”Ben çocuklara inanıyorum.Bu yüzden umutluyum.Ben çocuklara inanıyorum.Bu yüzden de mutluyum!”

20 Haziran 2014 Cuma

Zevali Türkçe!




Faiz Cebiroğlu

Türkçenin düştüğü hallere bir bakın. Yüzde 90'nı ecnebi kelimelerden oluşan Türkçe, ne kelime, ne kavram, ne de deyimlerde, bir düşünceyi, bir fikri, bir duruşu anlatmaya yetmiyor. Türkçe ile anlatmak, yazmak ve izah etmek bir yana, onlarca kelime yanlış kullanılıyor. Burada, kelime yanlışı kullananlar, sıradan insanlar değil; yazarlar, çizerler, politikayla ilgilenenler ve de ”Türk Dil Kurumu” oluyor. Dilde, zevali, zavallılık, bu oluyor! Türkçe ”zevali” bir dildir! Zevali ya da zavallı: ortada kalmak, duraksamak oluyor.

Zevali yani zavallı dil Türkçe'yi kullananlar, Orta-doğuda meydana gelen ”taife” çatışmaları, Arapça sözcüklerle ve yanlış kelimelerle ifade etmeye çalışıyorlar: Taife çatışmalara, ”mezhep” çatışmaları diyorlar. Taife çatışmalara, ”tarikat” çatışmaları, diyor. Olacağı da budur. Ödünç alınan ya da ”C, F, H, I, J, L, M, N, P, R, Ş, V, Z” harfleriyle başlayan Türkçe kelime olmayınca, zevalilik yani zavallılık budur. Bu oluyor.

Türkçe, zevali yani ”zavallı” Türkçe; Mezhep nedir? Hizip nedir? Tarikat nedir? Niye araştırmadınız? Niye bana sormadınız?

Eyyy ”Türk Dil Kurumu”, dil nedir, biliyor musunuz?

Zevali, yani zavallı Türkçe, Orta-doğuda ortaya çıkan ya da yedinci yüzyıldan beri devam eden, mezhepsel ya da tarikat savaşı değil, taife savaşıdır. Mezheb ile taifeyi nasıl birbirine karıştırdınız?

Eyy ”Türk Dil Kurumu” neredesin?! Zevali dil nedir, hiç duydunuz mu?

Cavap mı, var. Toptan olsun. Az olsun. Öz olsun. Benden olsun.

Mezhep, Arapça'dır; yol ve gidiş yolu demek, oluyor.

Hizip, mezhepten geliyor. Parti demektir. Mezhep, hizip, kalkış yolu / yolumuzdur.

Eyyy ”Türk Dil Kurumu”, Mezhebi nasıl; ” Bir dinin görüş ve yorumu” olarak çevirebiliyorsun?

Ahhh zevali ”Türk Dil Kurumu”, bilenlere niye danışmadınız?

Eyyy yazar ve çizerler; ”mezhep”, ”tarikat” yani gidiş yolu” yani ”taraf” önemlidir ve ”Türk Dil Kurumuna” aldırmayın! Türk Dil Kurumu, dil bilmez. Türk Dil Kurumu, Türkçe bilmez.

Zevali Türkçe. Zevali yazarlar. Zevali Türk Dil Kurumu:

Orta-Doğu'da, ”mezhep”, ”hizip”, ”tarikat” savaşı yoktur.

Orta-Doğu'da, ”taifie savaşı vardır. Taifecilik, aynı dinden, aşiretten, ya da dini kendine göre yorumlayan grup, takım ve zümrelerin çatışması oluyor. Budur.

Bakınız, Orta-doğu'da 1500'e kadar taife örgütü var. Bu taifi örgütler, islam adına birbirleri ile de çatışıyor.

Dinde ve özellikle islam dininde ortaya çıkan ve şu an kendini Orta-doğu'da gösteren, ”kafa kesme”, kesilen kafalarla sokaklarda ”top oynama”, ”insan kalbi yeme”, kesilen kafaları ”mangalda kızartma”... hepsi taifeciliktir. Taifecilik, tekrarlıyorum: İslam dini adına ortaya çıkan farklı kümesel gruplar ve bu kümesel zümreler arasındaki çatışmalardır. Vahşiliktir!

Zevali Türkçe! Mezhep, tarikat; taifecilik değildir. İlgisi yoktur.

Zavallı Türkçe, Orta-doğu'da ve islam dini adına yapılan katliamlar, taifeciliktir...

Evet, dil adına ne acı; Türkiye'de, mezhep ile taifeciliği birbirine karıştırmak, Türk Dil Kurumuna nasip oluyor! Zevali bu oluyor. Türkçe zavallı dil oluyor!

Yüzde 90'nı ”ecnebi” kelimelerden oluşan bir dil, zevali bir dildir.

Türkçe, zevalidir!

17 Mayıs 2014 Cumartesi

Bir tekme, bir yumruk!





Faiz Cebiroğlu


Türkiye’yi yönetenlerin düştüğü hallere bir bakın: Artık, tek başına, küfür ve hakaret yetmiyor; şimdi de, menevi şiddet yanında, açıkça, fiziki şiddete yöneldiler. Tüm gözler önünde, insanlar coplanıyor, tüm gözler önünde, insanlara tekme ve yumruk atılıyor...Bunu yapanlar, böylesi fiziksel şiddete başvuranlar, sıradan  insanlar değil, Türkiye’yi yönetenler oluyor. Başbakan oluyor. Başbakan Müşaviri oluyor.

Hem başbakan,  hem küfürbaz Tayyip; “Bana, yuh çekersen, tokadı yersin“ deyip, tüm gözler önünde bir vatandaşı yumrukluyor! Başbakan Müşaviri Yusuf Yerkel’de, iki Özel Hareket Polisi ile yerde yatan bir vatandaşa, gözü dönmüş bir şekilde tekmeliyor!

Hem başbakan, hem küfürbaz hem de saldırgan Recep Tayyip; Danıştay’ın 146. Kuruluş yıldönümünde, Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’nun konuşmasını beğenmediği için, Feyzioğluna, hiç utanmadan ve sıkılmadan; “ Edepsizlik yapıyorsun“ diyerek, üzerine yürümüş ve hasta ruh halli başbakan, binbir zorlukla, salonu terketmiştir. O’nu bıraksalardı, açık ki, yine, Metin Feyzioğlu’nu da  yumruklayacaktı!

Türkiye’yi yönetenlerin düştükleri “ruh halleri“ ne yazık ki, budur. Bu, bir.

İki: T.C’nin kuruluşundan bu yana, devleti yönetenlerin, devletin tüm kademelerinde: ordu’da, karakollarda, polis merkezlerinde ve eğitim kurumlarında, hem manevi, hem de fiziksel şiddet hiç eksilmedi. Eksilmez de. Zira, böylesi insan yapılanmasını doğuran nedenler vardır: Faşist Türk otoriter eğitim sistemi vardır!

Üç: Faşist Türk eğitim sisteminden, ne yazık ki, halihazırda,  Türkiye’nin başbakanı olan Recep Tayyip gibi, hasta ruhlu insan tipleri çıkar. Çıkıyor.

Dört: Faşist otoriter Türk eğitim sistemini ortadan kaldırmadan, böylesi saldırgan insanların önüne geçmek ya da ortadan kaldırmak mümkün değildir. Zira bu eğitimin özü: Türk insanını “şiddetle terbiye etme“ sistemidir. Manevi ve fiziksel şiddet buradan kaynaklanıyor. Türk toplumunun tüm yönlerinde, böylesi bir eğitim sistemi uygulanıyor: Şiddetle terbiye etme!

Bu temel noktalara ekleyeceklerim var. Şudur: Faşist otoriter eğitimin yarattığı, manevi ve fiziksel şiddet ve bunları uygulayanlar ailede, ilkokullarda ve devletin tüm korumlarında mevcuttur. Hepimiz biliyoruz; ailede: Baba dayağı.  İlkokullarda: Öğretmen dayağı.Karakollarda: Falaka. Askerde: Sopa... tüm bunların kaynağı, açık ki, “faşist otoriter Türk eğitimi“ sisteminde yatıyor. Böylesi bir sistemi kaldırmadan, manevi ve fiziksel saldırılara her taraftan ve gruplardan başbaşa kalacağız, demek oluyor. Budur.

İster Türkiye’de, isterse dünyanın herhangi bir ülkesinde olsun, ne yazık ki,  “faşist otoriter eğitim sisteminden“ ancak böylesi, hasta ruh halli insan tipleri  çıkıyor. Recep çıkıyor, Recep misali, “bir tekme, bir yumruk“ insan örnekleri çıkıyor. Türkiye’de durum budur...

Evet...Türkiye’yi yönetenlerin düştükleri ruh halleri, ne yazık ki, budur.

Bir düşünün, bir ülkenin başbakanı, hoşuna gitmediği protesto ya da aykırı görüşe,  karşısındakine, fiilen, manevi ve fiziksel saldırıda bulunuyor! Yaşadığımız çağda, böylesi örneklerin olması, insan gelişimi adına, gerçekten, utanç vericidir!

“Okumuş ve öğrenmiş bir insanın“ ya da bir “başbakanın“ manevi / fiziki şiddete başvuracak duruma gelmesi, insan eğitimi ve gelişimi açısından utanç vericidir!

Sıradan insanlar bir yana, eğer, ülkeyi yönetenler de fiziksel şiddete başvuruyorlarsa, O ülkede, ortada bir hastalık ve çürüme durumu, var demektir.

Şiddet, hastalıklı bir duruma gelmek demektir. Şiddet ile, şiddeti yaratan duruma karşı duran direnişi, mukavemeti birbirine karıştırmayalım. Benim burada bahsettiğim, faşist otoriter sistemin şiddetidir. “Faşist otoriter rejimden“ başbakan Recep gibi insanlar çıkıyorsa, durum vahimdir. TC, vahim durumdadır. TC insanları, vahim durumdadır. Bunları sürekli yazmak gerekiyor.

Şiddet; pedagojide, psikolojide açıktır: Bir insanın başka insanı, öldürmek, sakatlamak ile yapığı fiziki saldırı oluyor; Vurma, tekmeleme, itme gibi eylemler oluyor.

Manevi şiddet te, açıktır: küfür, hakaret, korkutma gibi ve benzeri tüm örnekler, hepsi manevi şiddet, oluyor.

Türkiye’yi yönetenlerin hepsinde bu özellikler vardır. Türkiye’yi yönetmek, böylesi  hasta ruhlu insanlar için: Şiddetle terbiye etmek oluyor!

Bu şu demektir: Ben ne yaptığımı bilmiyorum. Ben kendimi, kontrol edecek durumda değilim.

Bu da şu demektir: TC’yi yönetenler ve TC’nin yönetilmesine oy verenler ne yaptığını ve kimlere oy verdiğini bilmiyor, demektir. Bilmezler. TC’nin faşist otoriter sisteminden, insan değil, insancık çıkar; insancıklardan, Recep misali yumrukçu ve tekmeci insanlar çıkar!

Türkiye’de durum budur. Bu da tesadüfi değildir.

Hem Türkiye’de, hem de tüm dünyada, otoriter faşist eğitimin yarattığı insan tipi, ne yazık ki, budur. Bu oluyor.

Bizleri tekmeleyen ve yumruklayan bu sistemi kaldımadan, ne manevi ne de fiziksel şiddet kalkar!

Çare mi, şudur: Faşist otoriter eğitimin yarattığı, “ bir tekme, bir yumruk“ sistemini ortadan kaldırmaktır!

Başka, çaremiz yoktur!


9 Nisan 2014 Çarşamba

Eylemsel Yetke – Faiz Cebiroğlu



Kitabın Künyesi:
Eylemsel Yetke / Pedagoji Yazıları - II
Yazar: Faiz Cebiroğlu
Yayınevi: Alter Yayıncılık. Ankara
Yayın Yılı: Mart 2014
Sayfa: 158
ISBN:978-605-4922-08-6
Türü: Pedagoji / psikoloji

Dili: TÜRKÇE








Önsöz – Faiz Cebiroğlu

     ”Pedagoji Yazıları’ma, klasik anlamda, makale denir mi? Benim yaptığım, pratiğin de verdiği motovisyon ile ezilenlerin pedagojisi yolunda, ”makale” değil, makale sıkmaktır. Bu anlamda, ben ”makale” yazmadım. Makale sıktım, diyebilirim.”


     Pedagojik Yazılar (2), bir önceki kitabımın, (Pedagoji yazıları (1) in devamı niteliğindedir. Birbirine bağlı olan bu yazıları, başlıklar altında, kısa ve öz bir şekilde okura sunuyorum. Kolaylık açısından, yazıları üç bölüme ayırdım: Birinci Bölüm: Dil, Kimlik Ve Eğitim. İkinci Bölüm: Duygulara Sahip Çıkmak ve Üçüncü Bölüm: Eleştirel Pedagojik Çeşitlemeler.

     Her zaman olduğu gibi, bu kitapta da, makalelerimi yazarkez, az ve öz bir şekilde yazmaya özen gösterdim. Makalelerimde, pedagojik olarak, vermek istediğim mesajı, açık ve net bir şekilde okura sundum. Her şeyin, birbirine karıştırıldığı bir Türkiye’de, en azından, pedagojik bazında, açık ve net olmak, tüm sosyalist eğitimcilerin görevi olduğunu biliyorum. İşte böylesi bir görevle, böylesi bir bilinçle  makalelerimi yazdım.

     Pedagoji Yazıları’ma, klasik anlamda, makale denir mi? Benim yaptığım, pratiğin de verdiği motovisyon ile ezilenlerin pedagojisi yolunda, ”makale” değil, makale sıkmaktır. Bu anlamda, ben ”makale” yazmadım. Makale sıktım, diyebilirim.

     Pedagoji Yazıları, evrensel sosyalist bir eğitim için ”sıkılan makaleler”dir. Sıkılan makaleler toplandı: Kitap oldu.

     Bu kitap, hem çocuklar, hem de yetişkinler içndir.

     Umudumuz, çocuklardadır. Bu yüzden, pedagojimiz, çocukları topyekûn olarak geliştirmek içindir.
    
Güvenimiz, çocuklardadır.

Tekrarlıyorum:

     Ben çocuklara güveniyorum. Bu yüzden umutluyum. Ben çocuklara inanıyorum. Bu yüzden de mutluyum.


Faiz Cebiroğlu
Şubat 2014




28 Mart 2014 Cuma

Eylemsel Yetke - Pedagoji Yazıları - II





Faiz Cebiroğlu: Eylemsel Yetke / Pedagoji Yazıları - II

Yayın Yılı: 2014
158 sayfa
Kitap Kağıdı
13,5x19,5 cm
Karton Kapak
ISBN:6054922086
Dili: TÜRKÇE

Alter Yayıncılık. 

12 Kasım 2013 Salı

Bana bir hikâye anlat!





Faiz Cebiroğlu

Herkesin anlatmak istediği bir hikâyesi vardır. Herkes, bulunduğu ve yaşadığı durumlara ilişkin hikâyesini anlatmak ister. Çocukların da hikâyesi vardır. Çocuklar da hikâyelerini anlatmak ister. Çocuklar da,  hikâyeleri sever. Çocuklar da, hikâye anlatmayı çok sever. Çocukların düş gücü harekete, çalışmaya başlar başlamaz, heyecan dolu bir dünyaya girerler. Çocukların bu hayal dünyalarında her şey vardır. Çocukların bu hayal dünyalarında,  iyiler ile kötülerin; güzel ile çirkinin iç resmi vardır.  Çocuklar böylesi anlatımlarda çocuk oluyor. Çocuklar, böylesi anlatımlarda büyüyor, kimlik oluyor. Kültür kimliği oluyor.

Çocuk, anlatılarda çocuk oluyor; çocuk, hikâyelerde büyüyor. Çocuk için, fantazi, kurgu ve yaratıcılık, anlatımlarda temel element oluyor. Bu bağlamda, ”bana bir hikâye anlat”,  pedagojide, dil için, kimlik için olmazsa olmaz bir prensip oluyor.

Hikâyeler, önemlidir. Çocuk hikâyeleri  çok önemlidir.

Pratikten çıkan deneyim ve örnekler vardır: Çocuk hikâyeleri ya da anlatımları; hikâyedeki resmi, olduğu gibi, dışa vurmaktır. Hikâyeler, genellikle sözlü ve  resimlidir; hikâye, anlatımın iç-resmini dışa vurmaktır. Herkes için ve çocuklar için de hikâye budur. Hikäye, kelimelerle,  içsel resimler yaratmak ve iletmek demektir. Bu, herkes için, çocuklar için, anlatım sevinci oluyor. Kültür oluyor.

Kelime, hikâyelerdeki iç- resim, ses ve vücut dili, çocukların iç dünyasının dışa vuruşu oluyor. Bu vuruşlarda, sorunların üzerine gitmek vardır. Bu vuruşlarda, araştırma ve ihtilafların çözümü için tahliller vardır. Önemlidir.

Hikâye, anyı zamanda, anlatım sevincidir. Fantazi ve hikâyedeki iç-resim, anlatımın bir başka yönüne  işaret ediiyor. Çocuk, dilsel olarak ta bu anlatımlarda  çocuk oluyor. Anlatımla yapılanma, topyekûn büyüme, bu olsa gerek, diye düşünüyorum. Bana bir hikâye anlat, bu anlamda, dil için, pedagoji için, ihmal edilmemesi gereken bir prensip oluyor, diyorum. Not ediyorum…

Doğru, internet dünyasıyla birlikte, Türkiye’de ve tüm dünyada,  başlayan okuma ve anlatım düşüşü vardır. Bu bilinçle, buna dikkat çekmek, eğitim merkezlerinde, hikâye ve anlatım düşüşün,  insan gelişimi için, kültür için büyük bir kayıp olduğunu sürekli tekrarlamak, en büyük sorumluluk ta oluyor.

Bu bağlamda, ”Bana bir hikâye anlat”gibi kampanyalarla, okullarda ve değişik atölyelerde, hikâye anlatımını teşvik etmek; anlatılan hikâyeleri, iletişim araçları ile başkalarına ulaştırmak ve bunları kuşaktan kuşağa aktarmak, dil için, kültür için, çocuk kültürü için, kimlik için olmazsa olmaz bir görev olduğunu, hep tekrarlamak gerekiyor.

Hikâye anlatım yerleri değişiktir. Değişik eğitim merkezleri vardır. Okuma ve anlatma atölyeleri vardır. Hepsi önemlidir. Son yıllarda, çocuklar üzerinde yaptığım araştırmalarda, çocuk anlatımları, hikâyeler, genellikle drama ve oyun gibi aktivitelerde anlam kazanıyor. Özellikle ”rol oyunları” hikâye anlatımı üzerinde inşaa ediliyor. Böylesi ”rol oyunlarından” kalkarak, her alanda, hikâye anlatım projeleri yapmak ta mümkündür.

Evet…Çocuk, anlatımlarda, diline, kültürüne ve kimliğine sahip çıkıyor. Çocuk, anlatımlarda büyüyor. Dil, kelime hazinesi, kavram, fantazi…hepsi anlatımlarda gelişiyor. Anlatımlarda gelişen sözlü dil, yazılı dil için de merkezi bir öneme sahip  oluyor.

Hikâyelerde, yalnızca sözlü ve yazılı dil değil, anlatılarda, sosyal yetenek, öz-güven ve öz-değer de gelişiyor.

Hikâye, anlatım… ilerde,  dünyamızı kelimelerle fethedecek çocuklar için de en büyük bir projedir.

Projemizin sloganı açıktır: Bana bir hikäye anlat!..

8 Kasım 2013 Cuma

Değerler…


Faiz Cebiroğlu

Değerlerden bahsediyoruz. Olumlu değerlerden söz ediyoruz. Bizleri ileri,  daha ileri götüren değerlerden söz ediyoruz. Pedagojimizin olmazsa olmaz yönü budur ve  bu olmalıdır: Değerlerdir. Pozitif değerlerdir.

Biliniyor, toplumsal yaşam karmaşık ve çok yönlüdür. Değerler de,  toplumsal yaşamın değişik cephelerinde kendini gösteriyor. Bu cephelerde anlam ve önem kazanıyor… Politikaya dair değerler; devlet – demokrasi, örgüt ve örgütsel yapılar. Toplumsal yapı çerçevesinde, iş ve iş bölümü, aile içindeki değerler: çocuk yaşamı ve yetişme tarzı. Dünden bugüne, bugünlerden yarınlara aktarılacak değerler. Pedagog olmak, bu perspektiften yola çıkmak oluyor. Bu yoldaki, perspektifimiz, olumlu ya da olumsuz değerleri ortadan görmek oluyor.

Pedagojinin teorisi de budur: Görmektir! Yanlış ile doğruyu görmektir. Bu da bir ahklaktır. Ahlak, pedagojide en önemli değer oluyor. Pedagojide ahlak, iyi olan nedir? Kötü olan nedir? Sorularına verilen cevap oluyor.

” Birbirimize destek vermek ve dayanışmada bulunmak, çok değerlidir!”

” Çocuklarımızı, sevgiyle, ihtimamla gelecek için yetiştirmek, çok değerlidir!”

Bu ve buna benzer pozitif değerler, birey için, toplum için ya da ideal olan toplum için önemli, pozitif değerler  oluyor.

Değerler vardır, değerler vardır. Negatif olan ve atmamız gereken değerler vardır. Pozitif olan ve sahip olmamız gereken değerler vardır. Pozitif değerler, yani bizleri ileri daha ileriye götüren değerler… bunları bir pedagog olarak, somut olarak, realize etmek istediğimiz değerlerdir.

Pedagojimizin eğitim merkezlerinde değerlerimiz çoktur, bazıları:

Demokrasi, ahlak, bilgi, sevgi, öz-duygu ve öz-güven, sorumluluk, empati, açıklık, hoşgörü, dayanışma, ortaklık, eşitlik, özgürlük, estetik,  doğruluk, güven, aşk…

Bu değerler, bu pozitif değerler, pedagoji eğitimin olmazsa olmaz normları oluyor. Bizler, bunları, yaşadığımız alanlarda herkese ve özellikle çocuklarımıza,  ulaştırmakla yükümlüyüz.

Bu, pedagojik anlamda, bir ahlaksal duruştur. Değerlerimiz bu bağlamda, iyiler ile kötülerin ayrışması oluyor.

İyi olan ne? Kötü olan ne? Bu sorunun cevabı, değerlerde anlam kazanıyor.

Buraya kadar bir nokta açıktır: Değerler, normlar… davranışımızla iç-içe geçmiştir.

Bu perspektiften bakarak; öğle bir zaman gelir ki, bazı değerler kaybolur, erir, gider. Böylesi zamanlarda ve ortamda temel olan,  pozitif değerlerimize sahip çıkmak ve bunun kavgasını  her alanda ve şartta yapmak , savunmaktır.

Pozitif değerlerimiz neden ve niçin yok oluyor? Kimler yok ediyor?

Böylesi basit sorulardan kalkarak, bizleri, ”ileri,  daha ileriye” götürecek değerlere sahip çıkmak ve bunun kavgasını vermek te mümkündür…

Değerler, hem pedagog olarak, hem de birey olarak davranışlarımızın bir aynası oluyor. 

Toplumda,  bir değer olarak,  neyim? Birey olarak, kimim?

Pedagoji, bu sorulara verilen yanıttır. Pedagoji, bu anlamda, değerlerin bilimidir.

Pedagoji, değer, norm ve davranış: eylemsel yetkeli, ahlaklı insanı yaratmak demektir.

Padagoji kavgamız, değerlerle yüklü, zengin bir insanı yaratmak içindir.

Ezilenlerin pedagojisi ve değeri de budur!

19 Ekim 2013 Cumartesi

Kürtçe, pazarlık konusu yapılamaz!

Faiz Cebiroğlu

Dil, bir insan hakkıdır. Kürtçe, Kürtlerin hakkıdır. Dil, pazarlık konusu yapılamaz. Kürtçe, pazarlık konusu yapılamaz. Türkçeden çok zengin olan Kürtçeyi pazarlık konusu yapmak ve buna alet olmak hem insan haklarına, hem de Kürtlere hakarettir. Kürt yazarlar, aydınlar, pedagoglar ve bu alanda ilgilenen  siyasetçiler ve diğer uzmanlar, bunca kavgadan ve mücadeleden sonra, hâlâ, Kürtçe, “seçmeli ders olsun mu, olmasın mı?” gibi ikilemlerde durması ilginçtir!

Kürtler için, “seçmeli dil” ya da “ecnebi dil” olması gereken, gerçekte, Türkçedir. Bu alanda uğraş veren dostlarımız bunu yüksek sesle dile getirmemeleri gerçekten ilginçtir!

Yurt-dışında, Avrupa ve Kuzey-Avrupa’da onlarca Kürt pedagogla tanıştım. Onlarla,  Kürtçenin ve Kürt çocuğun yeniden yapılanması üzerine tartışmalarımız olmuştur. Hepsi Kürtçenin gelişmesinden yana, hepsi Kürt çocuğun pedagojik yapılanmasından yanadır. Bu dostlarımız, artık, Kürdistan sahasında kendilerini somut olarak göstermeleri gerekiyor. Kürtçe dili ve önemi üzerine, artık, bu uzman arkadaşlarımızın da  söz hakkı olmaları gerekiyor. Bu uzman dostlara, yollar ve kapılar hemen açılsın diyorum. Kürtçeyi ve Kürt çocuğunu kurtarmak buradan da geçiyor.

Böylesi çalışmalar olması gerekiyor. Bu önemli girişimlar ihmal edilmemesi gerekiyor. Kürtçe, Türkiye’de silinmak istendi. Silemediler. Mazlum Doğan, Diyarbakır’da, o genç yaşında, hakimlere “dil dersi” verdiğini unutmamak gerekiyor. Bu eylemsel ve söylemsel tarihi dersler olmasaydı, belki, bugünlere gelmezdik. Yıllar sonra bu dönülmez tarihsel aşamada, bu onlarca Kürt insanına bedel olan aşamada,  bir kaç Türk cahili ya da ebu-cahili bizlere, Kürtlere, Kürtçeyi, “pazarlık” konusu yapmasına fırsat vermeyelim.  Bunu her fırsatta redetmek gerekiyor. Red-ediyoruz!

Türkiye’de, 16 Eylül 2013’te, “yeni eğitim ve öğretim yılı” başladı. Ne oldu? Kürt temsilcileri ne yaptı?..Bir kaç gün proteso oldu. Boykot oldu.  Sonuç: Yine ezen ulusun diliyle, “Türkçe eğitim ve öğretim”; yine, Kürtlerin hakkı olan,  “Kürtçe eğitim ve öğretim yasak”.

İnsan hakkı olan Kürtçe eğitim – öğretimin yasaklanması, en ilkel ifadeyle, dünyada nesli tükenmiş bir ırkçılıktır. Bu nesli tükenmiş, Türk – islam ırkçıları ile, insan hakkı olan  Kürtçeyi, “pazarlık konusu” yapmak, yalnız Kürt halkı ve diline değil, dünyada tüm dil savunucularına karşı da bir hakarettir. Buna son verelim. Vereceğiz. Mecbûruz!

“AKP’nin Açılımı” adı altnda, Kürtçenin ve Kürt çocuğun gelişmesi ve yapılanmasına engel tıkayanlara son vermek gerekiyor. Kürdistan’ın  geleceği, yapılanması ve gelişmesi, Kürtçe ve Kürt çocuğundadır. Bu konuda uzman olan arkadaşlarımız var. Böylesi çalışmalar, hiç gecikmeden pratiye, Kürdistan sahasına indirmek gerekiyor. Kürt pedagog arkadaşlar, Kürdistan’da, Kürtçe dili ve Kürt çocuğun bilimsel yapılanması için, nasıl bir alt yapı hazırlanır? Sorusunu sormalı ve cevabını, Kürdistan sahasında eyleme geçirmelidir-ler.

Unutmamak gerekiyor; Kürtçeyi, pazarlık konusu yapanlarla “pazarlık” yapılamaz. İnsan hakkı olan dil, pazarlık konusu yapılamaz. Kürtçe, pazarlık konusu yapılamaz. Dil üzerinden, insan hakkı olan Kürtçe üzerinden pazarlık yapanlar, kendileri,  pazarda kurbandırlar. Kürt yazarlar, Kürt çizerler, Kürt aydın ve pedagoglar, bunun bilincinde olarak, Kürtçeyi, “pazarlık konusu” yapanlarla, dil katliamcıları ile,  saflarını ayırmalı, Kürt hakkı olan Kürtçenin ve Kürt çocuğun topyekûn gelişmesi için yorulmak bilmez bir mücadele yürütmelidirler…

Dil, insan hakkıdır. Kürtçe, Kürtlerin hakkıdır.

Dil, pazarlık konusu yapılamaz. Kürtçe, pazarlık konusu yapılamaz!