"Ben çocuklara inanıyorum. Bu yüzden umutluyum. Ben çocuklara inanıyorum. Bu yüzden de mutluyum!"

YENi YAZILAR...

6 Kasım 2011 Pazar

ÇOCUKLARA SORDUM: ARKADAŞLIK NEDİR?









"Ben; geleceğin büyükleri olacak çocuklardan, umutluyum. Bundan dolayı da mutluyum; çünkü çocuklarımızdan umutluyum!"






Faiz Cebiroğlu

Çocukları ve onların dünyalarını anlamak için, çocuklarla birlikte olmak, çocuklarla “buluşmak”, onları “görmek” gerekiyor. Jean Jacques Rousseau’nun, “Emile” kitabında, anne ve babalara: “Önce; tanımadığınızdan emin olduğum çocuklarınızı inceleyin!” diye seslenmesi, son derece yerinde bir uyarı, yerinde bir tespittir.

Rousseau’nun yıllar öncesinde, anne ve babalara yönelik uyarılarını, bizler, pratikte yaşıyor ve görüyoruz. Aileleri tarafından, “görülmeyen” ve “keşfedilmeyen” çocukların, gerçekten, araştırma, öğrenme, sosyal, kültürel ve yaratıcı yetenekleriyle, “harikalar yarattıklarını”, bizler, hergün, yaşıyor ve görüyoruz.

Günlük olarak, çocuklar konuşma ve söyleşilerde; onlara yönelttiğimiz sorulara ve onların bizlere verdikleri, birbirinden ilginç yanıtlarıyla, bizleri “hayret”e düşürmektedirler. Gerçekten, çocuklarla yaptığımız her buluşma ve söyleşi, bizler için de bir öğreti oluyor.

Evet; çocuklarla “arkadaşlık” konusunda söyleşi yapacağım odaya girdiğimde, 6,5 yaşında Frida adında bir kızın, çiziyor olduğu resme gözüm takılmıştı. Kızın yanına yaklaşarak, “Ne kadar güzel resim çiziyorsun!” dediyimde, bana; “Yalnız güzel resim çizmiyorum; ben, aynı zamanda perfeksiyonistim (mükemmeliyetçiyim)” diye yanıt veriyordu.

Böylesi ve daha değişik yaş grubundaki çocukların sahip oldukları yetenek, dil, kelime hazineleri ve kullandıkları birbirinden ilginç kavramlar, gerçekten, bizleri hayrete düşürüyor.

İşte; arkadaşlık konusunda, çocuklara yönelttiğim sorulara aldığım yanıtlarla, ben, birkez daha aydınlanmış oldum.

Hemen, geleceğin sorumlu büyüklerine, çocuklara soruyorum:

- Arkadaşlık nedir?

- Sevdiğin bir ya da birden fazla kişiyle birlikte olmak ve onlarla oyun oynama isteğine sahip olmak demektir.

- Peki, arkadaş nedir?

- Birlikte oyun oynadığımız kişi.

- Arkadaşın var mı?

- Evet, bir tane var. Bu okuldan değil… İki arkadaşım var. Birisi bu okula gidiyor diğeri başka okula.

- Arkadaşlarınla ne yapıyorsun?

- Birlikte oynuyoruz. Saklambaç oynuyoruz. “Çiftliğe giren tilki” oynuyoruz.

- Arkadaşlarınla aran hiç bozuldu mu?

- Evet, bazen oyun türü ve rollerde anlaşamıyoruz. Birbirimize küsüyoruz… Oyunda kim, ne olacak? Bazen anlaşamıyoruz.

- Nasıl tekrar arkadaş oluyorsunuz?

- Ben ya da benimle oyun oynayan arkadaş, ”tekrar arkadaş olalım mı?” diye soruyor. Ben ya da O, evet diyor; tekrar arkadaş oluyoruz.

- Arkadaş nedir?

- İyi arkadaşlar.

- Arkadaş sahibi olmak niye iyi?

- Birbirimize destek veriyoruz. Birbirimize “sırlarımızı” da açıklıyoruz.

- Arkadaşların var mı?

- Evet, benim komşum. Bahçeden direkt ona gidiyorum.

- Arkadaşlarınla ne yapıyorsun?

- Oyun oynuyoruz. Bisiklete biniyoruz. Arkadaşım, bisiklete binmeyi çok seviyor.

- Arkadaşlığın bozulması ne demek?

- Birbirimize kızdığımız zaman, arkadaşlığımız bozuluyor.

- Peki, arkadaşlığınız nasıl bozuluyor?

- Bazen evden getirdiğim özel oyuncaklarımı alıyorlar.

- Nasıl tekrar arkadaş oluyorsun?

- Diyorum ki, bu benim oyuncaklarım. Evden getirmişim. Benden alma. Ama ben bunlarla oynadıktan sonra, sana, oynaman için, verebilirim, diyorum. O da “evet” diyor. Tekrar arkadaş oluyoruz…

Evet; işte çocuklar, bizim çocuklarımız; budur.

Dünyanın her tarafında aynı hülya ve duygularla dolu olan çocuklarımız; böyledir.

Ben; geleceğin büyükleri olacak çocuklardan, umutluyum.

Bundan dolayı da mutluyum; çünkü çocuklarımızdan umutluyum!

23 Nisan 2011 Cumartesi

Türkiye’de Çocuk Olmak!(*)





Faiz Cebiroğlu
faizce@hotmail.com


Çocuk, dünyanın her tarafında, çocuktur. Yaş olarak, 18 yaşın altında olan herkes, çocuktur. Kızı, erkeği, beyazı, esmeri, Afrikalısı, sarışını…Hangi renk, cins ve görünüşten olursa olsun, çocuk, çocuktur. Herkes güzel ve kaliteli bir ”çocukluk devresi” yaşama hakkına sahiptir. Bu bir insanlık hakkıdır. Çocukları korumak, en başta devletlerin görevi oluyor. Devlet, ”çocukluk devresini” koruyan kurallar, çıkarmakla yükümlüdür. Zorunludur.

Ama ne yazık ki, bu, pratikte, böyle olmuyor. Türkiye’de çocuklara karşı uygulanan, fiziki ve manevi şiddet, gerçekten utanç verici boyutlardadır. Türkiye’de yapılan bir araştırma, annelerin %87.4’ü çocuklarına fiziksel şiddet; %93 ise manevi şiddet, uyguladıklarını gösteriyor. Çocuklara yapılan ’kötü muamele’ ve ’ihmal’ , sosyal bir miras olarak, dünden bugüne, bugünlerden yarınlara uzanmaktadır. Bunun kökeninde, şiddetin, bir nevi ’terbiye’ biçimi olarak, kabül edilmesi, yatıyor. Terbiye adı altında, çocuklara açıkça, hem fiziki, hem de manevi işkence yapılıyor.

Malatya Çocuk Yuvası’nda kalan 0 – 6 yaş grubu çocukların, ”bakıcı anneler(!)” tarafından, tokat, tekme, terlik ve sopayla dövülmeleri, bunun, küçük, bir örneğidir. Yine İzmir’de, Barbaros Çocuk Köyü’nde ortaya çıkan ’tecavüz ve cinsel taciz’ bunun bir başka örneğidir.

Gelenektir; ilkokullarda başlayan öğretmen dayağı, askerde sopa, ailede koca dayağı, polis falakası, cinsel şiddet, yargısız infaz, linç. Hatta bunun doğruluğunu meşrulaştıran, özdeyişler, atasözleri yaratılmıştır: ’Ağaç Yaşken Eğilir’, ’Çocuğunu dövmeyen, Dizini Döver!’ ’Dayak, Cennetten Çıkmadır!’ gibi.

Bu durum, yalnız aile, eğitim kurumları ve çocuk yuvalarında sınırlı olsaydı, ne âlâ! Çocuklara uygulanan şiddet, işkence, kötü muamele, öldürme ve yok etme, bizzat üst makamlarca, devlet birimlerince de yapılmaktadır. Hatta bunu pratikte uygulamak için, özel kanunlar dahi çıkarılıyor. Düşünün, 12 Eylül sonrasında, 17 yaşında çocuk Erdal Eren, yaşı büyütülerek, idam edilmiştir.

12 yaşındaki çocuk Uğur Kaymaz’ın 13 kurşunla hayatına son verilmiştir. Diyarbakır ve Batman’da 3, 6 ve 9 yaşlarında üç çocuk, acımasızca katledilmişlerdir.

Tüm bunlar, hiç şüphesiz, verilen eğitimin bir sonucudur: Bugünün büyükleri, generaller, polis, öğretmen ve diğer ”sorumlular” ”şiddetle terbiye etme” okulundan mezun olmuşlardır. Başbakan Tayyib Bey’in, ”…çocuk da olsa, gereği yapılacak” demesi, yine böylesi bir eğitimin sonucudur.

Görüldüğü gibi, Türkiye’de çocuk olmak, içler acısıdır. Çocuklara uygulanan fiziksel şiddet yanında, birde, manevi, psikolojik şiddette vardır: Azarlama, çocukları aç bırakma, karanlık bir odaya hapsetme, iple bağlama, ağızlarına biber sürme gibi ruhsal ve duygusal istismar da, had safhadadır. İşin ilginç tarafı, çocuklara uygulanan fiziksel ve ruhsal şiddet, hem eğitimli, hem de eğitimsiz kişiler tarafından eşit düzryde yapılıyor olmasıdır. Zira yazdığım gibi, şiddet (fiziksel ve ruhsal), Türkiye’de bir nevi ’terbiye’ biçimi olarak kabul edilmektedir. ’Şiddetle terbiye etme!’, Türk eğitim kültürünün, ne yazik ki, ayrılmaz bir parçası olmuştur ve bu, bir gelenek olarak devam etmektedir.

Var olan bu eğitim sistemine göre çocuk, hiç bir şeydir. Çocuk, boş bir teneke misali, dışardan, yani ’büyükler’ tarafından doldurulacaktır. Bu bağlamda çocuk, ailenin ve diğer ’büyüklerin’, sözleri dışına çıkmayan ve her dediklerine ”evet” demek zorunda kalan bir yaratıktır. Çocuk, ”neden böyle olsun?” sorduğu zaman, cevap(!) hazır: ”Çünkü, ben böyle istiyorum!” Zira bu eğitim anlayışına göre çocuk, pasif, yeteneksiz ve asosyal olarak kabül edilir. Bu doğrultuda çocuk:

Bir: ailenin direktifi, kontrolü ve disiplini altındadır.

İki: çocuk, öğretmenin direktifi, kontrolü ve disiplini altındadır.

Üç: çocuk, polisin direktifi, kontrolü ve disiplini altındadır ve bu, geniş bir şekilde yayılır.

Bu hiyararşiye karşı çıkanlar, bu norm sınırlarını aşanlar, görüldüğü gibi, en acımasızca cezalandırılıyor. Yok ediliyor.

Evet; böylesi bir ”terbiye” sistemin, artık bir işe yaramadığı aşkârdır. Çocuklar arasında ve ilkokullara kadar sıçrayan şiddet, hiç kuşkusuz, bu yanlış eğitimin de bir sonucudur. Hepimizin aklını başına alması gerekmektedir. Geleceğin sorumlu büyükleri olacak çocukları korumak ve yetiştirmek, artık, yeni ve katılımcı bir eğitimden ve buna bağlı olarak, yeni bir çocuk bakışından geçiyor.

Böylesi bir eğitimi uygulamaya koymak, artık zorunluluktur. Günceldir!

Yeter artık! Çocuklara kıymayın, efendiler!

Yeter artık! Çocuklara sahip çıkmanın zamanı geldi, efendiler!

------------
(*)23 Nisan 2006

24 Aralık 2010 Cuma

Birleşmiş Milletler ve Çocuklar




Faiz Cebiroğlu
faizce@hotmail.com


Çocuklar, bizim çocuklar, Ortadoğu’da, tüm dünyada tehdit altındadır!

Ortadoğu’da, Afrika, Latin Amerika ve dünyanın bir çok yerinde çocuklar, bizim çocuklar, yaşam / kalım savaşı vermekte; dünyanın bir çok yerinde milyonlarca çocuk savaş, işgal, açlık ve yoksulluk sınırlarının altında yaşamaktadır.

Çocuklar, bizim çocuklar tehdit altındadır!

Evet, yanlış okumadınız, milyonlarca çocuk yaşadığımız bu emperyalist dünyada her türden tehdit altında yaşıyor!

Çocuklar, bizim çocuklar tehdit altındadır: Savaş tehdidi. İşgal. Yeterince beslenememe. Hastalık…

Çocuklar, bizim çocuklar tehdit altındadır ama Birleşmiş Milletlere bakılırsa, dünya, çocuklar için, her taraf güllük / gülistanlık!

Birleşmiş Milletlere bakılırsa, çocukları korumak için gece / gündüz uğraşılıyor, uğraş veriliyor(!)
Verilen uğraş nerde, nerede?

Eyyy Birleşeşmiş Milletler, yıllardır ”çocukların haklarını koruyacağız!” nakaratını tekrarlamaktan bıkmadınız mı?

Sizlere soruyorum: Çocukların haklarını hangi tarihte, nasıl ve nerede korudunuz?

Eyyy Birleşmiş Milletler Cemaatı, çok gerilere gitmek istemiyorum, 1989’lardan başlayarak sizlere hatırlatarak soruyorum: ”Çocuklarımızı her türden tehlikeye karşı koruyacağız” vaazınız üzerinden 21 yıl geçmiş! Peki, nerede, nasıl, hangi bölgede çocuklarımızı korudunuz?

Çocuklara dair ve şu anki görünen tablo ”kurumunuz” adına içler acısıdır. Afrika’da durum, içler acısıdır. Filistin, Haiti, Filipinlerde.. çocukların yaşam durumları, içler acısıdır.

Bakın, Kürt çocukları, yıllardır hem fiziki, hem de psikolojik tehdit altında yaşamakta; Menekşe’lerimiz, Uğur Kaymaz’larımız… domdom kurşunlarıyla oldürülmektedir!

Eyyy Birleşşmiş Milletler Cemaatı; tüm bunlar açıkken, yıllardır ”çocukların haklarını koruyacağız!” nakaratını tekrarlamaktan bıkmadınız mı?

Ne korkunç bir tablo: 1990’dan bu yana 3,6 milyon insan emperyalist savaş koşullarında öldü, öldürüldü; ama bunların yarısından fazlasını çocuklar oluşturuyor!

Yalnız bu kadar mı, hayır. Dahası da var; son verilen istatistiklere göre dünyada 1 milyon çocuk, tehlike sınırları içinde yaşadığını gösteriyor. Bu şu demek oluyor; dünyada 6 çocuktan biri tehlike sınırlarının altında yaşıyor.

Peki, çocukları, çocuk haklarını korumak bu mu oluyor?

Yukardaki tablonun anafikri var. Şudur: Çocuklarımız, aslında, dünya cezaevi’nde acı, işkence, işgal v.b. duygularla yaşıyor, büyüyor.

Bu bağlamda, dünya cezaevi’nin adı: Emperyalizm ve buna bağlı ülkeler, oluyor.

Bu bağlamda, dünya cezaevi’nin markası: Ölüm, oluyor! Bu oluyor.

Elimize ulaşan sonuçlar var.

Elimize, emperyalist dünya cezaevi’nden gelen sonuçlar var, sarsıtıcıdır:

Bir: Dünyada 1 milyar çocuk, fiziki işkenceler dışında, onlara ”yetişkin” muamalesi yapılmakta ve onların çocuk olduğu / çocukluk devreleri aşamasında oldukları görmezden gelinmektedir!

İki: Dünyada 20 milyondan fazla çocuk, savaş, işgal ve başka siyasi / toplumsal nedenlerle ülkelerinden, yurtlarından, coğrafyalarından göç etmek, bırakmak zorunda barakılmıştır.

Üç: Dünyada 640 milyon çocuk evsiz, barksız yaşamakta, kalacak ilkel bir menzili dahi bulunmamaktadır.

Dört: Dünyada 500 milyon çocuk, en asgari yaşam koşullarının çok ama çok altında yaşamaktadır.

Beş: Dünyada 400 milyon çocuk temiz sudan yoksun olarak yaşamaktadır.

Altı: Dünyada her 6 çocuktan biri aç ve dünyada 90 milyon çocuk ölümle karşı karşıya olduğu gerçeği durmaktadır…

İşte, emperyalist dünya cezeevi’nin çocuklarla ilgili tablosu budur. Gerçekten insanlık adına utanç vericidir.

Bu, insanlık adına utanç verici, dünya çocuk cezaevi’ne karşı çıkmak, Aşık İhsani’nin dediği gibi: ”Türkiye’de (Dünyada) zindanlar var / Zindanları yıkmak gerek!..” söylemiyle taraf tutmaktan geçiyor.

Taraf tutuyor ve birlikte söylüyoruz:

”Şu dünyada zindanlar var / zindanları yıkmak lazım!”

Aşık İhsani’nin bu türküsel çağrısını rehber ediyor ve diyorum ki;

Çocuklarımızı korumadan, devrim yapamayız.

Çocuklarımızı korumadan, dünyamızı ”çocuk bahçesine” çeviremeyiz.

Çocuklarımızı savunuyoruz. Umutluyuz. Mutluyuz.

Çocuklarımıza inanıyoruz: Umutluyuz!

Çocuklarımıza inanıyoruz: Mutluyuz!

13 Temmuz 2010 Salı

Türkiye’de Okumak…

Faiz Cebiroğlu
faizce@hotmail.com

Ne acıdır; Türkiye’de okumak, kitap okumak, en asgari duruma düşmüş durumda. Ne hüzündür; İnternet, bizleri ”topyekûn” işgal etmiş durumda. Ne umutsuzluktur; buna ses çıkaran yok!. Ne düşündürücüdür; uğruna ölümlere kadar gidilen ”eğitim kavgamız”ihmal edilmiş durumda.

Bu konu üzerine durmak ve sürekli durmak gerekiyor, duruyorum ve tekrar güncele alıyorum; ihtimamdır. Geleceğin büyükleri olacak çocuklarımızı düşünüyorum; sorumluluktur. İhtimam ve sorumluluk, niteliksel bir değişimin sözcükleri oluyor. Ailesel / çocuksal devrimin teorik kavramları oluyor: Görünüştür!

Görünüş mü, teoridir. Teori mi, görmektir!

Görmek, geleceğin topyekûn ya da eylemsel yetkeli insanı yaratmak oluyor. Dönüşümdür.

Dönüşüm veya aynı anlama gelmek üzere devrim, eğitimden ve okumaktan geçiyor.

Üzerinde duruyoruz; çocuklarımızın okuması gerekir, diyoruz. Bizlerin desteği ile, çocuklarımız, çantalarını, evlerini, hatta ceplerini kitaplarla doldurması gerekir, diyoruz. Önemlidir.

Yaşadığımız bu cehaliye devresinde ya da tekeller düzeninde, çocuklarımızı yetiştirmek, onları okutmak, öğretmek ve okumaya özendirmek en önemli mücadele oluyor. Zorunluluktur.

Zorunluluk, bizlere düşüyor: Çocuklarımızı, bu zor tekeller Türkiye’sinde okumaya ”teşvik” etmeliyiz. Bu yeter mi, hayır! Burada zorunluluk başka bir determinizmi ya da olmazsa olmazı doğuruyor; Türkiye’de her okulun bir kütüphanesi, ”Okul Kütüphanesi” olması için öğretmenlerle el-ele tutuşarak, bunun kavgasını vermek gerekiyor.

Yeter mi, hayır! Türkiye’de verilen eğitime ek olarak, ”Okuma Kursları” açılması gerekiyor. Kaçınılmazdır.

Yaşadığımız bu cehaliye veya aynı anlama gelmek üzere tekeller Türkiye’sinde bunlar önemlidir. Birinci noktadır.

İkincisi, okumak bir süreçtir. Bu sürecin ana fikri; öğrencilerimiz, okumanın ne kadar anlamlı ve önemli olduğunu kavramaları, demek, oluyor. Bu sürecin evrimi, okumaya hazırlık devresi yani; çocuğun kendini okumaya hazır olduğunu hissetme ile okuma sırasındaki durum. Birbirini tamamlayan bu süreçin sonucu: Eylemsel yetkeli çocuk yaratmak oluyor.

Üçüncü nokta, Kürdistan’da sürekli ihmal edilen Kürt çocuklarının eğitim durumu. Kürt çocukları, dünyada emsali bulunmayan bir durumla karşıyalar. Hâlâ anadillerinde okuma, yazma ve eğitim almaktan mahrumdurlar. Türkiye’nin yaratmış olduğu bu insanlık dışı duruma karşı çıkmak genelde tüm ilerici öğretmenlerin, özelde Kürt öğretmenlerinin işi ve görevi oluyor. Bu görevin çıkış noktası, Kürt çocukların anadilleri ile okuma, yazma ve eğitim almalarını sağlamaktır. Kolay mı, değil. Zorluk, şudur: Kürt çocukları topyekûn bir işgal altındadır. Böylesi çok yönlü işgal altında bulunan Kürt çocuklarını anadilleri ile, Kürt kimlikleri ile eğitmek ve desteklemek; onları eylemsel yetkeli bir Kürt çocuğu haline getirmek, devrimci olmanın olmazsa olmaz koşulu oluyor.

Evet, okumak, bir süreçtir, eylemsel bir süreçtir. Bu süreç, aile ve ilerici öğretmen dayanışması ile şekillenecektir.

Okumak, anlamak oluyor.

Anlamak, düşünmek, değiştirmek ve hepileri gitmek oluyor.

Bu, Anadolu’da ve her dilde “eğitim kavgamızı” her hâl ve şartta, tekrar, sürdürmek ve canlandırmak demek oluyor!

18 Nisan 2010 Pazar

Duyusal Bütünleşme…

Faiz Cebiroğlu
faizce@hotmail.com

Daha önceki yazılarımda vurgulamıştım: Türkiye’de çocuk ve çocukluk, her yönüyle ihmal edilmiştir. Türkiye’de ve Kürdistan’da çocuk, her yönüyle ihmal edilmiş ve işgal altına alınmıştır. Bu nedenle, Türkiye’de ve Kürdistan’da, ihmal edilen ve işgal edilen çocuk ve çocukluk devresi üzerine durmak, her zaman güncel ve vazgeçilmez bir görev oluyor. Bu yazı, bu perspektifle, ihmal edilen çocuğun duyusal bütünleşmesi ve önemi üzerinde bir yazıdır.

Yazıma şöyle başlıyorum: Çocuğu anlamak için, önce çocuğun nasıl bir toplumda geliştiğini bilmek gerekiyor. Burada iki soru var:

Bir: Çocuğun geliştiği toplum nasıl bir toplum?

İki: Çocuğun geliştiği toplumun insani bakış açısı nedir?

Çocuk ve çocuk gelişiminin anlaşılmasında anahtar sorular bunlardır.

Daha önceleri yazdım, tekrarlıyorum: Tekelci ve işgalci bir Türkiye’de çocuk, resmi otoriter eğitimin baskısı ve işgali altındadır.Böylesi bir toplum ve bu topluma hizmet eden bakış, tekelci ve işgalci sisteme hizmet eden bir bakış oluyor. Bu bakış açısından, zindancı, işkenceci ve çocuk katilleri doğuyor. Bu bakış açısının resmi ideolojisi, Kürt, Arap, Ermeni, Laz ve diğer Anadolu halkları için zulüm oluyor.

Tekelci ve işgalci toplumun bu otoriter eğitimi ve çocuğu ”tabula rasa’dır”. Tabula rasa, üzerinde yazı yazılmamış ”kara tahtadır”. Kara tahtaya çevrilen çocuk, dışarıdan, yani tekelci ve işgalci sisteme hizmet veren öğretmenler tarafından doldurulacaktır.

İşte, pedagojik kavgamız böylesi bir topluma karşı, bu toplumun yarattığı otoriter eğitime karşı bir kavgadır.

Kavgamız duyuları çalınan çocuğun, duyularını kurtarma ve onları tekrar kendisine iade etme kavgasıdır. Tekelci ve işgalci bir Türkiye’de, pedagojik kavgamızın bir yönü bu oluyor.

Kavgamız, çocuklarımızı bu tekelci ve işgalci toplumdan, bu toplumun insani bakışından kurtarma kavgasıdır. Bu, çok yönlü ve zor bir kavgadır. Bu, özünde bir dönüşüm kavgasıdır. Bu son tahlilde bir devrim kavgasıdır. Pedagojik kavgamız, bunun içindir. Uğraşlarımız, yerelden, aileden başlamak üzere, ”aile devrimi” ile çocuklarımızı değiştirme, geliştirme ve dönüştürme kavgasıdır.

Böylesi bir yola hizmet eden katılımcı pedagojik eğitim süreci, gelecek aile devrimi için birlikte bilinçlenme süreci oluyor. Birlikte bilinçlenme, yarının katılımcı toplumunu kurmak ve bu toplumun yeni insanını yaratmak oluyor. Bu devrimci toplumun insanı, duyularını topyekün olarak geliştiren ve bütünleştiren insandır. Bu bağlamda, duyusal bütünleşme, birincil derecede önem kazanıyor. Bu anlamda duyusal bütünleşme, ”eylemsel yetkeli” insan oluyor. Eylemsel yetkeli insan, içinde bulunduğu koşulları ile dünya arasındaki bağıntıyı gören, anlayan ve değiştiren insan oluyor. Devrimci insan oluyor.

Duyusal gelişim, bu süreçte, çocuk gelişiminde, ilerici niteliksel sıçramalarda, önemli bir süreç oluyor. Dönüşüm oluyor.

Eylemsel yetkeli insanın duyusal gelişimi ve duyusal bütünleşmesi, içinde yaşadığı tekelci ve işgalci toplumdan kurtulmak mücadelesidir. Bu; Kürt, Türk, Arap, Ermeni, Laz ve tüm Anadolu halklarının tekelci ve işgalci sisteme karşı topyekûn mücadelesi demektir. Birliktelik demektir.

Bu çerçevede, duyusal bütünleşme, toplumu içten hissetme ve tanıma süreci oluyor; yaşadığı tekelci ve işgalci toplumun verdiği ve yarattığı, korku, acı, red, inkâr, asimilasyon sürecini tanıma ve buna karşı mücadele etme durumu oluyor.

Duyusal bütünleşme bu evrede, beyinsel bütünleşmedir. Beyinsel bütünleşme, insanın özdeğeri oluyor. Özdeğer, duyusal entegrasyonun, beyinsel olarak ta butünleşmesidir. Bu entegrasyon bütünlük, devrimci insanı yaratıyor.

Türkiye’de ve Kürdistan’da, her yönüyle ihmal edilen ve işgal edilen çocuğu kurtarmanın yolu bu süreçten geçiyor. Bu süreç tekelci ve işgalci bir Türkiye’den kurtuluş sürecidir. Bu süreç, aile devriminde, çocuğun kurtuluş süreci ve devrimi oluyor.

Pedagojik kavgamız bunun içindir.

Pedagojik kavgamız, ”ezilenlerin pedagojisini” ”umudun pedagojisi” haline çevirmek içindir.

6 Mart 2010 Cumartesi

DUYGULARA SAHİP ÇIKMAK!


"...İşgalin yarattığı korku, acı ve öfke, geleceğin umudu ve coşkusuyla birleşiyor. Böylesi içsel bir öz-güven ile duygularını ifade ediyorlar. Bu öz-güvenle biz “buyuz” diyorlar. Bu öz-güvenle, geleceğin “kaliteli çocukluk ve kimlikliklerini” kuruyorlar..."

Faiz Cebiroğlu

Duygular, önemlidir. Duygulara sahip çıkmak ve bunları korumak çok önemlidir. Zira duygu / duygular “çekirdeğimizdir”; ve var oluşumuzun kalitesi oluyor. En zor koşullarda, işgal altında, duygularını ifade eden Kürt çocukları böylesi bir önemin bilincine varmışlar. Bastırılmış çocukluk, kimlik ve duyguları kurtarmak için bu bilinçle mücadele ediyorlar. Bu bilinçle, Türkiye’de “sömürge” kafalı aydın, eğitimci ve psikologlara insanlık dersi veriyorlar! Duygularına sahip çıkıyorlar. Önemlidir.

Duygular, önemlidir!

Duygulardan yoksun insan ya da duygularını hissetmeyen insan “taş insan” oluyor. Taş insan, taş insandır. İlkeldir. İnsanlar için zulümdür! Örnek olsun, Orta Asya’dan gelip, Kürdistan’ı, Anadolu’yu işgal eden Cengiz, Timur ve Moğol sürüleri, “taş insanlar” oluyor: Vahşiliktir!

Dünün vahşiliği, bugünde devam ediyor. Kemalist Cumhuriyet’in, Kemalist Cengiz, Kemalist Timur, Kemalist Moğol sürüleri, Kürt halkını hiç bir statüye tabi tutmayarak, onları tarihten silmek için uğraştı, uğraşıyor. Yıllardır insanlar, Kürdistan’da, fiziki ve ruhsal olarak “tutsak” altında tutuluyor. Burada küçük / büyük... hiç bir ayrım yapılmayarak, 7 – 10 yaşlarındaki işgalin çocuklarına, Kürt çocuklarına dahi bombalar atılıyor; üzerlerine panzerler sürülüyor.

Panzerler sürüluyor ama Kürt çocukları; “Panzerler üstümüze kalkar / Armut çiçeğindeyiz” diyor. Duygularına sahip çıkıyorlar. Kuşatılmış çocukluk ve kimlik ortamında, Armut çiçekleri, “çekirdeklerine” sahip çıkıyor.

İşgalin çocukları, Kürt çocukları,“kim olduklarını”, duygularda anlıyor; duygularda hem kendilerini, hem de başkalarını anlıyor.

Duygular, önemlidir. Böylesi zor koşullarda duygulara sahip çıkmak ve bunları korumak önemlidir. Duyguların işgal altında tutulduğu bir ortamda ve yaşanan bunca zulüme karşı, Kürt çocukların kendi duygularını tanıması ve bunları işgal meydanında Kemalist işgalcilerine karşı “sergilemesi” çok önemlidir! Yaratılan korku ortamında “öfkelerini” dile getiriyorlar. Yaratılan korku ortamında, “coşku” ve “umutlarını” sergiliyorlar.

Kemalist Cengiz, Kemalist Timur, Kemalist Moğol sürülerinin işgalin çocuklarına, Kürt çocuklarına saldırmaları bundandır.

Peki nereye kadar?

Baskı, zulüm ve işgal bir halkı susturmaya yeter mi?

Anlaşılan, son Kürdistan sahasında yaşanan ve Kürt çocuklarının başlatmış olduğu “intifada”, Kemalist işgalcilere korkular yaşatmıştır.

Ama korkunun ecele faydası yok.

İşgalin çocukları, Kürt çocukları duygularına sahip çıkıyor. İşgalin yarattığı korku, acı ve öfke, geleceğin umudu ve coşkusuyla birleşiyor. Böylesi içsel bir öz-güven ile duygularını ifade ediyorlar. Bu öz-güvenle biz “buyuz” diyorlar. Bu öz-güvenle, geleceğin “kaliteli çocukluk ve kimlikliklerini” kuruyorlar.

Kürdistan’da duygulara sahip çıkmak bu oluyor. Budur.

13 Şubat 2010 Cumartesi

ÇOCUKLUK İŞGAL ALTINDA


"Resim: Serpil Odabaşı"


“Bu zulümdür; bir yandan otoriter eğitimin verdiği zulüm, diğer yandan Kürt olmanın yarattığı zulüm: Anadil yasak. Kimlik yasak. Kürt olmak yasak. Diline, kimliğine sahip çıkan Kürt çocuğu olmak yasak...Burada herşey yasak. Burada herşey işgal altındadır. Burada çocuklar, hem fiziki, hem de psikolojik olarak işgal altındadır.”
Faiz Cebiroğlu

Türkiye’de çocuk olmak, zordur. Türkiye’de Kürt çocuğu olmak, daha da zordur. Zorluk, ikidir: Birincisi, var olan otoriter eğitimden kaynaklanan zorluk. İkincisi, hem otoriter eğitimin, hem de ”Kürt” olmanın verdiği zorluk. Bu, çifte zorluk oluyor. Çifte zorluk, birleşiyor, tekleşiyor. Tekleşen bu zorluk, çocuklar için zulüm oluyor. Tekleşen bu zorluk, çocuklar için işkence, hapis ve ölüm oluyor.

Bu zulümdür; bir yandan otoriter eğitimin verdiği zulüm, diğer yandan Kürt olmanın yarattığı zulüm: Anadil yasak. Kimlik yasak. Kürt olmak yasak. Diline, kimliğine sahip çıkan Kürt çocuğu olmak yasak...Burada herşey yasak. Burada herşey işgal altındadır. Burada çocuklar, hem fiziki, hem de psikolojik olarak işgal altındadır.

Burada çocukluk, işgal altındadır.

Burada duygular, işgal altındadır.

Burada kimlik, işgal altındadır.

İşte böylesi bir sistem ve ortamda, daha 7 – 10 yaşlarındaki “işgalin çocukları”, polis panzerleri altında eziliyor. Diline, kimliğine, duygu ve öz-değerlerine sahip çıkmaya çalışan “işgalinin çocuklarına” gaz bombaları atılıyor, kafalarına, öldürülesiye, dipçiklerle vuruluyor.

Bu zulümdür. Türkiye’de çocuk olmak, hele hele Kürt çocuğu olmak, büyük bir zulümdür.

Türkiye’de çocuklara yapılan budur. Türkiye’deki “tek resmi dil, tek resmi ideolojinin” eğitimi ve bu eğitimin yarattığı ”terbiye”, budur. Zulümdür.

Zira burada, otoriter eğitim altında, çocuk sevgisi olmaz. Yoktur.

Burada hem otoriter eğitimden, hem de varlığı inkâr edilen bir halkın, Kürt halkının çocuğu olmak, zordur. Zulümdür.

Zaten genelde otoriter eğitim ve bunun yarattığı “terbiye", çocuğu daha baştan ”sosyal olmayan” bir varlık olarak kabûl eder. Bu şu demek oluyor: ”Sosyal” olmayan çocuk, sosyal olması için, ”otorite” sahibi olan kişilerin sözlerini dinlemesi gerekiyor. Bu norma karşı çıkmak, zulüm demektir: Ailede anne - baba dayağı, ilkokullarda başlayan öğretmen dayağı, karakollarda polis dayağı, jandarma dayağı, evde, sokakta, tarlada açık infaz, linç demektir.

Otoriter eğitimde çocuk olmak, hele hele Kürt çocuğu olmak, zordur. Zulümdür.

İşte böylesi bir sistemde Kürt, Türk, Arap, Laz, Ermeni ve diğer Anadolulu çocuklar, işkence görüyor. Böylesi bir eğitim sisteminde onlara hapis cezaları veriliyor. Böylesi bir sistemde çocuklar ölüyor / öldürülüyor.

Bu hem otoriter eğitimin, hem de başka halkarı inkâr etmenin yarattığı bakış açısıdır. Yıllardır, “tek dil” ve “tek resmi ideoloji” ile beslenen bu yanlış bakış açısı, çocuklar için zulüm oluyor. Bu bakış açısıyla, çocuklarımız dövülüyor, işkence görüyor, öldürülüyor; onlara onlarca yıl hapis cezaları veriliyor... Bir düşünün, böylesi bir bakış açısını desteklemek için Türkiye’de, atasözleri dahi icat edildi, ediliyor: “Ağaç yaşken eğilir.”, ”Çocuğunu dövmeğen, dizini döver” gibi.

Açıktır; böylesi otoriter eğitim sisteminden, Türkiye’de, çoğu zaman, "işkenceciler" yetişiyor. Bu çocuk bakış açısından, zulüm ve acımasız ”insanlar” çıkıyor.

Böylesi bir eğitim sisteminden, Kenan Evren gibi faşistler çıkıyor: ”Bu çocukları asmayıp, besleyecek miyiz?” deyip, 17 yaşında çocuk Erdal Eren’i idam eden, Kenan Evren tipi faşist ve çocuk katilleri çıkıyor.

Böylesi eğitim sisteminden, “çocukta olsa, icabına bakarız” diyen ve şu an Başbakan olan Receb Tayyip gibi insanlar çıkıyor. Böylesi eğitim sisteminden, Cizre’de 10 yaşındaki Şükrü Bağan’ın kafasına gaz bombası atan; 16 yaşındaki Yahya Menekşe’yi panzerle ezen; 14 yaşındaki Seyfi Turan’ı acımasızca dibçikle vuracak kadar “vahşileşen insan” tipleri çıkıyor...

Bu tesadüfi değildir. Bu, ne yazık ki, “tek resmi dil, tek ideolojiyle” beslenen Türk otoriter eğitim sisteminin bir sonucudur. Ve ne yazık ki, bu sistem ve gelenek devam ediyor. İşte, dünden bugünlere uzanan bu gelenekle, çocukluk devresi işgal altında tutuluyor. Bu gelenekle, duygular ve insan kimliği işgal altında tutuluyor. Buradan hareketle çocuklara fiziki ve psikolojik cezalar veriliyor.

Peki böylesi bir otoriter eğitimle yetişenlerin, insanlara - hele hele çocuklara - ”hoşgörü” ile bakmaları beklenir mi?

Böylesi bir otoriter eğitimle yetişenlerin, Kürt çocuklarına sevgiyle yaklaşmaları beklenir mi?

Elbette hayır!

Açıktır, Türkiye’de çocuklara uygulanan zulüm, buradan kaynaklanmaktadır.

Türkiye’de, Kürt çocuklarına uygulanan bu çifte zulüm, buradan kaynaklanmaktadır.

Tüm bunlar Türkiye’de var olan yanlış eğitimin ve sistemin sonucudur…

Artık, yaşadığımız bu çağda, çocukluk için, insanlık için son derece utanc verici olan bu işgalci eğitime son verilmelidir.

Zamanı gelmiştir; artık, Kürt, Arap, Ermeni, Laz ve tüm Anadolu halkları, anadillerinde duygularını ifade etmeli; eğitim / öğretimini yapabilmeli ve özgürce kimliğini yükseltmelidir, diyoruz.

Bu yazının “ilk sonuçları” oluyor. İlk sonuç, gelecek için ilk adım demektir.

Artık, gecikmeden ve korkmadan böylesi ilk adımları atmak, hem insana saygı duymanın, hem de insan olamanın ilk tanımı oluyor…

Yetti artık! Türkiye’de çocuk olmak, zor olmamalıdır.

Yetti artık! Türkiye’de, Kürdistan’da Kürt çocuğu olmak, zulüm ve ölüm olmamalıdır.