanlışı açığa çıkarmaktır.
Eleştiride, yapıcı eleştiride, metodumuz / prensibimiz, yaşamı olumlamaya ve yaşamı, en zor koşullarda dahi, kaliteli  bir yaşam haline getirmenin kavgası oluyor. Bu bir ütopyadır. Ama bu güzel bir geleceğin ütopyasıdır.

Parentez açıyorum.

Ütopya, çoğu zaman hayali ve gerçekleşmesi mümkün olmayan bir ”fantazi” olarak alıgılanıyor. Yanlıştır! Ütopya, eleştiri bazında ve toplumsal yaşamın tüm yönlerinde ( ekonomi, siyaset, kültür, sanat, teori…) her alanda, daha ileri,  daha kaliteli bir vizyona sahip olmak demektir.

Devam ediyorum.

Yapıcı olmak, çoğu zaman, ”çalışmayan”, ”duraganlaşan” araçların tekrar aktif hale gelmesi olarak ta algılanıyor. Yanlıştır! Elbette, toplumsal yaşamın değişik cephelerinde duran, çalışmayan araçların - aynı halleri ile de olsa -  tekrar çalışmaya başlaması iyidir. Ama yeterli  değildir! Zaten, ileriye gitmediği için, sürekli duraganlaşan bir aracı, kazara da olsa, tekrar çalıştırmak bizi, bizleri ileriye götürmüyor. Götürmez. Birinci, noktadır.

Yapıcılık ve yanına eleştiri koyuyorum: Yapıcı eleştiri oluyor. Yapıcı eleştiri, eskimiş sistemleri tekrar çalıştırmak değildir. Yapıcı eleştiri, ilerlemek, daha ilerlemek için yeni araçlara olan ihtiyacın bir işareti oluyor. Bu da ikinci noktadır.

Eleştiri sürecinin böylesi bir perspektifte devam edebilmesi için bazı noktaları tekrarlamak zorundayım:

1- Eleştirilerde ”spesifik” olmak.

2- Olumlu – olumsuz tüm fikirleri  dinlemek.

3-  Farklı fikirlere açık olmak.

4- Çözüm için yeni alternatiflere hazır olmak.

5- Eleştirilerde somut olmak,  net tanımlayıcı olmak.

Bu noktalar bağlamında, sürekli ”negatif” olarak algılanan ”eleştiri” sözcüğü de olumlu bir karektere bürünüyor.

Bitiriyorum.

Eleştiri, yapıcı eleştiri, doğruda durmanın ve ileriye gitmenin olmazsa olmaz metodudur.

Sürecinde gelişimi barındırmayan her eleştiri, yıkıcı eleştiridir.

Eleştiri,  bir sanattır.

İnsanoğlu, böylesi yapıcı eleştirilere ve sanata ihtiyacı vardır.





Eleştiri Üzerine Bir Bakış(1)




Faiz Cebiroğlu

Türkiye’de en çok yanlış anlaşılan kavramlardan birisi, hiç kuşkusuz, ’eleştiri’ sözcüğüdür. Öyle ki, bu sözcük, bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde, birbirini karalamanın bir aracı olarak kullanılmış; ve böylece de eleştiri, eleştiri olmaktan çıkıp, yerini, ne yazık ki, küfür’e terketmiştir. Üzücüdür. Oysa ki, küfür ayrıdır; eleştiri ayrıdır. Küfür, ilkelliktir. Bilim dışıdır. Eleştiri ise, hep ileriye gitmek içindir.

Eleştiri (critic / kritik), kelime olarak, Yunancadan gelmiş; değişik konu ve alanlardaki, ’doğruyla yanlışı’ , ’geçerli olanla geçersiz’ olanı ayırt etme anlamına geliyor. Bu tanım doğrultusunda, eleştiri:

Bir: sözlü / yazılı; teorik ve günlük pratik yaşamda, birbirimizin eylemine ve dünya görüşüne ”değer biçmektir”.

İki: Eleştiri bu anlamda, analiz ve yorumlamadır.

Üç: Eleştiri bu doğrultuda, ’kırıcı’ değil, ’yapıcı’ bir işlev görür.

Dört: Eleştiri, ’küfür’ değil; doğruda yürümenin ve ileriye gitmenin bir ’felsefesi’ olarak, anlam kazanır.

Yalnız bu kadar değil.

Eleştiri, doğru yolu göstermek ve doğruyla yanlışı ayırt etmek için kullanılan bir yöntemdir. Bu anlamda eleştiri, canlı, dinamik bir ilişki, geliştirici bir tartışma ortamın yaratılması demek oluyor.

Bu çerçevede eleştiri:

- Somut olguları hedef almalıdır.

- Eleştiri, tartışma konusu olan olgu/olgulara yönelik olmalıdır.

- Eleştirmen, eleştirisinde ’açık’ ve ’direkt’ olmalıdır.

- Hem eleştiri yöneltme, hem de eleştiri kabul etme anlayış ve olgunluğa sahip olunmalıdır.

Burada bir soruya ihtiyaç var: Ya öz-eleştiri?

Sürekli pişmanlık yasalarının çıkarıldığı; öz-eleştirinin bir „cezalandırma“ aracı olarak kullanıldığı bir ülkede, öz-eleştiriye, olumlu baktığımı söyleyemem. Zaten eleştirinin kendisi, doğruyla yanlışı formüle etmenin yöntemidir. Böylesi bir durumda, ‚ ‚özel’ bir öz-eleştiri yapmanın anlam ve gereği kalmıyor. Bu, bir. İkincisi, Türkiye’de öz-eleştiri, bir nevi, ‚günah çıkarma’ olarak algılanıyor. Bunun eleştiriyle, gerçek eleştiri anlayışıyla bir ilgisi yok. Bulunmuyor. Red-edilmesi gerekir!

Üçüncüsü şu: Tartışma ayrıdır; günah çıkarmak ayrıdır. Eleştiri ayrıdır; ‚pişmanım’ anlamındaki öz-eleştiri ayrıdır.

Bu temel ve açıklayıcı noktalardan sonra ekleyeceklerim var: eleştiri, insanın topyekün gelişmesi için kullanılan bir yöntemdir. Bu bağlamda, Türkiye’de, canlı ve dinamik bir tartışma ortamı yok. Bulunmuyor. Eleştiri adı altından, ne yazık ki, başka şeyler vardır. Küfür vardır; ilkelliktir. Birbirini karalama vardır; olmaması gerekiyor…

Kısaca, eleştiri, analiz, yorum ve değerlendirmedir. Bu anlamda eleştiri, ’eksik’ ve ’yanlış’ yanları gösteren bir yöntem oluyor.

Eleştiri, ileriye gitmek ve gelişmek içindir.

Türkiye’de böylesi eleştirilere, ihtiyaç vardır…

6 Kasım 2011 Pazar

ÇOCUKLARA SORDUM: ARKADAŞLIK NEDİR?









"Ben; geleceğin büyükleri olacak çocuklardan, umutluyum. Bundan dolayı da mutluyum; çünkü çocuklarımızdan umutluyum!"






Faiz Cebiroğlu

Çocukları ve onların dünyalarını anlamak için, çocuklarla birlikte olmak, çocuklarla “buluşmak”, onları “görmek” gerekiyor. Jean Jacques Rousseau’nun, “Emile” kitabında, anne ve babalara: “Önce; tanımadığınızdan emin olduğum çocuklarınızı inceleyin!” diye seslenmesi, son derece yerinde bir uyarı, yerinde bir tespittir.

Rousseau’nun yıllar öncesinde, anne ve babalara yönelik uyarılarını, bizler, pratikte yaşıyor ve görüyoruz. Aileleri tarafından, “görülmeyen” ve “keşfedilmeyen” çocukların, gerçekten, araştırma, öğrenme, sosyal, kültürel ve yaratıcı yetenekleriyle, “harikalar yarattıklarını”, bizler, hergün, yaşıyor ve görüyoruz.

Günlük olarak, çocuklar konuşma ve söyleşilerde; onlara yönelttiğimiz sorulara ve onların bizlere verdikleri, birbirinden ilginç yanıtlarıyla, bizleri “hayret”e düşürmektedirler. Gerçekten, çocuklarla yaptığımız her buluşma ve söyleşi, bizler için de bir öğreti oluyor.

Evet; çocuklarla “arkadaşlık” konusunda söyleşi yapacağım odaya girdiğimde, 6,5 yaşında Frida adında bir kızın, çiziyor olduğu resme gözüm takılmıştı. Kızın yanına yaklaşarak, “Ne kadar güzel resim çiziyorsun!” dediyimde, bana; “Yalnız güzel resim çizmiyorum; ben, aynı zamanda perfeksiyonistim (mükemmeliyetçiyim)” diye yanıt veriyordu.

Böylesi ve daha değişik yaş grubundaki çocukların sahip oldukları yetenek, dil, kelime hazineleri ve kullandıkları birbirinden ilginç kavramlar, gerçekten, bizleri hayrete düşürüyor.

İşte; arkadaşlık konusunda, çocuklara yönelttiğim sorulara aldığım yanıtlarla, ben, birkez daha aydınlanmış oldum.

Hemen, geleceğin sorumlu büyüklerine, çocuklara soruyorum:

- Arkadaşlık nedir?

- Sevdiğin bir ya da birden fazla kişiyle birlikte olmak ve onlarla oyun oynama isteğine sahip olmak demektir.

- Peki, arkadaş nedir?

- Birlikte oyun oynadığımız kişi.

- Arkadaşın var mı?

- Evet, bir tane var. Bu okuldan değil… İki arkadaşım var. Birisi bu okula gidiyor diğeri başka okula.

- Arkadaşlarınla ne yapıyorsun?

- Birlikte oynuyoruz. Saklambaç oynuyoruz. “Çiftliğe giren tilki” oynuyoruz.

- Arkadaşlarınla aran hiç bozuldu mu?

- Evet, bazen oyun türü ve rollerde anlaşamıyoruz. Birbirimize küsüyoruz… Oyunda kim, ne olacak? Bazen anlaşamıyoruz.

- Nasıl tekrar arkadaş oluyorsunuz?

- Ben ya da benimle oyun oynayan arkadaş, ”tekrar arkadaş olalım mı?” diye soruyor. Ben ya da O, evet diyor; tekrar arkadaş oluyoruz.

- Arkadaş nedir?

- İyi arkadaşlar.

- Arkadaş sahibi olmak niye iyi?

- Birbirimize destek veriyoruz. Birbirimize “sırlarımızı” da açıklıyoruz.

- Arkadaşların var mı?

- Evet, benim komşum. Bahçeden direkt ona gidiyorum.

- Arkadaşlarınla ne yapıyorsun?

- Oyun oynuyoruz. Bisiklete biniyoruz. Arkadaşım, bisiklete binmeyi çok seviyor.

- Arkadaşlığın bozulması ne demek?

- Birbirimize kızdığımız zaman, arkadaşlığımız bozuluyor.

- Peki, arkadaşlığınız nasıl bozuluyor?

- Bazen evden getirdiğim özel oyuncaklarımı alıyorlar.

- Nasıl tekrar arkadaş oluyorsun?

- Diyorum ki, bu benim oyuncaklarım. Evden getirmişim. Benden alma. Ama ben bunlarla oynadıktan sonra, sana, oynaman için, verebilirim, diyorum. O da “evet” diyor. Tekrar arkadaş oluyoruz…

Evet; işte çocuklar, bizim çocuklarımız; budur.

Dünyanın her tarafında aynı hülya ve duygularla dolu olan çocuklarımız; böyledir.

Ben; geleceğin büyükleri olacak çocuklardan, umutluyum.

Bundan dolayı da mutluyum; çünkü çocuklarımızdan umutluyum!

23 Nisan 2011 Cumartesi

Türkiye’de Çocuk Olmak!(*)





Faiz Cebiroğlu
faizce@hotmail.com


Çocuk, dünyanın her tarafında, çocuktur. Yaş olarak, 18 yaşın altında olan herkes, çocuktur. Kızı, erkeği, beyazı, esmeri, Afrikalısı, sarışını…Hangi renk, cins ve görünüşten olursa olsun, çocuk, çocuktur. Herkes güzel ve kaliteli bir ”çocukluk devresi” yaşama hakkına sahiptir. Bu bir insanlık hakkıdır. Çocukları korumak, en başta devletlerin görevi oluyor. Devlet, ”çocukluk devresini” koruyan kurallar, çıkarmakla yükümlüdür. Zorunludur.

Ama ne yazık ki, bu, pratikte, böyle olmuyor. Türkiye’de çocuklara karşı uygulanan, fiziki ve manevi şiddet, gerçekten utanç verici boyutlardadır. Türkiye’de yapılan bir araştırma, annelerin %87.4’ü çocuklarına fiziksel şiddet; %93 ise manevi şiddet, uyguladıklarını gösteriyor. Çocuklara yapılan ’kötü muamele’ ve ’ihmal’ , sosyal bir miras olarak, dünden bugüne, bugünlerden yarınlara uzanmaktadır. Bunun kökeninde, şiddetin, bir nevi ’terbiye’ biçimi olarak, kabül edilmesi, yatıyor. Terbiye adı altında, çocuklara açıkça, hem fiziki, hem de manevi işkence yapılıyor.

Malatya Çocuk Yuvası’nda kalan 0 – 6 yaş grubu çocukların, ”bakıcı anneler(!)” tarafından, tokat, tekme, terlik ve sopayla dövülmeleri, bunun, küçük, bir örneğidir. Yine İzmir’de, Barbaros Çocuk Köyü’nde ortaya çıkan ’tecavüz ve cinsel taciz’ bunun bir başka örneğidir.

Gelenektir; ilkokullarda başlayan öğretmen dayağı, askerde sopa, ailede koca dayağı, polis falakası, cinsel şiddet, yargısız infaz, linç. Hatta bunun doğruluğunu meşrulaştıran, özdeyişler, atasözleri yaratılmıştır: ’Ağaç Yaşken Eğilir’, ’Çocuğunu dövmeyen, Dizini Döver!’ ’Dayak, Cennetten Çıkmadır!’ gibi.

Bu durum, yalnız aile, eğitim kurumları ve çocuk yuvalarında sınırlı olsaydı, ne âlâ! Çocuklara uygulanan şiddet, işkence, kötü muamele, öldürme ve yok etme, bizzat üst makamlarca, devlet birimlerince de yapılmaktadır. Hatta bunu pratikte uygulamak için, özel kanunlar dahi çıkarılıyor. Düşünün, 12 Eylül sonrasında, 17 yaşında çocuk Erdal Eren, yaşı büyütülerek, idam edilmiştir.

12 yaşındaki çocuk Uğur Kaymaz’ın 13 kurşunla hayatına son verilmiştir. Diyarbakır ve Batman’da 3, 6 ve 9 yaşlarında üç çocuk, acımasızca katledilmişlerdir.

Tüm bunlar, hiç şüphesiz, verilen eğitimin bir sonucudur: Bugünün büyükleri, generaller, polis, öğretmen ve diğer ”sorumlular” ”şiddetle terbiye etme” okulundan mezun olmuşlardır. Başbakan Tayyib Bey’in, ”…çocuk da olsa, gereği yapılacak” demesi, yine böylesi bir eğitimin sonucudur.

Görüldüğü gibi, Türkiye’de çocuk olmak, içler acısıdır. Çocuklara uygulanan fiziksel şiddet yanında, birde, manevi, psikolojik şiddette vardır: Azarlama, çocukları aç bırakma, karanlık bir odaya hapsetme, iple bağlama, ağızlarına biber sürme gibi ruhsal ve duygusal istismar da, had safhadadır. İşin ilginç tarafı, çocuklara uygulanan fiziksel ve ruhsal şiddet, hem eğitimli, hem de eğitimsiz kişiler tarafından eşit düzryde yapılıyor olmasıdır. Zira yazdığım gibi, şiddet (fiziksel ve ruhsal), Türkiye’de bir nevi ’terbiye’ biçimi olarak kabul edilmektedir. ’Şiddetle terbiye etme!’, Türk eğitim kültürünün, ne yazik ki, ayrılmaz bir parçası olmuştur ve bu, bir gelenek olarak devam etmektedir.

Var olan bu eğitim sistemine göre çocuk, hiç bir şeydir. Çocuk, boş bir teneke misali, dışardan, yani ’büyükler’ tarafından doldurulacaktır. Bu bağlamda çocuk, ailenin ve diğer ’büyüklerin’, sözleri dışına çıkmayan ve her dediklerine ”evet” demek zorunda kalan bir yaratıktır. Çocuk, ”neden böyle olsun?” sorduğu zaman, cevap(!) hazır: ”Çünkü, ben böyle istiyorum!” Zira bu eğitim anlayışına göre çocuk, pasif, yeteneksiz ve asosyal olarak kabül edilir. Bu doğrultuda çocuk:

Bir: ailenin direktifi, kontrolü ve disiplini altındadır.

İki: çocuk, öğretmenin direktifi, kontrolü ve disiplini altındadır.

Üç: çocuk, polisin direktifi, kontrolü ve disiplini altındadır ve bu, geniş bir şekilde yayılır.

Bu hiyararşiye karşı çıkanlar, bu norm sınırlarını aşanlar, görüldüğü gibi, en acımasızca cezalandırılıyor. Yok ediliyor.

Evet; böylesi bir ”terbiye” sistemin, artık bir işe yaramadığı aşkârdır. Çocuklar arasında ve ilkokullara kadar sıçrayan şiddet, hiç kuşkusuz, bu yanlış eğitimin de bir sonucudur. Hepimizin aklını başına alması gerekmektedir. Geleceğin sorumlu büyükleri olacak çocukları korumak ve yetiştirmek, artık, yeni ve katılımcı bir eğitimden ve buna bağlı olarak, yeni bir çocuk bakışından geçiyor.

Böylesi bir eğitimi uygulamaya koymak, artık zorunluluktur. Günceldir!

Yeter artık! Çocuklara kıymayın, efendiler!

Yeter artık! Çocuklara sahip çıkmanın zamanı geldi, efendiler!

------------
(*)23 Nisan 2006

24 Aralık 2010 Cuma

Birleşmiş Milletler ve Çocuklar




Faiz Cebiroğlu

faizce@hotmail.com


Çocuklar, bizim çocuklar, Ortadoğu’da, tüm dünyada tehdit altındadır!

Ortadoğu’da, Afrika, Latin Amerika ve dünyanın bir çok yerinde çocuklar, bizim çocuklar, yaşam / kalım savaşı vermekte; dünyanın bir çok yerinde milyonlarca çocuk,  savaş, işgal, açlık ve yoksulluk sınırlarının altında yaşamaktadır.

Çocuklar, bizim çocuklar tehdit altındadır!

Evet, yanlış okumadınız, milyonlarca çocuk yaşadığımız bu emperyalist dünyada her türden tehdit altında yaşıyor!

Çocuklar, bizim çocuklar tehdit altındadır: Savaş tehdidi. İşgal. Yeterince beslenememe. Hastalık…

Çocuklar, bizim çocuklar tehdit altındadır ama Birleşmiş Milletlere bakılırsa, dünya, çocuklar için, her taraf güllük / gülistanlık!

Birleşmiş Milletlere bakılırsa, çocukları korumak için gece / gündüz uğraşılıyor, uğraş veriliyor(!)
Verilen uğraş nerde, nerede?

Eyyy Birleşeşmiş Milletler, yıllardır ”çocukların haklarını koruyacağız!” nakaratını tekrarlamaktan bıkmadınız mı?

Sizlere soruyorum: Çocukların haklarını hangi tarihte, nasıl ve nerede korudunuz?

Eyyy Birleşmiş Milletler Cemaatı, çok gerilere gitmek istemiyorum, 1989’lardan başlayarak sizlere hatırlatarak soruyorum: ”Çocuklarımızı her türden tehlikeye karşı koruyacağız” vaazınız üzerinden 21 yıl geçmiş! Peki, nerede, nasıl, hangi bölgede çocuklarımızı korudunuz?

Çocuklara dair ve şu anki görünen tablo ”kurumunuz” adına içler acısıdır. Afrika’da durum, içler acısıdır. Filistin, Haiti, Filipinlerde.. çocukların yaşam durumları, içler acısıdır.

Bakın, Kürt çocukları, yıllardır hem fiziki, hem de psikolojik tehdit altında yaşamakta; Menekşe’lerimiz, Uğur Kaymaz’larımız… domdom kurşunlarıyla öldürülmektedir!

Eyyy Birleşşmiş Milletler Cemaatı; tüm bunlar açıkken, yıllardır ”çocukların haklarını koruyacağız!” nakaratını tekrarlamaktan bıkmadınız mı?

Ne korkunç bir tablo: 1990’dan bu yana 3,6 milyon insan emperyalist savaş koşullarında öldü, öldürüldü; ama bunların yarısından fazlasını çocuklar oluşturuyor!

Yalnız bu kadar mı, hayır. Dahası da var; son verilen istatistiklere göre dünyada 1 milyon çocuk, tehlike sınırları içinde yaşadığını gösteriyor. Bu şu demek oluyor; dünyada 6 çocuktan biri tehlike sınırlarının altında yaşıyor.

Peki, çocukları, çocuk haklarını korumak bu mu oluyor?

Yukardaki tablonun anafikri var. Şudur: Çocuklarımız, aslında, dünya cezaevi’nde acı, işkence, işgal v.b. duygularla yaşıyor, büyüyor.

Bu bağlamda, dünya cezaevi’nin adı: Emperyalizm ve buna bağlı ülkeler, oluyor.

Bu bağlamda, dünya cezaevi’nin markası: Ölüm, oluyor! Bu oluyor.

Elimize ulaşan sonuçlar var.

Elimize, emperyalist dünya cezaevi’nden gelen sonuçlar var, sarsıtıcıdır:

Bir: Dünyada 1 milyar çocuk, fiziki işkenceler dışında, onlara ”yetişkin” muamalesi yapılmakta ve onların çocuk olduğu / çocukluk devreleri aşamasında oldukları görmezden gelinmektedir!

İki: Dünyada 20 milyondan fazla çocuk, savaş, işgal ve başka siyasi / toplumsal nedenlerle ülkelerinden, yurtlarından, coğrafyalarından göç etmek, bırakmak zorunda barakılmıştır.

Üç: Dünyada 640 milyon çocuk evsiz, barksız yaşamakta, kalacak ilkel bir menzili dahi bulunmamaktadır.

Dört: Dünyada 500 milyon çocuk, en asgari yaşam koşullarının çok ama çok altında yaşamaktadır.

Beş: Dünyada 400 milyon çocuk temiz sudan yoksun olarak yaşamaktadır.

Altı: Dünyada her 6 çocuktan biri aç ve dünyada 90 milyon çocuk ölümle karşı karşıya olduğu gerçeği durmaktadır…

İşte, emperyalist dünya cezeevi’nin çocuklarla ilgili tablosu budur. Gerçekten insanlık adına utanç vericidir.

Bu, insanlık adına utanç verici, dünya çocuk cezaevi’ne karşı çıkmak, Aşık İhsani’nin dediği gibi: ”Türkiye’de (Dünyada) zindanlar var / Zindanları yıkmak gerek!..” söylemiyle taraf tutmaktan geçiyor.

Taraf tutuyor ve birlikte söylüyoruz:

”Şu dünyada zindanlar var / zindanları yıkmak lazım!”

Aşık İhsani’nin bu türküsel çağrısını rehber ediyor ve diyorum ki;

Çocuklarımızı korumadan, devrim yapamayız.

Çocuklarımızı korumadan, dünyamızı ”çocuk bahçesine” çeviremeyiz.

Çocuklarımızı savunuyoruz. Umutluyuz. Mutluyuz.

Çocuklarımıza inanıyoruz: Umutluyuz!

Çocuklarımıza inanıyoruz: Mutluyuz!

13 Temmuz 2010 Salı

Türkiye’de Okumak…

Faiz Cebiroğlu
faizce@hotmail.com

Ne acıdır; Türkiye’de okumak, kitap okumak, en asgari duruma düşmüş durumda. Ne hüzündür; İnternet, bizleri ”topyekûn” işgal etmiş durumda. Ne umutsuzluktur; buna ses çıkaran yok!. Ne düşündürücüdür; uğruna ölümlere kadar gidilen ”eğitim kavgamız”ihmal edilmiş durumda.

Bu konu üzerine durmak ve sürekli durmak gerekiyor, duruyorum ve tekrar güncele alıyorum; ihtimamdır. Geleceğin büyükleri olacak çocuklarımızı düşünüyorum; sorumluluktur. İhtimam ve sorumluluk, niteliksel bir değişimin sözcükleri oluyor. Ailesel / çocuksal devrimin teorik kavramları oluyor: Görünüştür!

Görünüş mü, teoridir. Teori mi, görmektir!

Görmek, geleceğin topyekûn ya da eylemsel yetkeli insanı yaratmak oluyor. Dönüşümdür.

Dönüşüm veya aynı anlama gelmek üzere devrim, eğitimden ve okumaktan geçiyor.

Üzerinde duruyoruz; çocuklarımızın okuması gerekir, diyoruz. Bizlerin desteği ile, çocuklarımız, çantalarını, evlerini, hatta ceplerini kitaplarla doldurması gerekir, diyoruz. Önemlidir.

Yaşadığımız bu cehaliye devresinde ya da tekeller düzeninde, çocuklarımızı yetiştirmek, onları okutmak, öğretmek ve okumaya özendirmek en önemli mücadele oluyor. Zorunluluktur.

Zorunluluk, bizlere düşüyor: Çocuklarımızı, bu zor tekeller Türkiye’sinde okumaya ”teşvik” etmeliyiz. Bu yeter mi, hayır! Burada zorunluluk başka bir determinizmi ya da olmazsa olmazı doğuruyor; Türkiye’de her okulun bir kütüphanesi, ”Okul Kütüphanesi” olması için öğretmenlerle el-ele tutuşarak, bunun kavgasını vermek gerekiyor.

Yeter mi, hayır! Türkiye’de verilen eğitime ek olarak, ”Okuma Kursları” açılması gerekiyor. Kaçınılmazdır.

Yaşadığımız bu cehaliye veya aynı anlama gelmek üzere tekeller Türkiye’sinde bunlar önemlidir. Birinci noktadır.

İkincisi, okumak bir süreçtir. Bu sürecin ana fikri; öğrencilerimiz, okumanın ne kadar anlamlı ve önemli olduğunu kavramaları, demek, oluyor. Bu sürecin evrimi, okumaya hazırlık devresi yani; çocuğun kendini okumaya hazır olduğunu hissetme ile okuma sırasındaki durum. Birbirini tamamlayan bu süreçin sonucu: Eylemsel yetkeli çocuk yaratmak oluyor.

Üçüncü nokta, Kürdistan’da sürekli ihmal edilen Kürt çocuklarının eğitim durumu. Kürt çocukları, dünyada emsali bulunmayan bir durumla karşıyalar. Hâlâ anadillerinde okuma, yazma ve eğitim almaktan mahrumdurlar. Türkiye’nin yaratmış olduğu bu insanlık dışı duruma karşı çıkmak genelde tüm ilerici öğretmenlerin, özelde Kürt öğretmenlerinin işi ve görevi oluyor. Bu görevin çıkış noktası, Kürt çocukların anadilleri ile okuma, yazma ve eğitim almalarını sağlamaktır. Kolay mı, değil. Zorluk, şudur: Kürt çocukları topyekûn bir işgal altındadır. Böylesi çok yönlü işgal altında bulunan Kürt çocuklarını anadilleri ile, Kürt kimlikleri ile eğitmek ve desteklemek; onları eylemsel yetkeli bir Kürt çocuğu haline getirmek, devrimci olmanın olmazsa olmaz koşulu oluyor.

Evet, okumak, bir süreçtir, eylemsel bir süreçtir. Bu süreç, aile ve ilerici öğretmen dayanışması ile şekillenecektir.

Okumak, anlamak oluyor.

Anlamak, düşünmek, değiştirmek ve hepileri gitmek oluyor.

Bu, Anadolu’da ve her dilde “eğitim kavgamızı” her hâl ve şartta, tekrar, sürdürmek ve canlandırmak demek oluyor!