”Ben çocuklara inanıyorum.Bu yüzden umutluyum.Ben çocuklara inanıyorum.Bu yüzden de mutluyum!”

18 Eylül 2013 Çarşamba

Yeni eğitim - öğretim yılı…




Faiz Cebiroğlu

Türkiye’de,16 Eylül,  2013 – 2014 yeni  eğitim – öğretim yılı başladı. Yine yüzbinlerce Kürt çocuğu kendi anadillerinde değil de, yabancı bir dille, Türkçe ile eğitim alacaklar; 1 milyona yakın Kürt öğrenci, ezen ulusun, ilhakçı ulusun dili ile Türkçe ile eğitim ve öğrenim alacaklardır. Bu, Kürtler için  zulümdür. İnsan hakkı olan anadili yasaklamak,  en büyük zulümdür. Artık, bu zulme dur demek, bu zulme başkaldırmak, Kürt halkı için en büyük devrimcilik olacaktır.

Dil kavgası, anadil kavgası bir kültür ve kimlik kavgasıdır. Dil, kültürdür. Dil ve anadil, kimliktir. Kimlik, ben kimim? Kime aitim? Sorularına verilen cevaptır. Anadilini, eğitim ve öğretim dili olarak kullanmamak,  kültürden ve kimlikten uzaklamak demektir. Dilini yani kimliğini yitiren Kürt ulusu zaten kendini kaybetmiş ve yitirmiş olacaktır.

Kürt öğretmenlerin, Kürt aydınların, Kürt yazar ve çizerlerin, Kürt siyasi hareketlerin… neden anadillerine sahip çıkmadıklarını; neden Kürt kimliği için mücadele etmediklerine hep hayret etmişimdir. Oysaki, anadil kavgası, aynı anlama gelmek üzere,  kimlik kavgası, bir halk için, bir ulus için en büyük devrimci kavgadır. Bu olmazsa olmaz , anadil ve kimlik kavgasının, Kürt öğretmenleri, Kürt aydınları tarafından ihmal edilmesini, gerçekten, anlamakta zorluk çekiyorum.

Bir yandan,  ezen  ve ilhakçı Türk ulusunun, Türkçeden çok daha zengin olan bir dili,  Kürtçeyi gasbetmesi, tutsak altına alması; diğer yandan, Kürt öğretmenlerin, Kürt aydınların kendi dillerine sahip çıkmayışları, bir halk için, Kürt halkı ve kimliği için çifte zulüm oluyor. Acıdır.

Acının acısı şudur: Kürtler, yine Türkçe ile  konuşacak,  Türkçe ile yazacak ve Türkçe ile birbirleri ile iletişim kuracaklardır. Kendi anadili ile değil de, ezen ulusun dile ile iletişim kurmak, çocuklarda  sosyal, bireysel ve psikolojik sorunlara yol açtığı bilinen bir gerçektir. Birinci noktadır.

İkinci nokta şudur: Kürt öğrencilerin, kendi anadilleri ile değil de, Türkçe ile eğitim ve öğrenim almaları, bu, Türkçe için bir amaç, Türkçe için bir form ve pratikteki dil kullanımları da gene Türk ve Türkçe olacaktır. Dilin amacı, formu ve kullanıcıları Türkçe olunca, kendi kültüründen, kendi kimliğinden uzaklaşmak ve Türkleşmek demektir.  Zulüm budur.

Bir düşünün; Kürt öğrencileri, okullarda,  sevdikleri Kürtçe hikayeleri,  Kürtçe fıkraları, Kürtçe şarkıları, Kürtçe oyunları  kendi anadilleri ile değil de, yabancı bir dil ile Türkçe ile yerine getirecekler. Bu da, çocuklarda büyük psikolojik sorunlarınların  doğması demektir.  Ben kimim, kime aitim? Kürt müyüm? Türk müyüm? ikileminde çocuk,  ezik ve belirsiz bir kimlik duygusuyla  kavrulup durması demektir.

Tüm bunlar açıkken; Kürt öğretmenlerin, Kürt aydınların, Kürt yazar ve çizerlerin, Kürt siyasi hareketlerin… neden anadile  sahip çıkmadıklarını anlamak, gerçekten,  mümkün değildir.

İnsan sormadan edemiyor: Kürt öğretmenleri, Kürt aydınları… neyin kavgasını veriyorlar?

Tarihten silinmek istenen bir halk için, anadil, kültür yani kimlik kavgasından daha önemli bir kavga mı var?
Üzerinde durulması ve yanıtlanması gereken sorular bunlardır.

Unutmamak gerekiyor; Kürtçe, yalnızca dağlarda, varoşlarda konuşulan bir araç değildir. Dil, toplumsal bir olgudur. Dil, siyaseti, iktisadi, kültürü, sanatı yani toplumsal yaşamın tüm yönlerini içeren bir araçtır. Peki toplumsal bir olgu olarak Kürtçe  bunlardan men edilmişse, konuşulan Kürtçenin herhangi bir anlamı kalır mı?.

Tüm bunlar varken ve açıkken, bir milyona yakın  Kürt öğrencisinin, eğitim ve öğretimlerini, hâlâ, Türkçe olarak almaları, bir halk için, Kürt halkı için büyük bir zulümdür.

Tüm bunlar varken ve açıkken, Kürt öğretmenlerin,  Kürt aydınlarının, Kürt siyasi temsilcilerinin   bu anadil zulmüne seyirci kalmaları; Türkçe ile eğitim ve öğretime,  razı olmaları bir başka zulüm oluyor.

Bir haftalık boykotla ya da göstermelik eylemlerle, Kürtçe özgürlüğe kavuşamaz.

Kürtçe özgürlüğe kavuşmadan Kürt insanın toplumsal kurtuluşu da sağlanamaz.

Kürt çocuklarına sevgi ile, Kürtçe eğitim ve öğretim alacakları günlerin umudu ile…


8 Haziran 2013 Cumartesi

Kültür, eylemde gelişiyor!



Faiz Cebiroğlu

Kültür, eylemde gelişiyor. Doğayı işleyip, kültürleştiriyoruz. İnsanın doğasını işleyip, kültürleştiriyoruz. Eylem ve kültür, biri olmadan, diğeri olmuyor. Kültür, eylemde kültür oluyor.

Doğayı ve insanın doğasını işleyip kültürleştiriyor ve böylece, ”eylemsel yetkeli” insan, yani kültürel insan çıkıyor. Siyasal evrim tarihinde, kavgamızın en önemli yanı budur; yani kültürel insanı inşa etmektir.

Kültür, kültürel zekâ, bir süreçtir. Bu, dünün bugüne; bugünlerin de yarınlara bağlanma sürecidir.

Süreç mi,  komplekslidir.  Bu kompleksli süreçte insanlar, sürekli yaratır, yaratıyor.

Bu kompleksli süreçte insanlar, sürekli üretir, üretiyor.

Dinamik mi, budur. Bu kompleksli süreçte kültür, canlı bir süreç olarak işliyor ve gelişiyor. Bu gelişim sürecinin insanı, ”eylemsel yetkeli” insan oluyor.

Kültür,  böyle kültür oluyor. Kültür eylemde kültür oluyor. Eylemde yaratılan ve kuşaktan kuşağa aktarılan kültür, insanların tüm yarattıkları ve yaratacakları devrimci değerler oluyor.

Kültür, eylemde yaratılıyor.

Eylem kültürü, eylemsel yetkeli insan demektir.  Eylemsel yetkeli insan, hem açıklayıcı, hem de kompleksli kültürel değerlere tarihsel imza atan insandır.

Taksim’de başlayan ve tüm Anadoluyu saran intifada, eylemde ortaya çıkan kültürün tam kendisi oluyor. Anadolu halkı, tüm baryerlere karşı, yıllar sonra, mücadele kültürünü tekrar yaşatıyor,  yaratıyor ve bunu gelecek kuşaklara aktarıyor. Toplumsal yaşamın her alanında, Türkiye’de ve tüm dünyada eylem kültürü böyle oluşuyor. Bu oluşumdan çıkan niteliksel sıçramalar, eylemsel yetkeli insanın tasviri oluyor. Bu evrimsel süreçte kendini gösteren niteliksel sıçramalar, kültürel zekâlı insanın devrimci kimliği ortaya çıkıyor.

Taksim intifadası bir örnektir. Taksim intifadası, eylemsel yetkeli ve kültürel zekâlı insan olmanın bir örneğidir. Taksim intifadası, kültürün iki yönüne işaret ediyor. Kültürün iki yönü şudur: Kültür, burada, hem açıklayıcı, hem de kompleksli bir nitelik oluyor. Bunun tarifi mi,  şu oluyor:

Bir: Açıklayıcı bağlamında kültür; mücadele sürecinde, ülke bazında, tarihsel olarak yaratılan tüm fikirler, değerler ve normlardır.

İki: Kompleksli olarak kültür; yerel, bölgesel ve dünyasal çerçevede kendini gösteren ve karşıklı olarak yaratılan  tüm kazanımlar ve değerlerdir.


Eylemsel yetkeli insanın kültürü böyle oluyor. Eylemsel yetkeli insanın kültürü, eylemde kültür oluyor.
Amacımız, kültürel zekâlı insan yaratmaktır. Amacımız, kendi doğasını işleyen, verimli ve devrimci hale getiren insanı yeniden inşa etmektir.

Amacımız, Taksim intifadasında ortaya çıkan, eylemsel yetkeli ve kültürel zekâlı insanı süreklileşmektir.










25 Mayıs 2013 Cumartesi

Yaşam kalitesi üzerine hipotezler...


Faiz Cebiroğlu

Yaşam kalitesi nedir? Bu konuda fikirlerimi yazmak istiyorum. Türkiye’de üzerinde durulmayan bu konunun, biz eğitimciler tarafından da  ihmal edilmesi kabül edilmezdir. Hipotezlerden hareket ederek, insan yaşam kalitesinin, önce, bir sübjektif ve psikolojik olgu olduğunu hemen yazmam gerekiyor. Bu ne demektir?

İnsanın yaşam kalitesi, her zaman, insanın, aktif, başkalarıyla olan ilişkileri, kendini pozitif gören ve umutlu insandır. Yaşam kalitesinde anahtar olan bu değerler şöyle tanımlanabilir:

Bir: Aktif: İnsan,  kendi öz-gücüne güvenerek, toplumsal yaşamdaki tüm olaylara bizzat dahil olan yani eylemcidir. Aktif insan, eylemci insandır. İnsan, eylemde insandır. İnsan kendi öz-güvenini ve yeteneklerini kullanarak, yaşamın nasıl bir seyir izleyeceğine karar sahibi olan bir yaratıktır.

İki: Başkalarıyla olan ilişkiler: İnsan başkalarıyla birlikte yer alarak gelişir. Her gelişim karşılıklıdır. Tek başına gelişim olmaz. Yoktur.

Üç: Kendini pozitif gören: Her insan, kendini ”değerli” bir yaratık olarak görmek zorundadır. Değerli insan, kendi işine ve eylemine olumlu bakan ve değer veren insandır.

Dört: Umutlu insan: İnsan,  umutludur. İnsan, en zor koşullarda dahi, umudundan ve umut sevincinden hiç bir şey kaybetmeyen insandır. Umutlu olmak, güzel bir geleceğe inanmak, yaşamı sevmek ve savunmaktır.

Bu hipotezleri, şöyle formüle etmek mümkündür:

Aktif: Yükümlülük, sorumluluk, eylem öz-güç ve öz-inanç.

Başkaları ile olan ilişkiler: Yakın arkadaşlık ilişkileri, dostluk ve birliktelikler.

Pozitif olmak: Kendinden emin olmak,  kendini kabül etmek.

Umutlu olmak: Geleceğe inanmak, anlamlı bir geleceğin sevinç duygusunu hissetmek.

Bence,  insan yaşam kalitesi bu değerler çerçevesinde anlam buluyor ve  bu çerçevede yaşam,  daha anlamlı ve kaliteli hale geliyor.

Yazdıklarımı toparlarsam, insanın  yaşam kalitesi şöyle tanımlanabilir:

Yaşam kalitesi, içsel ve dışsal  bir olgudur. Dışsal olgu: yani insanın kalacak yeri olması, iş ve ekonomidir.

İçsel olgu, psikolojik olgudur: Yükümlülük, öz-güven, öz-inanç, kendini kabül etme ve geleceğe olan inancın yarattığı sevinç duygusu oluyor. 

Yaşam kalitesi, işte, bu iki olgu arasında yer almaktadır. Bu iki olgu arasında yer alan yaşam kalitesi, birliktelik ve karşıklıklı gelişim oluyor.

Hangi sistem olursa olsun, insan, yaşam kalitesini, daha kaliteli hale getirmek için mücadele etmeli ve güzel bir yaşamı savunmalıdır.

Yaşam kalitesi, yaşamı sevmekle başlıyor. Yaşamı seven insan, anlamlı bir geleceğin kurulması için mücadele eden insan, demek oluyor.

Tüm sevdamız ve kavgamız,  yaşamı daha kaliteli hale getirmektir.

Tüm sevdamız ve kavgamız, insana en güzel bir ”ortakçı” düzen kurmaktır.




30 Nisan 2013 Salı

Paolu Freire ve bir eleştiri




Faiz Cebiroğlu

Brezilya’lı pedagog Paolu Freire ( 1921 – 1977) , pedagoji mesleğimde, üzerinde önemle durduğum ve fikirlerini tüm kesimlere ulaştırmaya çalıştığım  bir düşünür ve pratisyendir. Paolu Freire, tüm ömrünü, ezilenler için ve ”ezilenlerinin pedagojisini”, ”umudun pedagojisi” haline getirmek için verdi. Böylesi bir devrimci dava için, böylesi bir devrimci eğitim için, cezaevi, sürgün… demeden  yorulmak bilmez bir mücadele verdi. Paolu Freire, ezilenlerin sesi ve temsilcisiydi. Buydu.

Paolu Freire’nin  ilham kaynağı Karl Marks’tır. Karl Marks teorilerinden yola kalkarak, Brezilya köylüsünün okuma ve yazmaları için uğraş verdi. Paolu Freire’nin uğraşı, yalnızca, köylülerin ya da ezilenlerin, okuma ve yazmaları değildi,  aynı zanmanda,  ”neden böylesi bir duruma düştüklerini” anlamalarını istiyordu; onları,  sisteme ”eleştirel” bakmalarını istiyordu. Böylesi bir perspektifle, Brezilya’da, milyonlar için, milyonların okuma ve yazmaları için bir plan ve projeye girişti. Ne yazık ki, Brezilya’da yapılan askeri darbe (1964), Paolu Freire’nin tüm planlarını alt-üst etti. Brezilya’daki askeri dikta, Paolu Freire’yi ”devrimci düşüncelerinden” dolayı tukluyor, cezaevi’ne gönderiyordu.

Paolu Freire, Brezilya’daki cezaevi’nden kaçmayı başararak, Şili’ye geçiyor. Şili’de ”Birleşmiş Milletler” nezdinde, çalışmalarına devam etti. ”Ezilenlerin Pedagojisi” kitabını yazdı. 1973 yılında, Şili’de de bir askeri darbe yapıldığı için bu ülkeden de  kaçıp, önce Cenevre’ye, daha sonra, Guinea-Bissau, Angola… geçti.

Paolu Freire’nin fikirleri, haklı olarak,  tüm ezilen insanlarda ve özellikle, Latin Amerika, Asya ve Afrika ülkelerinde büyük önem ve ilgi gördü. Paolu Freire, eleştirel marksist pedagojinin teorisyeni ve ezilenlerin sesiydi.

Paolu Freire, teorisini  Karl Marks’tan almasına rağmen, insana olan bakışı ”tek yönlü” ve ”eksik” kalması gerçekten ilginçtir. Paolu Freire, insanı yalnızca, ”sübjektif” bir yaratık olarak görüyor ve ”insan, kendi, sübjektif duruşu ile kaderini değiştirebilir” diyor. Oysa ki, insan, hem sübjektif, hem de objektif bir yaratıktır. Bunlar iç-içedir. Biri olmadan, diğeri olmaz. İnsan budur.

İnsan budur, ama bu ne demektir?

Şudur: Diyalektik teori çerçevesinde insan, hem öznel, hem de nesnel bir yaratıktır. Öznel olarak insan, kendi gelişimine katkıda bulunan, aktif ve yönü bellidir. Hedeflidir.

Nesnel olarak insan, kendi kendine, çevreden yani objeden uzak bir şekilde gelişemez ve kendi kaderini  tek başına değiştiremez. İnsanı etkileyen nesnel olaylar vardır. İnsan karşılıklı olarak yetişir, gelişir. Amacımız, ezilenlerin kurtuluşuna giden yolda, hem objeyi, hem de subjeyi iç-içe geçirmektir.

Obje, nesnedir. Obje, insanın, eylem meydanında yer aldığı ve kendi eylemlerini yönelttiği konudur.

Subje, insan bilincinde olan, yaşadığı toplumu kavrayan ve değiştirmeye çalışan bir kaldıraç, bir maniveladır.
Ezilenlerin pedagojisinde insan budur; iç-içedir. Hem sübjektif, hem de objekiftir! İnsan, kendi gelişimine katkıda bulunur, ama tek başına gelişemez. İnsanı saran nesnel olaylar da vardır. Bunlar, yani, nesnel ve öznel koşullar iç-içedir.

Sosyalist hatta duran ve bunu sonuna kadar savunan, Paolu Freire, insanı neden tam çözümleyemedi? Bunun üzerine durmak istedim.

Paolu Freire, eşine ender rastlanan bir pedagog ve yaşamını ezilenlerin kurtuluşu için adayan büyük bir insandır.

Pedagojimin büyük bir bölümü Paolu Freire anlatmakla geçti.

Öğrencilerime vaat ettim, tekrarlıyorum: Paolu Freire’nin pedagojisini mutlaka ve mutlaka ”umudun pedagojisi” haline getireceğiz.

Teşekkürler Paolu Ferie, bıraktığın yerde,  devam ediyoruz.

Bayrak elimizde, hem öznesel, hem de nesnesel ”ezilenlerin pedagojisini”,  ”umudun pedagojisi” haline getireceğiz.


22 Nisan 2013 Pazartesi

Çocuklar ve Dans...



Faiz Cebiroğlu

Pedagojide, çocuk yetiştirme alanında üzerinde önemle durduğumuz nokta, çocuğun bir bütün olarak, topyekûn olarak gelişmesidir. Dans, şarkı, müzik, resim, doğacılık, spor, oyun gibi aktiviteler çocuk gelişiminde önemli bir yer tutarlar.Bu yazımda dans üzerine durmak istiyorum. Her zaman olduğu gibi, yine sorarak başlıyorum: Dans nedir?

Dansın temel elementleri; ritim, melodi, tempo, iç-dinamik (kuvvet), kural, iyi ruh haleti ve devinimdir. Dans, vücut dilinin bir ifadesidir. Dans, insan vücudunda bir rahatlık, bir sevinç yaratır. Çocuklar, dans yoluyla, başkalarıyla birlikte yer alarak, dans ederek sosyal yönlerini de geliştiriyorlar. Birliktelik ve birlikte yer alma yeteneği, dayanışma, duygusal ifade, ortak duygu, kendine güven, dans aracılığı ile de ortaya çıkıyor. Bu bağlamda dans, hem kültürel ifade, hem de sosyal ifade tarzıdır.

Dans yolu ile çocuklar, fiziksel, ruhsal, sosyal ve dilsel yönlerini de geliştiriyorlar. Dans, çocuklara iyi bir duygu veriyor, çünkü kendi vücutlarını hissetmelerini sağlıyor.

Çocukların gelişiminde böylesi anlam ve önem taşıyan dans belirli prensiplerle icra edilir. Nedir  bu prensipler?

En başta dans aktivitesi için belirli çerçeve yapmak gerekiyor. Dans öğretmeni şöyle bir çerçeve yapabilir:

1- Dans hangi günde yapılıyor? Hangi saatte?

2- Dans için seçilen grup kim? Erkek mi, kız mı? Ya da hem erkek, hemde kız karışımı grup mu?  Kaç kişi?  Yaş grupları?..

3- Dans için seçile ya da önerilen giyim

4- Dans için gerekli yardımcı araçlar: CD, CD çalar gibi

5- Danstan önce ısınma hareketleri

6- Müziği iyi dinleme, dans hareketlerini hatırlama ve konsantrasyon.

7- Dansın öncüsü, modeli dans öğretmenidir.

Bu çerceve içinde dans süreci başlar…

Dans sürecinde ortaya çıkan pedagojik değerler vardır. Dansın anlam ve önemini belirtmek açısından bu değerleri şöyle sıralamak mümkün:
-         
Çocuklarda devinimsel (motorik) gelişimi ve ritim gelişimi
-          Kendini ifade etme yeteneğin yükselmesi
-          Öz-güvenin pekişmesi
-          Çocuklar arasındaki arkadaş ilişkilerinin gelişmesi
-          Çocukların hem kendi karar vermeleri, hemde alınan kararlarda söz  sahibi olmaları. Burada çocuklarda ”demokrasi” fikrinin gelişmesi.

Dans öğretmeni, böylesi önemli değerlerin ortaya çıkması için çaba gösterir. Dans öğretmeni dans sürecinde çocukların dans durumlarını dikkatlice gözler, eksik, hata yönleri düzeltmeye çalışır.

Evet, dans, çocukların sosyal, dilsel, sağlık ve entellektüel olarak gelişmelerinde önemli bir rol oynuyor.
Çocuk, dans yolu ile de, bağımsızlık, öz-güven ve öz-değer kazanıyor. Fantazi gelişimi (ütopya), yeni hareketler öğrenme ve deneme  dans aktivitesinde de anlam buluyor.

Çocuk, vücudunu ve duyularını kullandığında dünyayı da öğrenmiş oluyor.

Dans, hem kültürel ifade, hem de sosyal ifade tarzıdır. Çocuklarımızı dans yolu ile de geliştirelim.

Çocuklarımıza dansı  eksik etmeyelim.


21 Nisan 2013 Pazar

Öz-duygu ve öz-güven...




Faiz Cebiroğlu

Bana,  pedagojiyle ilgili sürekli sorular geliyor. Türkiye’den ve Türkiye dışından her konuda sorular geliyor. Bazen tek tek yanıtlamaya çalışıyorum, bazen de soruları konularına göre toplayıp, süreç içerisinde,  bir makale ile cevap veriyorum. Son üç ayda, bana yöneltilen soru; ”öz-duygu” ve ”öz-güven” nedir? Bu konuda fikirleriniz var mı?” sorusudur.

Öz-duygu ve öz-güven üzerinde, ”Eylemsel Yetke” kitabımda değinmiştim. Bu kitabı okumayanlar ya da ellerine geçemeyenler için, kısaca da olsa, öz-duygu ve öz-güven üzerine fikirlerimi, hızlıca, yazmak istiyorum.

Kişilik yapılanmasında temel olan, merkezi olan, hiç kuşkusuz, öz-duygu ve öz-güvendir. Öz-duygu, insanın kendini tanıması ve kim olduğunu bilmesi demektir. Öz-güven, insanın kendine inanması demektir. Özgüven, Arapça bir sözcük ile, neye ”muktedirim” demek, bunun dışsal vuruşu ve somut görünüşü demektir. Öz-duygu ve öz-güven aynı kavramlar değildir; aralarında ”ince” farklar vardır.

Öz-güven; insan yaşamında, iyi, faydalı, anlamlı ve güzel işleri yapabilmek ve bunu pratikte göstermektir. Özgüven, ben kendimi tanıyorum ve bunları yapabilecek bir kapesitedeyim demektir. Öz-güven, insanın kendi yeteneklerine güvenmesidir. Öz-güven, soyut değil, yapılan somut eylemlerin delili ve göstergesi oluyor.

Öz-duygu; ben kimim? Kendimi nasıl tanıyorum? Kendimi nasıl hissediyorum sorularının cevabıdr. Öz-duygu, duruma göre farklılıklar gösterebilir. Olumlu öz-duygular var; olumsuz öz-duygular vardır. Düşük öz-duygu, gergin insan haleti, hastalık durumu… Ya da bunun tersi, sağlıklı, dayanıklı, yaşam güzeldir, değerlidir, yaşıyorum… bazında  öz-duygular vardır.

Öz-güven, insan gelişim evresinde ortaya çıkan kendine inanç demektir. Öz-güven, eylemsel yetkede kendini gösteriyor. Eylemsel yetke, insan gelişiminin tüm yönleri demektir. Eylemsel yetke, araştırma, dilsel, sosyal, kültürel ve yaratıcılık alandadaki pratiklerdir. Bunun somut göstergeleridir.

Duygu ve öz-duygu, insanın kendini, içsel çekirdeğini tanıması ve bilmesi demektir.

Gelişmiş öz-duygu, insanın kendini rahat hissetmesi demektir.

Gelişmemiş öz-duygu; insanın kendini eleştirmesi demektir.

Gelişmemiş öz-duygu ve öz-güven insanların depresyona girmesi demektir. Bu anlamda ve bağlamda; öz-duygu ve öz-güven var oluşumuzun kalitesi oluyor.

Gelişmemiş öz-duygu ve öz-güven  de suçu hep kendinde görmek demek oluyor.

Öz-duygu ve öz-güven çekirdeğimizdir.

İnsan öz-duygu ve öz-güvende kim olduğunu anlar. İnsan, öz-duygu ve öz-güvende hem kendini, hem de başkalarını anlar.







10 Nisan 2013 Çarşamba

Akil sözcüğü ne demektir?



Faiz Cebiroğlu
 Son üç haftadır dillerden düşmeyen sözcük, ”akil” sözcüğüdür. Televizyonlarda, haberlerde ve hemen hemen tüm sosyal paylaşım sitelerinde manşet  olan ”akil”, ”akil insanlar” ne demektir?
 Herşeyin birbine karıştırıldığı Türkiye’de ”akil” sözcüğünü tanımlamak bir zorunluluk olmuştur.
 Akil (çoğulu: ukalaa), a’kul, akala… Arapça sözcüktür.
 Akil ( Arapça: العاقل , çoğulu: ukalaa: عقلاء ):
-          idrak etnek, durumu idrak eden
-         durumdan haberi olan
-         büyük birikime sahip olan
-         yetenekli insan
-         bilge insan
-         iyi bilgi sahibi olan,
-        -zeki insan
-         birikimini zekice kullanan…
 Örnekler: akıllı çocuk, akıllı adam, akıllı kadın, akıllı insan, akıllı  insanlar…
 Al-ukuul (العقوا ) : 
-         müdrik
-         anlayışlı
-        var olan sorunu idrak eden
-       var olan durumu iyi açıklayan ve iyi hesaplayan
 Akala: (  عقل  - عاقلون ) :
-        idrak etmek
-         herhangi bir şeyi tüm gerçeği ile idrak eden.
-        durumu anlayan
İşte Türkiye’de dillerde ve manşetlerde olan Arapça akil sözcüğünün Türkçe karşılığı budur
Yukardaki tanımlara benim de ekleyeceklerim var: Akil insan, aynı zamanda duygusal zekâya sahip olan insandır.