”Ben çocuklara inanıyorum.Bu yüzden umutluyum.Ben çocuklara inanıyorum.Bu yüzden de mutluyum!”

31 Ağustos 2014 Pazar

Dil üzerine: Soru cevap...





Faiz Cebiroğlu


Dil üzerine, iki kitap yazdım. Hâlâ yazıyorum. Dil üzerine yazmak, bitmez. Toplumsal bir fenomen olarak dil, hem insanları hayvanlardan, hem de bağrında, pedagojik ve psikolojik özellikler taşıdığı için de, dil üzerine yazmak, bitmez. Bu yazım, yine okuyuculardan ve özellikle iki dilli ailelerden gelen ”dil sorularına” verdiğim cevap yazısı olacaktır.

Dil üzerine gelen sorular, şunlardır:

Soru 1: Benim anadilim Kürdçe, Türkiye'de, okullarda, çocuklarımıza Türkçe öğretiyorlar. Bu durumda, çocuklarımla hangi dille konuşmam gerekiyor?

Cevap 1: Çocuklarınla, hiçkuşkusuz, anadiliniz ile, Kürdçe ile konuşacaksınız. Anadil, anadildir. Kimliğinizdir. Zira, bizler, anadili ile kendimizi, çevremizi ve duygularımızı ifade edebiliriz. Çocuklarınıza, Kürdçe ile değil de, Türkçe ile konuştuğunuz zaman, ne duygular ifade edilebiliyor ne de öz-kimlik ortaya çıkıyor. Yarı Kürdçe – yarı Türkçe diye bir dil yoktur. Yarım dil yoktur. Anadili vardır. Anadilini öğrenen çocuk başka dilleri de rahatlıkla öğrenir. öğreniyorlar. Onun için, çocuklar için, en önemlisi , duyguların dili, anadilidir. Sorunuz bağlamında cevabım: Kürdçedir.

Soru 2: Anadilim, Arapça, çocuklarıma Türkçe, ingilizce ya da Farsça öğretmek istiyorum. Çocuğuma birden fazla dil öğretmek mümkün mü?

Cevap 2: Ailede, kaç dil konuştuğunuzu bilmiyorum. Anadiliniz, Arapça diyorsunuz. Diyelim ki, çocuğun babası, anadili Farsça. Bu durumda, çocukla; Ana: Arapça / baba da Farsça konuşursa, çocuk ta sorunsuz bir şekilde iki dili de öğrenir. Burada önemli olan, çocuğa öğretmek için seçtiğimiz dillerdir. Dil seçimi, seçimdir ve seçilen dilde ısrallı olmak gerekiyor. İki de bir, dil değiştirip, çocuğa dil öğretmek, doğru değildir. Dilsel açıdan da mümkün değildir. Psikolojik açıdan da, çocuk, kendini güvensiz, ezik ve dilsiz hisseder. Bu açıdan, seçtiğiniz dillerde, ısrarlı olmak önemlidir. Dilleri birbirine karıştırarak, çocuğa dil öğretmek, doğru değildir.

Soru 3: Çocuğuma anadilini öğretmek için ne yapmam gerekiyor?

Cevap 3: Çocuk doğar doğmaz, onunla, anadiliniz ile, konuşmaya başlayacaksınız. Konuşurken, çocuğa bakarak konuşmak çok önemlidir. Çocuk, daha küçükken, çocuğun vücut diline bakarak, çocukla iletişim kurmaya çalışmak gerekiyor. Bu, bir.

İkincisi, çocuk geliştikçe, kendisi için önemli olan ya da ”temel ihtiyacı” olan konularda konuşmak için ilgisini gösterir. Gösterecektir. Böylesi yaş aşamasında, çocuğun baktığı, işaret ettiği her yeri sözlü dil ile ifade etmek çok önemlidir.

Burada daha önemli olan, çocuğun gelişim aşamasına göre, konuştuğumuz dildir. Belirli bir yaştan sonra, çocukla, ”bebek dili” ile konuşmak doğru değildir. Yanlıştır.

Çocuk, hangi yaştadır? Hangi yaşta ve ne tür bir iletişim? Bulunduğu yaşın dil seviyesi nedir?

Bu soruları gözönünde bulundurarak, çocuğun ihtiyacı olan dili, anadili öğretmek gerekiyor.

Unutmamak gerek; dil, önce, evden öğreniliyor. Evde, çocuklara dil modeli olan Anne ve babalardır.

Sonuç:

İnsanları, hayvanlardan ayıran dildir. Dil, en başta bir iletişim tarzıdır: Kendimizi ifade etmek içindir. Başkalarının ne söylediğini anlamak içindir.

Anadili, duyguların dilidir. Duygular ancak ve ancak anadili ile ifade edilebilir. Zira, insan, ilk öğrenilen anadili ile düşünür. Rüyalarını da bu dil ile görür. Kimliktir. Dil, kimliktir. En önemli dil, anadilidir.

21 Ağustos 2014 Perşembe

Hoşça kal, büyük şair..



Faiz Cebiroğlu
faizce@hotmail.com

Hoşça kal,  büyük Filistinli, devrimci, direnşçi şair: Semih El-Kasım. Aramızdan fiziki olarak ayrıldın ama Filistin için yazdığın direniş şiirlerin  yaşıyor, halklaşıyor... Şiirlerin, şu anda,  Gazze'de mukaveme oluyor. Şiirlerin, Mahmud Derviş ile bütünleşiyor: Kurtuluşa kadar direniş ve direniş oluyor.

75 yaşında, kansere yenik düşmeden önce yazdıkların daha da anlam kazanıyor: ”ukavumu, ukavumu, ukavumu / direnin, direnin ve direnin...!” Filistin halkı, direniyor. Filistin halkı, şiirlerinde verdiğin direniş damarı ile mukaveme oluyor.

Hoşça kal, direnişçi şairim; ölümden korkmadan aramızdan ayrıldın. Son el yazınla ölüme hem meydan hem de direnişçi damarını gösterdin:

أنا لا أحبك يا موت
لكنني لا أخافك

 ”Seni sevmiyorum ey ölüm / Lakin senden korkmuyorum!”

Hoşça kal büyük direnişçi, Filistinli şairim. Fiziki olarak ayrıldın ama direnişçi çizgin ve devrimci  şiirlerin,  Filistin'de yaşıyor ve Filistin özgür olacaktır...

Hoşça kal devrimci, direnişçi şaiirim;  seni, gazeteci, yazar ve şair Murat Altunöz'ün çıkarmış olduğu, DAR SOKAK dergisinde, benim çevirdiğim şiirle tekrar selamlıyorum:



Yarasalar (*)

Semih El-Kasım

”Yarasalar penceremde
Sesimi emiyorlar.

Yarasalar, evimin giriş kapısında
ve yarasalar gazete arkalarında
ve bazı köşelerde
Adımlarımı izliyorlar.

Başımın
Her kıbırdanışını izliyorlar.

Ve yarasal, iskemlede
Arkamdaki sokakta
beni gözetliyorlar.

Ve kitaplar üzerinde
Ve genç kızın bacağında...
ve de bakışlarımın hareketlerini izliyorlar.
İzliyorlar...

Yarasalar, komşumun balkonunda
Ve yarasalar elektronik cihazlar gibi
Duvarlarda saklı...

Ve şimdi yarasalar
İntiharın eşiğinde...

Ben se,
Gün ışığına bir yol kazıyorum!”

(*) Dar Sokak dergisi.  Sayı 3. Ekim 2008. Sayfa: 5


17 Temmuz 2014 Perşembe

Öfke üzerine belirlemeler (I).



Faiz Cebiroğlu
faizce@hotmail.com



Öfke, umuttur. Umut, öfkedir.

Öfke olmadan umut olmaz. Umutsuz öfke, hiç olmaz.

Öfke nedir?

Öfke, bana göre, içsel bir kudrettir. İnsanın derinliklerinde bir ateş gibi yanar. Derinliklerde ateş gibi yanan öfke, insanda bir denge, bir harmoni yaratıyor. Denge ve harmoni, öfke aracılığı ile, kendi sınırlarımızı tanımaya ve bilmeye vesile oluyor. Bu bağlamda, öfkeli olalım ve öfkeli olmaktan korkmayalım, diyorum. Öfkemiz, içte kalmasın, ezilmesin. Yani, öfkemiz, dışa vursun, demek istiyorum.

Öfkemiz, dışa vursun. İnsanın öfkesi, ezildiği zaman, insan vücudunda semptom (hastalık belirtileri) oluşuyor. Oluşan bu semptomlar, insan vücudunu, pasifleştiriyor. Uyutuyor.

Öfkemiz, dışa vursun, vücudumuz sağlıklı kalsın. Öfkemiz, dışa vursun, umudumuz canlı kalsın.

Dışa vuran öfke, umut içindir.

Öfke ve umut, burada, iç-içe geçiyor. Bileşke gibidir. Biri olmadan diğeri olmuyor.

Öfkesiz umut, olmaz. Umutsuz öfke, hiç olmaz.

Umutlu olmak için, derinliklerimizde bulunan öfkeyi, önplana çıkarmak gerekiyor. Dışa vurmak gerekiyor.

Öfkeler var...Öfkeler var. Geçmişte kalan öfkeler var. Yeni oluşan öfkeler var. Hepsi, öfkedir ve patlamaya hazır haldeler.

Geçmişe dair öfkelerin varsa, bunları derinliklerden hemen çıkar, dışa vur ve hemen patlasınlar! Bunlardan kurtul! Bu, vücudun tekrar bir dengeye, bir harmonik oluşuma ve kendi doğasına dönüşmesi oluyor. Öfke. budur.

Öfke, bir iç-güçtür. İç güç olan öfke, insanlarda bulunan en büyük değerdir. Bu değeri ”kalpten” ifade ettiğin zaman, umut, eşikte demektir.

Korkmadan, öfkemizi dışa vuralım.

Korku, öfkemizin dışa vuruşunu engellemesin. Korkup, öfkeyi içte ezmek, insani sorumluluklardan kaçmak, demek oluyor.

İç kudret olan öfkemizi, korkmadan ifade edelim. Umut içindir.
Öfke, umuttur.

Umut ta öfkedir.

Öfkesiz umut olmaz, umutsuz öfke hiç olmaz!


”Kürd kimliği üzerine üç tez...”



Faiz Cebiroğlu

Bugün tesadüfen, eski bir not defterime baktım. ”Kürd kimliği üzerine üç tez” diye bir not var. 2001'de yazılmış bu tezleri, tekrar okudum. Önemli tezlermiş. Bunları paylaşmak istiyorum  ama önce bir giriş:

Türkiye gibi, birden fazla ulus ve azınlıkların olduğu bir ülkede, ne yazık ki, ezilen ulus ve azınlıklar hep unutulmuş; ”ulusların kendi kaderlerini tayin etme, ayrı devlet kurma hakkı” hep tali plana itilmiştir. Türkiye'nin iç-sömürgesi Kürdler, kendi mücadelelerini başlatıncaya kadar, bu böyle sürüp gitmiştir. Utançtır.

Oysa ki, sosyalizm, yani ortakça düzen için mücadele eden partilerin ve değişik örgütlerin ”ulusal sorun” konusunda daha ”titiz” olmaları gerekiyordu. Olmadı. Utançlık budur!

Türk devrimcileri, Kürd ulusal sorunu ve azınlıklar konusunda, tarihsel olarak ta ”başarılı bir sınav” veremediler. Bu da başka bir gerçekliktir.

Gerçeğin gerçeği şudur: Kürdler, büyük mücadeleler sonucu ve büyük bedeller ödeyerek ”varlıklarını” Türklere ve Orta-doğu halklarına kabûl ettirdiler. Yok edilen ve inkâr edilen kimlik, Ağrı dağında, ”kardelen” gibi, Ağrı'da ve tüm Kürdistan dağlarında kimlik oldu. Bu kimlik: Kürd kimliğidir!

Bu girişten sonra, Kürd kimliği üzerine ”tezlere” sıra geliyor.

Birinci tez: Kürdlerin kavgası, kimlik kavgasıdır. Kimlik kavgası, ben kimim, neyim, kime aitim, ulusum nerede, adı ne? Sorularını sormak ve bunun cevabını bulmak kavgasıdır.

İkinci tez: Kürd dili, Kürd toprağı, Kürd tarihi, Kürd kültürü, Kürd psikolojisi...Kürd kimliği oluyor: Ulustur. Kürd ulusudur. Kürd kimlik kavgası, Kürdistan Ulusal Devleti Kurma kavgasıdır.

Üçüncü tez: Kürdistan toplumunda şekillenecek kimlikler vardır. İkisini yazmak istiyorum:

Bireysel, benlik kimliği ve sosyal kimliktir. Birbirlerini tamamlıyorlar. Biri olmadan, diğeri de olmuyor.

Bireysel kimlik: Bir kürd insanı olarak, öznel olarak; deneyimlerim, kazanımlarım nedir, ne düzeydedir?

Bir Kürd yurttaşı olarak; konuşma stilim, ses tonum, ruh halim, dış görünüş, vücut dilim nasıl?...Hepsi, bireysel kimliğe geçiyor.

Sosyal kimlik: Toplumda, bilinçli bir şekilde, birlikte yaşama ve yer alma yeteneği. Bu sosyal kimlik, tüm toplumu kucaklayan bir toplumsal yetenek oluyor. Ortakça düzen ve dayanışma bu kimlikte, sosyal kimlikte kendini ifade ediyor...

2001, Not defterimdeki notlar ya da ”tezler” bu oluyor. İlginçtir, pedagojiyi bir yıl önce bitirmiş ve bu notları yazmıştım. Bunlara o zaman ”tez” demiştim. Tez de diyebiliriz. Tez, fikirdir. Notum, pedagojik fikir ya da iddia olmuştur. Bu üç tezimi paylaştım. Unutulmasın...

Bu üç tez, kimlik kavgasıdır.

Bu üç tez: Kimliğin de tanımıdır.

Yukardaki üç tezden sapan bir insan, bence kimliksiz ve kişiliksizdir!

Kimliksiz olarak, Türkiyelileşmek diye bir ”isim” yoktur!

Kimliksiz olarak, ezilenlerin yanındayız diye bir ”kavga” da yoktur!

Kimliksiz olmak, kimlikli olanlara yem olmaktır.

Kürd halkı, yem olmayacaktır. Kürd halkı, Kürd kimliği ve ulusu ile Orta-doğu'da yerini bulacaktır.

Kimlik kavgamız, bunun içindir!

20 Haziran 2014 Cuma

Zevali Türkçe!




Faiz Cebiroğlu

Türkçenin düştüğü hallere bir bakın. Yüzde 90'nı ecnebi kelimelerden oluşan Türkçe, ne kelime, ne kavram, ne de deyimlerde, bir düşünceyi, bir fikri, bir duruşu anlatmaya yetmiyor. Türkçe ile anlatmak, yazmak ve izah etmek bir yana, onlarca kelime yanlış kullanılıyor. Burada, kelime yanlışı kullananlar, sıradan insanlar değil; yazarlar, çizerler, politikayla ilgilenenler ve de ”Türk Dil Kurumu” oluyor. Dilde, zevali, zavallılık, bu oluyor! Türkçe ”zevali” bir dildir! Zevali ya da zavallı: ortada kalmak, duraksamak oluyor.

Zevali yani zavallı dil Türkçe'yi kullananlar, Orta-doğuda meydana gelen ”taife” çatışmaları, Arapça sözcüklerle ve yanlış kelimelerle ifade etmeye çalışıyorlar: Taife çatışmalara, ”mezhep” çatışmaları diyorlar. Taife çatışmalara, ”tarikat” çatışmaları, diyor. Olacağı da budur. Ödünç alınan ya da ”C, F, H, I, J, L, M, N, P, R, Ş, V, Z” harfleriyle başlayan Türkçe kelime olmayınca, zevalilik yani zavallılık budur. Bu oluyor.

Türkçe, zevali yani ”zavallı” Türkçe; Mezhep nedir? Hizip nedir? Tarikat nedir? Niye araştırmadınız? Niye bana sormadınız?

Eyyy ”Türk Dil Kurumu”, dil nedir, biliyor musunuz?

Zevali, yani zavallı Türkçe, Orta-doğuda ortaya çıkan ya da yedinci yüzyıldan beri devam eden, mezhepsel ya da tarikat savaşı değil, taife savaşıdır. Mezheb ile taifeyi nasıl birbirine karıştırdınız?

Eyy ”Türk Dil Kurumu” neredesin?! Zevali dil nedir, hiç duydunuz mu?

Cavap mı, var. Toptan olsun. Az olsun. Öz olsun. Benden olsun.

Mezhep, Arapça'dır; yol ve gidiş yolu demek, oluyor.

Hizip, mezhepten geliyor. Parti demektir. Mezhep, hizip, kalkış yolu / yolumuzdur.

Eyyy ”Türk Dil Kurumu”, Mezhebi nasıl; ” Bir dinin görüş ve yorumu” olarak çevirebiliyorsun?

Ahhh zevali ”Türk Dil Kurumu”, bilenlere niye danışmadınız?

Eyyy yazar ve çizerler; ”mezhep”, ”tarikat” yani gidiş yolu” yani ”taraf” önemlidir ve ”Türk Dil Kurumuna” aldırmayın! Türk Dil Kurumu, dil bilmez. Türk Dil Kurumu, Türkçe bilmez.

Zevali Türkçe. Zevali yazarlar. Zevali Türk Dil Kurumu:

Orta-Doğu'da, ”mezhep”, ”hizip”, ”tarikat” savaşı yoktur.

Orta-Doğu'da, ”taifie savaşı vardır. Taifecilik, aynı dinden, aşiretten, ya da dini kendine göre yorumlayan grup, takım ve zümrelerin çatışması oluyor. Budur.

Bakınız, Orta-doğu'da 1500'e kadar taife örgütü var. Bu taifi örgütler, islam adına birbirleri ile de çatışıyor.

Dinde ve özellikle islam dininde ortaya çıkan ve şu an kendini Orta-doğu'da gösteren, ”kafa kesme”, kesilen kafalarla sokaklarda ”top oynama”, ”insan kalbi yeme”, kesilen kafaları ”mangalda kızartma”... hepsi taifeciliktir. Taifecilik, tekrarlıyorum: İslam dini adına ortaya çıkan farklı kümesel gruplar ve bu kümesel zümreler arasındaki çatışmalardır. Vahşiliktir!

Zevali Türkçe! Mezhep, tarikat; taifecilik değildir. İlgisi yoktur.

Zavallı Türkçe, Orta-doğu'da ve islam dini adına yapılan katliamlar, taifeciliktir...

Evet, dil adına ne acı; Türkiye'de, mezhep ile taifeciliği birbirine karıştırmak, Türk Dil Kurumuna nasip oluyor! Zevali bu oluyor. Türkçe zavallı dil oluyor!

Yüzde 90'nı ”ecnebi” kelimelerden oluşan bir dil, zevali bir dildir.

Türkçe, zevalidir!

17 Mayıs 2014 Cumartesi

Bir tekme, bir yumruk!





Faiz Cebiroğlu


Türkiye’yi yönetenlerin düştüğü hallere bir bakın: Artık, tek başına, küfür ve hakaret yetmiyor; şimdi de, menevi şiddet yanında, açıkça, fiziki şiddete yöneldiler. Tüm gözler önünde, insanlar coplanıyor, tüm gözler önünde, insanlara tekme ve yumruk atılıyor...Bunu yapanlar, böylesi fiziksel şiddete başvuranlar, sıradan  insanlar değil, Türkiye’yi yönetenler oluyor. Başbakan oluyor. Başbakan Müşaviri oluyor.

Hem başbakan,  hem küfürbaz Tayyip; “Bana, yuh çekersen, tokadı yersin“ deyip, tüm gözler önünde bir vatandaşı yumrukluyor! Başbakan Müşaviri Yusuf Yerkel’de, iki Özel Hareket Polisi ile yerde yatan bir vatandaşa, gözü dönmüş bir şekilde tekmeliyor!

Hem başbakan, hem küfürbaz hem de saldırgan Recep Tayyip; Danıştay’ın 146. Kuruluş yıldönümünde, Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’nun konuşmasını beğenmediği için, Feyzioğluna, hiç utanmadan ve sıkılmadan; “ Edepsizlik yapıyorsun“ diyerek, üzerine yürümüş ve hasta ruh halli başbakan, binbir zorlukla, salonu terketmiştir. O’nu bıraksalardı, açık ki, yine, Metin Feyzioğlu’nu da  yumruklayacaktı!

Türkiye’yi yönetenlerin düştükleri “ruh halleri“ ne yazık ki, budur. Bu, bir.

İki: T.C’nin kuruluşundan bu yana, devleti yönetenlerin, devletin tüm kademelerinde: ordu’da, karakollarda, polis merkezlerinde ve eğitim kurumlarında, hem manevi, hem de fiziksel şiddet hiç eksilmedi. Eksilmez de. Zira, böylesi insan yapılanmasını doğuran nedenler vardır: Faşist Türk otoriter eğitim sistemi vardır!

Üç: Faşist Türk eğitim sisteminden, ne yazık ki, halihazırda,  Türkiye’nin başbakanı olan Recep Tayyip gibi, hasta ruhlu insan tipleri çıkar. Çıkıyor.

Dört: Faşist otoriter Türk eğitim sistemini ortadan kaldırmadan, böylesi saldırgan insanların önüne geçmek ya da ortadan kaldırmak mümkün değildir. Zira bu eğitimin özü: Türk insanını “şiddetle terbiye etme“ sistemidir. Manevi ve fiziksel şiddet buradan kaynaklanıyor. Türk toplumunun tüm yönlerinde, böylesi bir eğitim sistemi uygulanıyor: Şiddetle terbiye etme!

Bu temel noktalara ekleyeceklerim var. Şudur: Faşist otoriter eğitimin yarattığı, manevi ve fiziksel şiddet ve bunları uygulayanlar ailede, ilkokullarda ve devletin tüm korumlarında mevcuttur. Hepimiz biliyoruz; ailede: Baba dayağı.  İlkokullarda: Öğretmen dayağı.Karakollarda: Falaka. Askerde: Sopa... tüm bunların kaynağı, açık ki, “faşist otoriter Türk eğitimi“ sisteminde yatıyor. Böylesi bir sistemi kaldırmadan, manevi ve fiziksel saldırılara her taraftan ve gruplardan başbaşa kalacağız, demek oluyor. Budur.

İster Türkiye’de, isterse dünyanın herhangi bir ülkesinde olsun, ne yazık ki,  “faşist otoriter eğitim sisteminden“ ancak böylesi, hasta ruh halli insan tipleri  çıkıyor. Recep çıkıyor, Recep misali, “bir tekme, bir yumruk“ insan örnekleri çıkıyor. Türkiye’de durum budur...

Evet...Türkiye’yi yönetenlerin düştükleri ruh halleri, ne yazık ki, budur.

Bir düşünün, bir ülkenin başbakanı, hoşuna gitmediği protesto ya da aykırı görüşe,  karşısındakine, fiilen, manevi ve fiziksel saldırıda bulunuyor! Yaşadığımız çağda, böylesi örneklerin olması, insan gelişimi adına, gerçekten, utanç vericidir!

“Okumuş ve öğrenmiş bir insanın“ ya da bir “başbakanın“ manevi / fiziki şiddete başvuracak duruma gelmesi, insan eğitimi ve gelişimi açısından utanç vericidir!

Sıradan insanlar bir yana, eğer, ülkeyi yönetenler de fiziksel şiddete başvuruyorlarsa, O ülkede, ortada bir hastalık ve çürüme durumu, var demektir.

Şiddet, hastalıklı bir duruma gelmek demektir. Şiddet ile, şiddeti yaratan duruma karşı duran direnişi, mukavemeti birbirine karıştırmayalım. Benim burada bahsettiğim, faşist otoriter sistemin şiddetidir. “Faşist otoriter rejimden“ başbakan Recep gibi insanlar çıkıyorsa, durum vahimdir. TC, vahim durumdadır. TC insanları, vahim durumdadır. Bunları sürekli yazmak gerekiyor.

Şiddet; pedagojide, psikolojide açıktır: Bir insanın başka insanı, öldürmek, sakatlamak ile yapığı fiziki saldırı oluyor; Vurma, tekmeleme, itme gibi eylemler oluyor.

Manevi şiddet te, açıktır: küfür, hakaret, korkutma gibi ve benzeri tüm örnekler, hepsi manevi şiddet, oluyor.

Türkiye’yi yönetenlerin hepsinde bu özellikler vardır. Türkiye’yi yönetmek, böylesi  hasta ruhlu insanlar için: Şiddetle terbiye etmek oluyor!

Bu şu demektir: Ben ne yaptığımı bilmiyorum. Ben kendimi, kontrol edecek durumda değilim.

Bu da şu demektir: TC’yi yönetenler ve TC’nin yönetilmesine oy verenler ne yaptığını ve kimlere oy verdiğini bilmiyor, demektir. Bilmezler. TC’nin faşist otoriter sisteminden, insan değil, insancık çıkar; insancıklardan, Recep misali yumrukçu ve tekmeci insanlar çıkar!

Türkiye’de durum budur. Bu da tesadüfi değildir.

Hem Türkiye’de, hem de tüm dünyada, otoriter faşist eğitimin yarattığı insan tipi, ne yazık ki, budur. Bu oluyor.

Bizleri tekmeleyen ve yumruklayan bu sistemi kaldımadan, ne manevi ne de fiziksel şiddet kalkar!

Çare mi, şudur: Faşist otoriter eğitimin yarattığı, “ bir tekme, bir yumruk“ sistemini ortadan kaldırmaktır!

Başka, çaremiz yoktur!


9 Nisan 2014 Çarşamba

Eylemsel Yetke – Faiz Cebiroğlu



Kitabın Künyesi:
Eylemsel Yetke / Pedagoji Yazıları - II
Yazar: Faiz Cebiroğlu
Yayınevi: Alter Yayıncılık. Ankara
Yayın Yılı: Mart 2014
Sayfa: 158
ISBN:978-605-4922-08-6
Türü: Pedagoji / psikoloji

Dili: TÜRKÇE








Önsöz – Faiz Cebiroğlu

     ”Pedagoji Yazıları’ma, klasik anlamda, makale denir mi? Benim yaptığım, pratiğin de verdiği motovisyon ile ezilenlerin pedagojisi yolunda, ”makale” değil, makale sıkmaktır. Bu anlamda, ben ”makale” yazmadım. Makale sıktım, diyebilirim.”


     Pedagojik Yazılar (2), bir önceki kitabımın, (Pedagoji yazıları (1) in devamı niteliğindedir. Birbirine bağlı olan bu yazıları, başlıklar altında, kısa ve öz bir şekilde okura sunuyorum. Kolaylık açısından, yazıları üç bölüme ayırdım: Birinci Bölüm: Dil, Kimlik Ve Eğitim. İkinci Bölüm: Duygulara Sahip Çıkmak ve Üçüncü Bölüm: Eleştirel Pedagojik Çeşitlemeler.

     Her zaman olduğu gibi, bu kitapta da, makalelerimi yazarkez, az ve öz bir şekilde yazmaya özen gösterdim. Makalelerimde, pedagojik olarak, vermek istediğim mesajı, açık ve net bir şekilde okura sundum. Her şeyin, birbirine karıştırıldığı bir Türkiye’de, en azından, pedagojik bazında, açık ve net olmak, tüm sosyalist eğitimcilerin görevi olduğunu biliyorum. İşte böylesi bir görevle, böylesi bir bilinçle  makalelerimi yazdım.

     Pedagoji Yazıları’ma, klasik anlamda, makale denir mi? Benim yaptığım, pratiğin de verdiği motovisyon ile ezilenlerin pedagojisi yolunda, ”makale” değil, makale sıkmaktır. Bu anlamda, ben ”makale” yazmadım. Makale sıktım, diyebilirim.

     Pedagoji Yazıları, evrensel sosyalist bir eğitim için ”sıkılan makaleler”dir. Sıkılan makaleler toplandı: Kitap oldu.

     Bu kitap, hem çocuklar, hem de yetişkinler içndir.

     Umudumuz, çocuklardadır. Bu yüzden, pedagojimiz, çocukları topyekûn olarak geliştirmek içindir.
    
Güvenimiz, çocuklardadır.

Tekrarlıyorum:

     Ben çocuklara güveniyorum. Bu yüzden umutluyum. Ben çocuklara inanıyorum. Bu yüzden de mutluyum.


Faiz Cebiroğlu
Şubat 2014